Değiniler- 154

Değiniler- 154

İNSANİ İLKELER Mİ, YÜCE KİŞİLER Mİ?

Sen, Hakkı kişilerle tanıma,

Kişileri Hakikat ile tanı!

Önce Hakkı bil sonra Hak Ehlini! {Hz. Ali k.v.}

*

Hakikati; Kişilerden öğrenenlerde fanatizm, aşırılık ve sapkınlık görülebilirse de Hakikati; Hakikatin Temel İlkeleri üzerinden öğrenenlerde bu tip tutarsızlık ve savrulmalar görülmeyecektir. Aşırılıkların temelinde İlke odaklı anlayış değil Yüce (?) Kişi odaklı anlayış vardır.

İlke odaklı hakikati benimseyenler “Değişmeyen tek şey değişimdir” çerçevesinde hür ve relaks bir anlayışla yürürken Kişi odaklı hakikat izcileri, yıllar geçse de değişmeyen söylemlere ve sahibine sadakati hakikate sadakat bilmişlerdir. Yerinde saymayı yürüyüş zannederek.

Hz. Muhammed (sav) son peygamber oluşunu ilan etmekle bi manada Kişi Odaklı Yaşama son verdiğini ilan etmiştir. Kendisinden sonra Onun istediği yaşam anlayışı; İlke Odaklı Yaşam Anlayışıdır.

Kur’an’ın son ilahi kitap oluşu; Rabbul Alemiynin ebediyete kadar geçerli son mesajı oluşu mudur? Yoksa Kur’anla, yazılı ilahi mesajın bundan böyle yerini Evrensel İnsani Normlara bırakma süreci ve insanlığın ortak akıl ve iz’anının mesajı zaten okuyacağı mı ilan edilmiştir?!..

Toplumlara, insanlara dikkatle bakınız. Öteye gitmeden kendinize de bakınız. Ve sorunuz; yazılı, kayıtlı ilkelere göre mi hayat sürüyoruz yoksa hiç kaydı olmasa da kalbimize yerleşen değerlere göre mi? İlkeli, Kalbini dinliyor. Kişi odaklı, ilkeleri yemeye ulvi kılıflar buluyor.

Dürüst, samimi, insanca duruş gösteren biri karşısında ilk diyeceğimiz söz;
- İyi tahsil yapmış
- Çok okumuş
- Yüce birinin öğrencisi
midir? Yoksa şu mudur;
- Helal süt emmiş, iyi aile terbiyesi almış!..
Süt, Aile, Terbiye… İnsanın özeti… Düşünülesi…

Gözlem yapın, Düşünün, Derinlemesine sorgulayın, Yeryüzünde gezin dolaşın ki geçmiş medeniyetlerin hallerini bilin ibret alın diyen Kur’an; Oturun, ayetlerimden binlerce batini anlam çıkarın, tek kaynak beni bilin mi demiştir? Yoksa apaçık kainatı; hayatı okuyun mu demiştir?!

“İnsanca ve ilkeli yaşayacağım ama nasıl olacak?” diye soran duymadım ben. Çünkü İnsani, vicdani, rahmani, ahlaki ve erdemli olan için yazılı öğretiye hacet yoktur. Kalbin var, ona sor o seni zaten doğru ve hak olana sevk edecektir. Ve kalp her insanda, her an sesleniştedir…

Hz. Muhammed (as) son peygamberdir. İnsan peşinde koşarak yaşamaya son verendir. Kur’an; son ilahi mesajdır. İlahilik atfederek ilke aramaya son verip ilkeleri hayatın akışında ve kalpte bulmayı önerendir. Sinmediyse kızma, görüş benim gerilme sen. Bildiğince yürü! Aşk ile Hu!

BULAŞIK

İnsan olmak, dedim
Kimi Değişim dedi, kimi Gelişim
Her ikisi de kendimi ret ve aşağılamaktı
Ne değişim, ne gelişim
Kendimi Kabul ediyorum
Hem de olduğum gibi dedim
Sanki ağacı silkeledim
Dökülmeyen kalmadı iyi mi?
Güneşe perdeymişler meğer
Sonsuzluk seması pırıl pırıl şimdi…

Hepsinden ye, kokla,
tat ama şundan asla, dediler.
Bal yiyen baldan usanırmış
Kabak tadı verdi meyveler
Baş döndürmüyordu çiçekler
Cinsliğim tuttu
Tatma denene el attım
Koklama dediğine uzandım
Ayıklık ötesi bir sarhoşluk şimdi
Biri ötelerden Şeytan mı dedi?
Aleykümselam…

Daha fazla
Elindeki ne?
Kalem
Neye yarar o?
Yazıyor, anlatıyorum
Bırak, at yere!
Heyecanlandım
Musa da atmıştı asasını
Atmıştı da ejderha gibi yutmuştu yılanları
Bozulmuştu hileler
Sen sadece at!
Oyun bozmaya tutkulu
Sır çözmeye arzulu olmaksızın at!
İyiydik böyle,
atmasam
At dedik at!

Hava güzel bugün
Dün çirkin miydi?
Hayır güneşli
Yağmurlu, kapalı olursa çirkin?
Canım öyle değil anlasana!
Ad koymak şart mı?
Güzel- Çirkin, İyi- Kötü, Kolay- Zor
Bölmek zorunda mısın?
İsimlendirmek öğretildi Ademe
Ve daha da iflah olmadı!
Hayat; bölmek
bölmek Şirk demekti…

Çoğu Şirke bulaşmadan İman etmezmiş
Ayet canım Yusuf 106
Şirke bulaşmadan iman edememek?
Bulaşık iman?
İnsan dedim bakmadılar
Hanımefendi?
Efendim!
Bayım?
Buyur bir şey mi lazım?
İnsan arıyordum da
Kadınlık Erkeklik bulaştı İnsana
Bulaşık insan
Bulaşık iman
Sen istedin
Amenna!

İçindeki kadını öldürdü erkek
İçindeki erkeği boğdu kadın
Merhametsiz Kuvvete esir düştü erkek
Dirayetsiz Sevgiye köle oldu kadın
Oysa kuvvet merhametle
Sevgi dirayetle anlamlıydı
İçimizde yenildi kadın
İçimizde devrildi erkek
Sevdalar ışık
Aşklar devrim miydi?
Biz bu haldeyken mi?

Akla kıyas etmek, Sorgulamak düşerdi
Sonuna kadar, gidebildiği yere kadar
Şüphenin izini sürmek

Kıyas eden akıl Zeka
Zeka ise Şeytandı
Nedense iftira hep tutardı
“Şeytânî Zeka” diye korktuk akıldan
“Pasif İman”a tav olduk sormadan
Secde mi ettik biz?
Ondan mı yüzümüz hep yerlerde?

Salâtı ikame edindi buyruğu Mevlanın
İkame; ayaklanmak, Şaha kalkmak
Başı dik, alnı açık, atını sürmekti yeni ufuklara
Secde etmeyene Şeytan demiştik bi kere
Zeka, beşeri tutkuların akıl oyunu
Mümkün değildi artık ikame
Bireyde özgüven
Ümmette ilerleme
Sürünerek mi gelecek bize?!

Fikir almaya gittik
Zikir almaya gittik
Görüş sorduk üstün kabul ettiklerimize
Işık aradık ışık yüklediklerimizde
Gezinirken beri için ötede
Cılız bi ses yükselir içimizde
Az da bana uğrasan dedi Gönül
Yoruldun, yetmez mi bunca tahammül
Kalbinde bekler açılmayan Gül…

DEĞER-SİZ YOLCU

Değerlerini buldukları, vardıkları, erdikleri anlayıştan alanlar; bulmak, varmak ve ermek isteyenlere hitap ederek onların tutunma, bağlanma ve ait olma ihtiyaçlarını giderir; kendilerinin de bulundukları anlayıştan eminliklerini pekiştirirler. Alan memnun, satan memnun, daha ne?

Bir de bulmak, varmak, ermek gayesinden de öte hep yürüyen, her daim arayan ve hep yolculuk halinde olanlar vardır. Sürekli yolcu olduklarından tutunma, bağlanma ve ait olmaya koşullananlar nazarında daldan dala konana yabani kuş, serseri mayın veya başı boş diye nitelenirler.

Birilerinden değer görmek veya bir limana demirleyip en büyük hedefe eriştiği vehmiyle doygunluk yaşamak isteyenlere nispetle daimi tura çıkanlar her daim fırtına, boran ve kasırga riski altındadırlar. Ne var ki denize sevdalanmışlardır bir kere. Limanlarda kalası değillerdir.

Gece yarısı isli bir fenerle, dalgalara bata çıka denize açılan balıkçı teknesi; yalıdan seyreden için hiç de akıl kârı bir iş yapmamaktadır. Yenecek balık, kazanılacak bir avuç nafaka ise fazlasıyla vardır zaten. Sefil balıkçının rutin, basit hayatı budur işte. Yalıdakine göre.

Buldum, vardım, erdim diyerek yerini zevk edene fısıldadım: “Bittin sen! Dondun, çivilendin aslında!” Bulsam, varsam, ersem diyen meraklı gözlerle bakıyordu gözlerime. Yaklaş dedim: “Aldanma varılacak, bulunacak, erilecek bir şey yok!” İkisi de çekip gitti. Huysuzluk benimkisi…

- Nerden gelir nere gidersin?
- Bi yerden gelip bi yere gitmek şart mı?
- İyi de buradakilerin hepsi öyle. Bi menzilden bi menzile
- Gezinip durmayı sevdim
- Herkesin bi sılası bi de gurbeti var. Gider gelirler. Senin?
- Şart mı? Benim yok. Yolcuyum, sakıncası var mı?
- (…. Arızalısın sen …)

Değerini aracı, yolu, hedefi, filosu veya taşımacılık organizasyonundan alanların dünyasında biliyorum, anlatmam çok zor olacak “Salt Yolcu” olmanın böylesi değer atfedilen şeylerin dışında ve fevkinde bir şey olduğunu… Ama yine de söyleyeceğim; asıl iş “Yolcu” olmadadır.

İnandırılmışlardı; araç olmaz veya tura katılmazlarsa uzaklara doğru yola çıkamayacaklarına. Hem epeyce de para lazımdı. Onlara yaşanmış iki yolculuğu anlattım: Otostop çekerek dünya turu yapanla, Beş parasız Türkiye turuna çıkanı. “Olabilir” diyen bi Allah Kulu çıkmadı iyi mi?!

Dünyada bir Garip, bir Yabancı ve hatta bir Yolcu gibi ol! Kendini kabir halkından biri gibi kabul et! {Hz. Muhammed sav} Garip, Yabancı, Yolcu ve bir Kabirdekilerden biri. Düşünülesi…

Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir Yolcu gibidir. {Hz. Muhammed sav} Ağaç altındaki molayı piknik ve eğlenceye çevirenler ne çok! Ağaçlara hamak bağlayıp uyuyanlar pek mutlu. Yolcu yolunda gerek dostum. Kal sağlıcakla.

YAŞAMAK VEYA DEĞERİNİ ARAMAK

Birini öldürmek isterseniz; ona kendisini değersiz hissettiriniz. Yumruğa, bıçağa, kurşuna hiç lüzum yok. Birini diriltmek isterseniz; ona kendisini değerli hissettiriniz. Çiçeğe, ziynete, ödüle hiç lüzum yok. İnsanı insan öldürür. İnsanı insan diriltir.

İnsan, değer görmek istediği tek kişiden değer görememişse ona binlercesi değer verse huzur bulası değil. İnsan, değer görmek istediği tek kişiden değer görmüşse ona binlercesi sırtını dönse mahzun olası değil.

Kibir; kendini içten içe değersiz hissedenin savunma mekanizması. Tevazu; aradığı değeri bulamayanın bulmuş gibi yaparak kendini avutması. Kendinden emin olan değerinden de emindir. Bu yüzden onda ne tevazu görünür ne de kibir… O sadece kendi gibidir…

Değerini kitlelerin ilgisinde arayanların hırsı da savaşı da bitesi değil. Ateş oduna doyar mı? Onlar da ilgiye doymazlar. Değerini dışarının ilgisinde değil akılca bilgi, gönülce sevgide bulanlar; insana ab-ı hayat olurlar. İlgi sömüren değil sevgi üreten ve dirilten olarak…

Değerlilere yakın olmakla değer kazanacağını sanan da, değersiz bulduğundan kaçınarak değerli olduğu hissiyatına kapılan da ahmağın önde gidenidir. Değer; tutunarak veya kaçınarak gelen bir şey değildir. O içeriden kaynar, içeride varsa şayet. Yoksa dışarıda zaten bulunmaz…

Kendi değerini gerçek manada fark eden; toplumdan kaçıp inzivaya çekilmediği gibi öne çıkıp insan gütmeye de kalkışmaz. İnzivanın da çobanlığa soyunmanın da altında yatan; Değersizlik kompleksidir. Değerini fark eden yalnızken de insan içindeyken de sadece kendini yaşar…

Dengeli, üretken ve istikrarlı insanlar incelendiğinde çok değil bir kişinin onlara ziyadesiyle değer verdiği, güvendiği, motive ettiği görülür. Dengesiz, durgun, perişan insanlar incelendiğinde çok değil onları da bir kişi mahvetmiş, eritmiş, enerjileri bencilce sömürülmüştür.

Sizin değer algınızı dönüştürecek olanlar; kibir ve tevazu göstermeksizin sadece içtenliklerini size yansıtabilenlerdir. En bariz özellikleri dinginlikleridir. Sizi de dinginleştirirler. Dinginliği görmüş ve kendi gönlünüzde de duymuşsanız dönüşüme direnmeyiniz.

Kendi değerini gerçek manada bulanlar için alemde değersiz hiç bir varlık yoktur. O yüzden seçkinci- elitist yaklaşımlar, ayrıştırıcı- öteleyici beyanlar, aşağılayan- dışlayan tutumlar onlarda kesinlikle görülmez. Onlar; varlığı kendi bedeni, yaratılanları organları sayanlardır!

Kendi hakiki değerini fark edenin yanında her ekonomik düzey ve her bilinç seviyesinden insan kendisini değerli hisseder. Onun nezdinde hiç kimse kendini ileride görmediği gibi geri de hissetmez. Gerçek Muhammedilik işte budur. Dileyene, yaşamı lütfola ihsan ola! (Âmîn)

GÖRÜNMEYEN ŞİRKİN GÖRÜNEN BEDELLERİ

Ecel nasıl ki vaktinde geliyor ve ne bir saniye ileri ne bir saniye geri alınamıyorsa; insan ilişkilerinde de durum aynıdır. Kesilen irtibatlar, kopan dostluklar, bozulan arkadaşlıklar ve yıkılan beraberliklerin hepsi tam da vaktinde; ecelleri gereğince noktalanmışlardır.

Karşılıksız, çıkarsız, beklentisiz dostluklardan bahsedilse de bu sadece ayakları yere basmayan bir idealin dillendirilmesinden ibarettir. Realite? Her ilişkide çıkar vardır. Sevmek- Sevilmek; İlgi beklemek- İlgi göstermek? Bunlar ne? Çıkar! Karşılıksız hiçbir şey yok evrende…

Ticaret, Para- Ürün dengesiyle işler. İkisinden birinde yetersizlik baş gösterdiğinde denge bozulur. Dostluk da öyle. Muhatapla enerji alış verişi dengeliyse sürer. Yoksa tıkanır. Enerjiniz fazla gelmişse kaldıramayanın çekilmesi; az gelmişse başka tarafa gitmesi doğal değil mi?!

Arkadaşınızdan gelen sizi besliyorsa mutlu olursunuz. Veya siz, boşluğu olanın boşluk hissettiğini tamamlıyorsanız yine mutlu olursunuz. Su kabı dolanın çeşmede sabahladığı vaki mi? Doyan doymuştur, yemek kaliteliydi ama demenin lüzumu yok. Çünkü “Dinde (sistemde) zorlama yok”

Süt çocuğuna kebap, olgun insana lapa ikram edilmez. İnsanî ilişkileriniz bozulmuşsa bu, ikramı abartmanızdan olabileceği gibi muhatabın damarını bulmamanızdan da olabilir. Dostun kapasitesinden fazla ikram da kapasitesinden düşük mönü de kopuş sebebidir. Ayar, ölçü mühimdir…

Vakti dolan her yakınlık uzaklığa dönüşmek durumundadır. “Neden böyle oldu?” sorgulaması kendimizi tanıma ve tecrübe kazanma adına faydalı ise de abartılmamalıdır. Aksi takdirde derin hüzün ve çöküntüler içinde bulur kendisini insan. Biten, şüphesiz bitmesi gerektiği için biter.

Huzurun formülü basittir; Gelene niye geldin, Gidene neden gidiyorsun demeyecek kadar akışa uyumlanabilmişsek gelişler hakkında fazla sevince, gidişler haddin fazla hüzne neden olamazlar. Gelen buyursun, Gidene uğurlar olsun. Ötesi laf ü güzaftır.

Her şey bittikten sonra yapılan laf sokma, imalı dokundurma, iğneleme ve -sözde- örtülü göndermeler edeple bağdaşan haller değildir. Herkesin yolunca ilerlemesi en güzelidir. Aksi durumlar; enerji blokajına sebep olur; her iki tarafı da alabildiğine kasar, içten içe yer bitirir.

Hepimiz abartılarımızın bedelini ödüyoruz. Sevmeye, dostluğa, arkadaşlığa ölümüne bağlılık anlamı yüklemenin bedeli bu. Benim çocukluğumda Nineler, Dedeler torun severken hemen şunu söylerdi: “Rabbim, senden ileri değil…Rabbim, senden aşağı” Bi düşün, niye derlerdi?!..

- İnsan; sevgisi, dostluğu ve yakınlığıyla da Şirk koşar mı Rabbine?
- Hem de nasıl?
- Kötü mü bunlarda samimi olmak?
- Samimi olmak kötü değil. Bunlarda Allah’ı unutacak, ayakları yerden kesecek noktaya gelmek de bir çeşit şirk aslında.
- Bedeli olur mu?
- Olmaz mı?
- ….
- Sensiz yaşayamam. Hava gibi, su gibi muhtacım sana. Bunları demek kötü mü?
- Söyle söyle! Devam et belanı çağırmaya!
- Niye belaya davet olsun sevgi ilanı
- Sensiz yaşayamam= Yaşanabileceğini göster bana Rabbim! Hava gibi su gibi= Öyle olmadığını tattır bana Rabbim!
- Şirkin bedeli ateş. Yanarsın!

Sevme ve Buğzetmede ölçü? Allah Resulü (as) bu konuda temel ölçüyü gayet veciz ifade ederek bizi dengeye çağırmıştır: “Sevdiğini ölçülü sev belki bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız belki bir gün dostun olabilir.” {Tirmizi, Birr-60} Ölçüyü koruyana ne mutlu!..