Değiniler- 155

Değiniler- 155

GÖZÜMÜZDEN KAÇANLAR

Sizi üzenler de sevindirenler de önemsedikleriniz, değer verdiklerinizdir. Değer vermedikleriniz, önemsemedikleriniz sizi ne üzebilir ne de sevindirebilir.

Beklemediğiniz biçimde sizi üzenler; hal diliyle şu mesaj vermektedirler: “Bana yüklediğin anlamı gözden geçir. Senin yücelttiğin kadar değilim ben, gönlündeki yerimi yeniden ayarla!” Onların taleplerini yerine getiriniz. Herkesi layık olduğu yerde tutarsanız üzülmezsiniz.

Beklemediğiniz anda sizi sevindiren, ferahlatanlar da size mesaj vermektedir: “Bugüne kadar nazarında pek kıymetim olmadı. Bil ki ben dostum. Kıymet ölçülerini incele, beni de gönlüne al!” Onların mesajını iyi okuyunuz. Görmediklerinizdeki değeri görürseniz, yıkılmazsınız!

Kişi, hal ve hareketleriyle ona yüklediğiniz anlamın uzağında olduğu mesajı verdiği halde siz hala onu yüce bir noktada tutmaya devam ediyorsanız bu, sizin “Ben nankörlük görmek istiyorum, canımın daha da yanmasını özlüyorum” davetinizdir. Davetlere icabet edilir. Suçlu kim?

Görüş, ilgi, sevgi alanınıza giren her insan, her haliyle kendi konumunu ayarlamanız için size işaretler verir. Ne var ki sevgiye dayalı duygusallık bizi bu mesajları görmezden gelme konumuna düşürmüştür. Canımız yanınca da ciyaklarız. İşaret veren mi, görmezden gelen mi suçlu?!

Yaşadığımız coğrafyada din, ahlak ve örf olarak “Fedakarlık, Alttan almak, Sınırsız hoşgörü” empoze edildi bize. Günün birinde “Ya benim hakkım, kişiliğim” dediğinizde egoist damgası yemeniz işten bile değildir. Öz Saygısını korumak Vakardır, Egoizm değil. Uyanmalı, yutmamalı!

İnsan, kendini hesaba çekebilen biricik canlı. Bize de hep bu telkin edildi. Nerede yanlış yaptım sorusu abartıldığında hesaba çekme; kendimize zulme ve acımasızlığa dönüşür. İşte o zaman Nasreddin Hoca misali “Hırsızın hiç mi suçu yok?” demeniz lazımdır. Kendinize zulmetmeyiniz.

Beklentimizi karşılayacağına inandığımıza köle olma; karşılamayacağını düşündüğümüze mesafe koyma eğilimindeyiz. Ve bunda çok aceleciyiz. Yanlış kararlarla yanlış insanlara çatmamız da bu acelecilik yüzünden. Bir süre hükümsüz izleyerek tanıma opsiyonu kullanmak çok mu zor?!..

Her insan kendi halince insan tiplerini hayatına davet eder. Bağlanma, tutunma, yapışma eğilimindeyseniz size efendi kesilecekleri; dışlama, aşağılama, sınıflandırma eğilimindeyseniz kendinize biçtiğiniz yeri sarsacakları çekersiniz. Kölelik ve Hükümranlık ötesi İnsan olsak?!

İnsan, ihtiyaç duyduğunu köle olmadan alan; ihtiyaç fazlasını hükümran kesilmeden verendir. Sevgi-İlgi açlığı; Kölelik-Hükümranlık açmazında nicelerini cayır cayır yakmıştır. Hayatı yanmadan, donmadan yaşamak da mümkün. Lütfen azıcık Basiret! Aklı elden bırakmayana selam olsun.

KERAMETİMSİ ŞEYTAN OYUNLARI

İçinde bulunduğunuz ruh haline göre kendinizi belli bir yere konumlandırıyor ve ihtiyacınız doğrultusunda lehinize bazı oluşumlar tetiklensin istiyorsanız; zihniniz bu isteği kırmayacak, derhal faaliyete geçip içte ve dışta bazı sahneleri önünüze getirecektir. Biraz açalım mı?!

“Ruh halinize göre kendinize konum biçme” ve “Lehinize oluşumlar tetiklensin isteği” tesbitimizi unutmadan devam edelim. Misal, Acı çekiyorsunuz. Dua, niyaz, sadaka ne lazımsa yaptınız. Eee Allah ses vermeli, görmeli di mi sizi? Hah, olay orada başlıyor.

Yana yakıla dua ediyorsunuz. Beklenti, kurtuluş arzusu tavan! Bi işaret bi cevap lütfen. Ama biraz ilahi olsun. Biraz da tesadüfe, gizeme, ansızın gerçekleşemeye açık olsun. O an cebinize bi mesaj düşüyor: “Ve Allah yalvaranı işitti” yazıyor mesela. Zihin golü atar; Duydu seni!

Yakarışınız duyuldu. Epey rahatladınız. Ama az daha işaret lazım. Bi de Kur’ana baksanız? Hani şu eskilerin tefe’ül dediği usulle. Rastgele açıyorsunuz mushafı, göze ilk çarpan ayet sizin! “Sabredenleri müjdele!” Ohh mis! Müjde geldi, hem de Kur’andan! Tesadüf olamaz diyor zihin.

Ertesi gün iştesiniz. Arkadaşınız takılıyor; “Gece çok ağladın seccadede! Hadi anlat kankana!” diyor. Mesai arkadaşınızın uykusuz gözlerinizdeki yorgunluğu görmesi çok doğal. Ama olmaz. Beklentiniz var, zihin yine devrede “Yakarışını sadece Rabbin duymamış bak evrene yayılmış.

Sıkıntınızın çözüleceğine daha güçlü inanıyorsunuz artık. Bu defa senelerdir görüşmediğiniz biri arıyor. İşler kesat, piyasa ölü. Arayan tam da sizin sıkışıklığa uygun teklifi söylüyor: “Benim evi şu fiyata sat, üstü komisyon senin!” Zihin “Hay mübarek nasıl da yardım ediyor!”

Eminsiniz artık, sizi Rabbiniz seviyor. Sesiniz evrende yankılanıyor, anında karşılık buluyor. “Ben neymişim be abi” demiyorsunuz tabi. Olur mu hiç, bu ego olur. Zihin bu defa tevazudan yakalıyor “Hakkın lütfu be kardeş. Biz aciziz!” Maşallah, bayıldım tevazuunuza! Gözüm yaşardı..

Ve zihin sizi ikna için “Sistemde tesadüf olmadığı, her şeyin plan dahilinde işlediği” bilgisini de kullanıyor. Öyle ya Mushafta o ayet niye çıktı? Kankanız uykusuz yakarışınızı nasıl bildi? Ya uzaklardan arayan arkadaş? Tesadüf olamaz, tamamsınız. Zihnin kaçırdığı ne sizden?!

İsteklerin duyuluyor, ummadığın kişi ve yerlerden karşılıklar geliyor ve rahatlıyorsun. Zihin alttan alta çalışıyor “Sen iyi bi kulsun. Bu kadar rezaletin yaşandığı bi dünyada iyisin iyi, bayağı iyi bi kul” Ve dış dünyada insanlar dua istiyor senden. Çünkü Nurunu seziyorlar (!?.)

İşleriniz ummadığınız kadar rast gidiyor. Bunalmıyorsunuz. Biliyorsunuz ki bunalınca bi yerden illa seslenir Rabbiniz. Ne zaman daralsanız birilerini yollar size. Ve Zihin, egonuzu kaçırıyor sizden. “Samimi kula Hakkın Lütufları” dediğiniz oluşumlar altına saklıyor Egonuzu!

İşler rast gittikçe Rabbinle ilişkinden ve kendi maneviyatından (?) pek bir emin oluyorsun. “Onca yıl çile çektin, hakkındır, ne var bunda” diyerek eminliğini pekiştiriyor zihin. Hakikat güneşi ile arana kalın, aşılmaz bir duvar inşa ediyor, desem bozulur musun? İleri mi gittim?!

Sen bana “Allah’a erdim zannıyla Şeytana kulluk; arınma adına pisliğe batmak; maneviyat artıyor derken egonun güçlenmesi diye bir şeyler varmış. Nasıl olur?” mu demiştin? Cevabım gecikti özür dilerim. Vakti şimdi imiş, kıyısından köşesinden birazcık anlattım işte. Görebildin mi?

“Dualarımı kabul etmemesinden tanıdım ben Allah’ı” Kim demiş? Hz. Ali (kv). Salih Kul olmak için bela mı çekilmeli, işler ters mi gitmeli diye sorgulamıştım vaktiyle. Şimdi anladım kast edileni. Zihnimin oynadığı oyuna gelerek Şeytânî olanı Rahmânî sanmaktan Allah’a sığınırım.

ASIL EKSİĞİMİZ

İnsan; sevinçlerini ötekiyle alay, üzüntülerini ötekini aşağılama bahanesi saymaksızın yaşayan varlıktır.

Dün bana ve sevdiklerime acı çektiren, bugün aynı veya daha feci acılara düşmüşse ve ben içten içe bunda kendime pay çıkararak gizli veya açık bir keyfi zevk ediyorsam, insanlığımdan utanırım.

Galibiyet- Mağlubiyet, Zafer- Hezimet, Üstünlük- Sefalet vb. hiçbiri kalıcı değildir. Eskiler “Bir devrandır bu alem” diyerek bir sünnetullaha dikkat çekmişlerdir. Gece gündüz gibi, mevsimler gibi olana tutunarak kendine pay çıkarmak akıl kârı mıdır? Ve bağdaşır mı insanlıkla?!

İyiyi, güzeli, doğruyu, hakkı ortaya koymak için kötüye, çirkine, yanlışa ve haksıza öfke kusmak, nefret yağdırmak, ateşi körükleyerek ortalığı yangın yerine çevirmek gerekmiyor. Siz iyi, doğru, güzel ve hak olanı samimiyetle yaşarsanız diğerleri zaten kendiliğinden yok olurlar.

“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü Allah Sistemine aykırıdır. Tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Tekerrür dediğimiz; ibret alınmayan yanlışların tekrar tekrar önümüze gelmesidir. İbret alınıp güzelce değerlendirildiğinde kesinlikle o durum yeniden yaşanmayacaktır.

Benimsediğimiz görüş ve anlayışlarda kendimizi haklı ve doğru gördüğümüz kadar muhataplarımızın benimsediklerinde de aynı şekilde kendilerini haklı ve doğru görmekte olduklarını hazmetmemiz lazımdır. Görüş farkı “Önce İnsan” oluşumuzu unutturuyorsa hepimizde problem var demektir.

Bizde ne eksik? Adalet, paylaşım, hoşgörü vb diyebilirsiniz. Esas eksiğimiz Sevgidir. Sevgisizlik; Cehennemdir. Delil? “İman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” {Hadis} Bundan sonrasının Sevgi ve Kardeşlik Süreci olması niyazımla.

MİRAÇ VEYA BİLİNÇTE DEVRİM

Kişinin hayatının her hangi bir safhasında “Anlaşılan o ki şimdiye kadar bildiklerim ve mevcut bakış açımla yaratılış gayeme erişmem mümkün değilmiş; bu kafayı değiştiriyor, geçmişi silerek bambaşka, yepyeni bir süreci açıyorum” kararlığına gelmesine din dilinde Miraç denmiştir.

Vazgeçilmezlerinin vazgeçilebilir;
Olmazsa olmazlarının olmasa da olabilir;
Taviz vermediklerinin önemsiz
Taviz verdiklerinin önemli;
Değer atfettiklerinin basit ve banal,
Basit saydıklarının değerli ve orijinal;
olduğunu fark eden,
Miraç adlı Bilinç Dönüşümü eşiğine gelmiştir.

Makam sahibi koltuğundan
Aşk ehli maşukundan
Yazar kaleminden
Şair mısraından
Meşhur unvanından
Çoban sürüsünden
Koyun çobanından
ayrı düşmedikçe
kesinlikle ama kesinlikle
Miraç gerçekleşmez!

Her miraç; her Bilinç Devrimi insan için ağır travmatik bir sahne ile gerçekleşir! Miracı, bir bilgi düzeyinden ötekine geçmek, gafletten uyanıp farkındalığa ermek, bir anda aydınlanmak filan zannedenler aldanmıştır. Pahası; bedeli vardır Miracın. Ödemeyene vermiyorlar gülüm…

Arkadaşlarım yüzüme bakmıyor. Toplumdan dışlandım. Dostlarım birer birer çekildiler yanımdan. Sırtımı yaslayacağım, güveneceğim hiç kimse kalmadı neredeyse. Maddi manevi dip yaptım, kelimenin tam anlamıyla bittim abi, dedi. Kucakladım ve “Miracın Kutlu olsun”
canım benim dedim.

Son sınırın, dedim. Anlamadı. “Hani hepsinden geçerim de şundan asla! Hepsini veririm de bunu kesinlikle!” dediğin, kırmızı çizgin, onu aşabilir misin dedim. Düşündü kaldı. “Sidre-i Münteha” son sınır mı? Onu mu geçti Resulullah? Veya verdi? Sen, kendi son sınırını bi düşünsen…

Şifacı-Terapistte hikmet görebilir misin dedim Doktora! Otçu-Enerjici de ilaç olabilir mi hastaya dedim Eczacıya! Kalıpçı ve Duvarcıdan öğreneceklerin olabilir mi dedim İnşaat Mühendisine! Üçü de fena halde kızarak Haayıır, kendimizi inkar olur bu dediler. Miraç kapalıydı onlara!

Ömrünü adadığı dava, ölümüne savunduğu fikir, iman edercesine kabul ettiği bilgi, yoluna baş koyduğu sevdadan gerektiğinde vazgeçebilecek esneklik ve iradeyi gösteremedikçe miraç adlı bilinç sıçraması gerçekleşmez. “Dosya yakmak”,”Diploma yırtmak” gibi mi yani? Evet, Aynen öyle!

Miraçla Bilinç Sıçraması yaşayan Büyük İçsel Devrimini gerçekleştirir. O artık miraç öncesi kişi değildir. Ne ki bunu dışarıdan fark etmek güçtür. Dışarıdaki gafil çoğunluk ona ne mi der? Ne demez ki? Hain, dönek, sapık, vefasız, dengesiz, arsız vs.. Onun umuru mu? Hiç işi olmaz.

Miraç Yaşamanın alameti; “Muhammedî Duruş”tur. Muhammedi Duruş; meydan okumak değil meydanı okumaktır. Ayrıştırmayacak, bölmeyecek, seçmeyecek kadar varlık, mahlukat ve doğayla tek-bir-bütün olma halidir. Duam; hepimize Muhammedi Duruşun nasip olmasıdır.

HİÇ BÖYLE DÜŞÜNDÜN MÜ?

Hoşgörü; bir Kibir çeşidi…

Ben…
kendi zaviyesinden
kendi penceresinden sana bakan ben
Seni hoşgörüyorum.
Beni anlayamadığını
anlayamayacağını
kapasitenin buna yetmeyeceğini
biliyor, sana anlayış gösteriyorum.
Ben…
Durduğu yerle kendine özel konum biçen, oradan sana bakan ben…
Aşağıdaki seni hoşgörüyorum…

Anlayış göstermek; bir aşağılama biçimi…

Seni anlama çabasına girmiyorum
çünkü buna değmezsin
hem kafa yapısı,
hem de seviye olarak
karşılıklı anlaşma
durumunda olamayız
eşit miyiz ki zaten?
Bu seviyenle
beni anlamanı beklemem
yapamazsın
iyisi mi biraz
alttan alıp
sana anlayış göstereyim
Seni anlayışla karşılıyorum.

Paylaşmak; en güçlü Benlik iddiası…

Bak bu ekmek var ya
bu ekmek
benim o
ben kazandım
çalıştım elde ettim
şimdi ortasından bölüp
yarısını sana veriyorum
ücret de istemiyorum
sana az filan da vermiyorum
tam ortadan böldüm
eşit, kardeş payı
yapıyorum
Paylaşıyorum bak,
“Benim” olanı
“Sen”inle…
Daha ne?!..

Nezaket; samimiyetsizliğin zarif maskesi…

Akşam saati
bulduğu yere oturdu otobüste
şükür ayakta değildi
iki durak sonra
bir yaşlı dikildi başına
buyurun dedi
sağ ol evladımlar
dualar peş peşe geldi
ya içi?
Şu emekliler bu saatte gezmese olmaz di mi?
bunlara ücretsiz kart verende kabahat!
kalkmasan olmaz
nezaket gereği tabii.

Her Seviyorum; bir Sevilme Beklentisi…

Seni seviyorum
karşılıksız hem
hiç değişmez sevgim
bi ömür değişmez
seni seviyorum
sevilme beklentimi ancak sen giderirsin
seni seviyorum
sevgiyle karşılık vereceğin için
*
bunca sevdim
bunca hizmet ettim
bi kalemde sildi
nankör köpek!
*
Karşılıksız sevdimdi,
Bu öfkem ne peki?
Karşılıksız sevmişsem
Nankör diyen kim ki?

Merhamet; ezik benliklerin, vasat bilinçlerin mağdur ve muhtaçlar üzerinden hükümranlık- putlaşma deneyimi…

Bu seferlik affediyorum
çoluk çocuğu var
işten çıkarmıyorum
*
Belediyeye bıraktım
kızın eskiyenlerini
giysin garibanlar
*
Sokak hayvanlarına adandım
sürecek savaşım

Affetti, egosuyla ezmek için
Kızına yakışmayanı başka kıza verdi
Mesaiden çalıp adandı hayvanlara
Merhamet abidesi!.

Yazar, Hoşgörü-Anlayış-Paylaşım-Nezaket- Sevgi adına bilinçaltında gizlenen Egoyu göstermeye çalışır. Bilinenlerin ardına geçip bir başka boyuta taşımak ister okuru. Okur ne der? Ne yani hoşgörülü, nazik, merhametli, sevgi dolu olmak kötü mü? Yazar napsın? Saç baş mı yolsun?!..

Yazar, dış dünyaya sergilediğimiz, etiketi “İyi” olan bazı hallerde iç sesimizin nasıl da başka konuştuğunu, kalp aleminde maksadın nasıl da raydan çıktığını açıkça göstermek ister. Okur ne der? Ne istiyon sen? Bu kafayla iyi insan da kalmaz iyilik de… Ne desin şimdi yazar?!..

Bildiğinizden şaşmayın!
Herkes dilediğince algılamada hür.
Unutmayın ki size okuduklarımdan pişirdiğim pastalar ikram ediyorum.
Belki iddialı olacak,
“Derin bilinçaltınızda kendinizden bile sakladığınız iç ses” ile sizi yüzleştiriyorum.
İşitenlere Selam olsun.