Değiniler- 157

Değiniler- 157

PUTPEREST YOK, İNSANPEREST ÇOK

Mekke müşrikleri hiçbir zaman ağaç ve taştan puta tapmamıştır. Taptıkları; kendilerini Allah’a yakınlaştırdığını düşündükleri, geçmişte yaşamış kutlu ve ulu (?) zatları temsil eden ağaç- taş sembollerdi. Onlar putperest olduklarından değil “İnsanPerest” olduklarından uyarıldılar.

Müşrikler, Allah’ı inkar etmemişti. Sadece ona daha yakın olmak üzere “İnsanPerestliği” sürdürmek istemişlerdi. Mekke Fethi ile putlar Kâbeden atılsa da İnsanPerestlik, insanların kalbinden hiç biz zaman atılamamıştır. İnsanPerestlik manasında Şirk, yeryüzünden hiç kalkmamıştır!

İnsanPerestliğin şimdilerde nasıl devam ettiğini açıkça yazsam çokları delirir, kudurur, bir kısmı da hazmedemez -Allah muhafaza- eldeki imandan da olacak şekilde şüpheye savrulur. İyisi mi biz, bu hala devam ediyor diyelim, anlayan kendince anlasın ne şekil devam ettiğini…

Basit bir misal vermeme müsaade edin. Kitap oku, diyorum. Birkaç gün sonra şöyle dönüyor “Bu yazar iyi mi, okusam mı, nasıldır?” Mübarek, al eline oku! Bana niye sorarsın? Ben iyi deyince iyi; kötü deyince kötü ise? Bu deyişim seni kitaba uzaklaştıracaksa bu ne? İnsanPerestlik!

Hristiyanlar Kur’an’da “Rahiplerini Rab edinmek”le kınanmıştır. Bu da onların küfrü ve şirkidir. Çok şükür bizi müslümanları, ulu kişileri yüceltmek ve hatadan münezzeh sayma konusunda kınamadı Rabbimiz. Çok şükür Kur’anda öyle bir ayet yok! (…) Hristiyanlar düşünsün, bize ne?!

Eleştirel Düşünme, Çapraz Sorgulama yapamadığımız sürece İnsanPerestlikten kurutulamayacağız. Bugün doğru diye iman edilenleri, acaba diyerek tam tersi bilgilerle sorgulayacak cesaretimiz yoksa kurtulamayacağız Şirkten. Bugün onun miladı olsun hepimize.

begoviç

HOŞ GÖREBİLEN; HOŞU GÖRÜR

Utanmak, bazen muhatabın seviyesini diliniz tutularak izlemek; sahte tutum ve yapay söylemlerini “Rabbim, kulunu niye bu hale düşürür?” hayreti içinde merhametten sessizce dona kalmaktır. Öyle ki sahteliğini, yapaylığını yüze vuramayacak kadar şefkatle seyredersiniz o kulu…

Üst perdeden konuştu önce. “Biz var ya biz, bizi biliyor musun?” edasında üst perdeden. Tecrübeli bürokrat, insani edep ve bürokrasi terbiyesini bozmadan izah etti. Ikındı, sıkındı, gitti… Duramadı, geri geldi. “Ya kusura bakma, hizmet telaşı bizimki.” Öyle dedi bürokrat, öyle.

Sabrettin, hat bildirmedin, makamın vakarını ezdirdin dediler. Hayır, dedi yılların emektarı. “Hayır, o bundan başkasını yapamazdı, fıtratı bu, napsın?” Ama adap var, usul var, hoş değil dediler. Hoş dedi amir, hoş. Her kulda Rabbimin özü mevcut. Dönüp özür dileyen o öz, çok hoş.

Sonra telefon açtı üst perdeden ortamı geren “İlk tanışmamız iyi geçmedi ama sonraki çalışmalarda kahve içeriz di mi?” Hasbunallah dedi içinden bürokrat. Yutkunurken tebessümle “İçeriz, ne demek, her zaman” dedi. Olaya şahit olanlar garip garip bakakaldılar. Ne olmuştu şimdi?!..

Emektar bürokrat çalışanlara durumu açıkladı “Göl, kirlenebilir. Nehir, pislik akıtabilir. Dere, zehir saçabilir. Okyanusa hiçbir şey olmaz. İçine ne akarsa aksın, ne dökülürse dökülsün alır, kabul eder ve kendine benzetir.” Yani, diye sordu biri. Yanisi şu, diye devam etti adam;

“Bize posta koyana, meydan okuyana biz de öyle davransak kırar kırılır, yanar yakılırdık. İstifimizi bozmadan aksın, dökülsün istedik. Aktı, döküldü. Fırtına çıkaramayınca beşeriyetten insaniyete geçip özür diledi. Hoş görebilirseniz; Hoşu görürsünüz. Emin olun görürsünüz…

DAİMİ YOLCU

Bir an evvel sahil-i selamete çıkmak istiyorlar. Bir an evvel kendilerine uzatılacak urgana tutunmak, can simidine yapışmak istiyorlar. Yüzmek güzel, deniz güzel hatta bir yükselip bir batmak da güzel bunu zevk etsek deseniz de duyacak gibi değiller.

Araf’ta kalmayı istemiyorlar. Gördüklerine Cennet veya Cehennem etiketi vurmak, bir an önce arada kalmaktan, ara yerden kurtulmak, bir yere konumlanmak, ayaklarının bastığı yeri sağlama almak istiyorlar. “Ümitle Korku arasında olun” buyruldu diyorum. Buna hiç mi hiç gelemiyorlar.

Hele soru, tereddüt ve şüphelerle gezmeyi hiç sevmiyorlar. “Sorulara cevap aramayın, sorularla gezin ki yeni idraklere hamile kalın. Ve göreceksiniz muhteşem bilgi sizden doğacak” demiştim. Sen şimdi bunu cevapla da ileride onu yaparız diyorlar. Şüpheyi hiç sevmiyorlar…

Zincirleme düşünmek, zincirleme yaşamak istiyorlar. Dün yazdığınla bugünkü tezat, açıkla diyerek tutarlılık arıyorlar. Dünle bugün birbirine bağlanırsa zincirleme yaşar, zincirleniriz; ne zaman zincirlerden kurtulacak üst idrakleri göreceğiz diyorum. Susuyor, susuyorlar.

Diyalektik; Eleştirel, Çarpıştırıcı Düşünmeyi sevmiyorlar. Domuz etinin haramlığına tıbbi, bilimsel deliller varsa parlıyor gözleri. Domuz etine uzaklık taa Sümer’den gelir tezini içeren makale yollayınca, sarsıntılarını yollayana sapık diyerek gidermeyi seçiyorlar.

“Müslüman Toplumlar neden geri?”, “Müslüman bireyler neden hep güdülen, uyuşturulan ve bağnazlaştırılan insanlara dönüşüyor?” sorularını sormuyorum artık. Cevap gün ışığı gibi ortada çünkü. Biz bu kafadayken tersi olsa şaşardım. Sonucun gayet doğal olduğunu ibretle izliyorum.

Sordukları konuda link, video, makaleler yolluyorum. İnceleyin cevap içinde diyorum. Benim kafamla kilitlenmesinler, kendi düşüncelerinden damıtsınlar gerçeği diye. Tembel ve bitkinler. “Bunlar yerine sen üç cümleyle açıklasan aydınlanırdık” diyorlar. Aydınlanma anlayışına bak!!!

“Linkleri inceledim, makaleyi çize çize okudum, videoları izliyorum. Geldiğim noktada doğru düşünüyor muyum, ne dersin?” türünden fikirler yolluyorlar. İzlemiş, dinlemiş, okumuş ama özgüveni yok! Doğru düşündüğünü birinin onaylaması lazım!? İzlemiş, okumuş, sorgulamış mı cidden?!

Tutunacak yol, yapışacak ekol, varılacak hedef, erilecek menzil, konuşlanacak otağ, ışıtacak çerağ aramıyorum. Vuslattan da geçmişim. Sadece Yolculuk zevkindeyim, ne geride sılam ne ileride gurbetim var. Sadece Yolculuk benimkisi. Cennet- Cehennem ötesi Araf’ın zevki. Uyar mı?!..

Şüphe Etmenin “Küfür”, Bağlanma ve Tutunmanın “İman”, Sorgulamanın “Sapkınlık”, Fikir Çarpıştırmanın “Bozgunculuk”, Düşünsel Tartışmanın “Yıkıcılık” sayıldığı bilinç kodlamalarıyla yetişmişlere “Daimi Yolcu” olmayı kavratmanın zorluğunu biliyorum. Ama vazgeçmeyeceğim vesSelam.

ALÇAKLA ALÇALACAK MIYIZ?

Muhatabımızın düşük seviyeli söz ve davranışları, bizim de o seviyeye inip benzer türden karşılıklar vermemize sebep olmuşsa insanlık ve olgunluktan zerre kadar nasip alamamışız demektir.

Kısas Haktır. Kısas hayat da verir. Yerine göre sizi korur da. Ama ne var ki Kısasa Kısas yaklaşımı beşeriyetin en düşük seviyesidir. Egonun kölesi olanlar içindir Kısas. Kendini arayan ve olgunlaşmak isteyen için değil.

Şu an yoğun bakımdaki bi yaşlı için yazılanları okudum da insanlığın geldiği nokta- seviye adına hayıflandım. Biz bu değildik. Düşmanımız da olsa düşmüşse vurmazdık biz!.. Hele ki hastaya? Birinin yoğun bakım haberi, birilerine şenlik olmuşsa insanlık adına ürpermeli değil miyiz?

Birinin söylemleri ile düştüğü noktayı, sizin daha beteriyle karşılık vermenize gerekçe yapıyor ve bunu “Ama o başlattı” sebebinin ardına saklıyorsanız; kusura bakmayın, henüz mağara adamı devrinden beriye gelemediğinizin resmidir bu!

Birinin senin hakkında “Bel altına vurması” senin de onun belini kıracak tutumla ortaya çıkmanı getiriyor ve sen buna “Kendi hakkını savunma”, “Hak edene hak ettiğini yaşatma” adını veriyorsan bizim senin anlayışın karşısında hayret ve ibretle susmaktan başka çaremiz kalmamıştır.

Üst perdeden, başka bir yerden bakmayı önerenlerin ne demek istediğini düşünmek yerine “Ne yani, içimize atıp hasta mı olalım?” diye karşılık veriliyorsa biz şöyle deriz; Atma, kusuyorsa sen de kus! Hırlamışsa sen de hırla! Kusmak ve Hırlamak kimlere mahsussa onlara katıl gitsin!

Bir kişinin dinginliği, binlercesinin fırtınasını dindirecek; bir kişinin sükûneti, binlercesinin gürültüsünü susturacak; bir kişinin çirkinde güzeli görmesi, binlerce çirkini güzele yöneltecekti. İşte bunu anlatamadık. “Ne yani, altta mı kalalım?”diyenlere ne anlatılabilirdi ki?

Yazılanı ezber bilgi sanmıyorsun di mi? Bel altına yumruk yemiş biri yazıyor. Emanetleri ortalığa saçılmış; beklemediği anda, beklemediği yerden hançerlenmiş biri! Ağzını açmamış, Rabbine bırakmıştır. Yaşamadıklarımızı yazmıyoruz, ezber bilgi, uçuk nasihat değil bizim işimiz…

“Kanı Kanla Yumazlar, Kanı Suyla Yurlar” derdi dedem. Kanı kanla yumazlar; beşeriyet, nefsaniyet, hayvaniyetten açığa çıkan, kanla; beşeri, nefsi, hayvani olanla temizlenmez, giderilmez. Pislik pislikle, nefret nefretle giderilmez! Ya nasıl giderilir? Su ile. Su ne idi Hakikatte?

“Kanı Kanla Yumazlar, Kanı Suyla Yurlar” Su; İlimdir. Hakikat İlmidir. İnsanlıktır Su! O halde, beşeriyeti, hayvaniyeti ile davranana verilecek karşılık; aynı tarzda değil İlimce, Halce, Hakikatce, İnsanca olmalıdır. Kanı kanla değil, kanı suyla yuyanlara Selam olsun…

YÜKSELTEN DE ALÇALTAN DA ODUR

“Yönetimler de insanlar gibidir. Doğarlar, gelişirler, büyürler, yaşlanırlar ve nihayet ölürler” diyordu İbni Haldun. Bir Sünnetullahı, bir Allah Sistemi kuralını anlatıyordu. Doğrudur. Yaşamı uzatmak hatalardan ders alarak, korunarak ve ortamı iyi okuyarak mümkündür. Görebilene!

Devlet makamları belirli zamanlar için devralınan nöbet yerleridir. Bundan öte anlamları yoktur. Bu makamlara “Birilerinin işgalinden kurtarılmış bölgeler” diye bakmak, fetihçi yaklaşım göstermek doğru değildir. Bu yaklaşım önce akıl tutulması peşine aymazlık ve Kibri getirir…

Birey, teşkilat ve toplum planında hazin şeyler yaşanmışsa sebebi içeride, kendimizde, beraber olduklarımızda aramak en doğrusudur. Ötelemek, durumu dışarıya ve uzak sebeplere bağlamak; sadece kendi kendini kandırmaktır. “Nerede hata yaptım, neyi okuyamadım” en doğru sorudur…

Müslümanları, Ortadoğu toplumlarını ve bireyleri yerinde saydıran anlayış; sonuçların sorumluluğunu üstlenmemek; suçu daima ötekine atmak veya dinin özü ile hiç alakası olmayan sığ bir kader anlayışına olayı bağlamaktır. Uyanamadığın her kabus, seni kıvrandırmaya devam eder…

Ticaretin temel kuralı “Müşteri daima haklıdır” ilkesidir. Yönetimlerin ruhu da “Yönetilen daima haklıdır, yersiz tercih yapmaz, tercihinin sebeplerini okumamız lazımdır” yaklaşımı olmalıdır. Müşteriyi/yönetileni okuyamayan, bir gün kepenk indirmek zorunda kalırsa şaşırmamalıdır.

Belalar, kayıplar, yıkımlar; sanıldığı gibi Allah’ın sevdiği kuluna aman sen ne iyisin, ne hoşsun taltifi değildir. “Allah sevdiği kuluna bela verir” den benliğimize çıkarılacak hiçbir pay yoktur. Bela; “Kulum yolun yol değil” ikazıdır. Bu manada Allah sevdiğine bela verir…

Makam odasının kapılarını söktürmek veya belediyeye bisikletle gitmek gibi artistliklere lüzum yoktur. Millet, sanılandan daha fazla uyanmış ve bilinçlenmiştir. İhaleleri, şehir meydanlarındaki dev ekranlardan canlı yayınlayarak başlayın, yeter.

Vakit kucaklaşma, tek bir bütün halinde kardeş olma vaktidir. Mahkumlara Af, EYT, 3600 ek gösterge vb kamuoyunu, milyonları ilgilendiren konular haddinden fazla gecikmiştir. Lütfen, lütfen hızlandırın, Allah rızası için…

Millet, “Sözlerim çarpıtıldı, kırpılarak verildi” diyen politikacılar değil “Yanlış konuştum, lütfen beni affedin, özür dilerim” diyebilecek yöneticiler istiyor. Yanlıştan rücû etmek, özür dilemek erdemdir. Helalleşmek; en anlamlı barış çağrısıdır. Değerlendirmek lazımdır.

Yaşanan ne olursa olsun “Yükselten de Alçaltan da Allah’tır” ayeti şiar edinilmeli. Kazananın şımarma, yenilenin yıkılma hakkı yoktur. İnsan; duruş gösteren ve dikkatli adımlarla yürüyendir. Yeni süreçte tüm yöneticilerimize başarılar dilerim. Allah, doğruluktan ayırmasın (Âmîn)

GERÇEĞİN AYNASI; SEVİNÇ VE ÜZÜNTÜLERİNİZ

Sevinçlerini ötekini aşağılama, onunla alay ve geçmiş nefretleri konuşturma üzerinden yaşayanlar ile Üzüntülerini sevdiklerine acı çektirerek, etrafa gerilim saçarak ve sürekli ötekini suçlayarak yaşayanlar İnsanlık ve Medeniyet denen erdemlerden nasiplenememiş zavallılardır.

İnsan olarak hem kendimizin hem de muhatabımızın olgunluk seviyesini fark etmede sevinç ve acı karşısında takınılan tutum şaşmaz bir ölçüdür. Sevincini şımarıklık ve çılgınlık; Acısını kırıklık ve bedbahtlık olarak yaşayan, henüz olgunlaşmadığından, hamlığından şüphe etmesin.

İstiklal Marşımız ilk mecliste 7 defa okunmuş, mebuslar ellerini patlatırcasına defalarca ve ayakta alkışlamıştı. Marşın yazarı Mehmet Akif mi? Olduğu yerde adeta büzülmüş, tere batmış, mahcup olmuştu Hakkın lütf u ihsanı karşısında. Adam gibi adamdı ve de Olgundu çünkü…

Kapı önünde oynayan çocuğa araba çarpmış, emektar imam evladını kaybetmişti. Taziyeye gelenler, ne isyan ne yıkım göremediler yüzünde. Sadece dinginlikti yansıyan. Şöyle diyordu: “Emanetti, sahibi aldı, hepsi bu. Bize itaat düşer.” Acı ve belanın savuramayacağı iman bu imandı…

Bugünü dünden intikam fırsatı sayanlar; yarınlara bir Şer kodlaması yapacaklardır. Bugün dünden aldıkları intikamı yarın birileri de kendilerinden alır. Bugünü, yarınlara sevgi fırsatı bilenler; yarınlara zincirleme Hayır kodlayanlardır. Akıbetleri sevgi ve merhamet olacaktır.

Başarı ve Zaferi kendinden bilen de Kayıp ve Hezimeti başkasına yükleyen de Haktan perdelenmiştir. Nerede Hakikat Güneşine perde çekilmişse orada huzura hasret kalınmıştır. Allah var Allah!.. Gücü veren de Zaafla deneyen de sadece Odur!

Çağımızın büyük eksiklerinden biri de “Rol-Model İnsan” tipinin oldukça azalmasıdır. Büyükler, liderler, önderler, ileri gelenler yapmıyor mu? Biz ne güne duruyoruz? Evet her birimiz bu akşam yüzleşsek nefret ve kırgınlıklarımızla. Ve affetsek her şeyi, herkesi. Kıyamet mi kopar?!

Hakkını helal et, sana çok çektirdim diyordu telefondaki mahcup ses. Acı, bela ve kayıpların yoğurduğu bilge şöyle karşılık verdi: “Hakkı sahiplenecek kadar Haktan perdelenseydim, hakkımı helal edebilirdim. Sahiplenemem, haddimi aşamam. Sana içtenlikle dua edeceğim.

Rol-Model kişiler yetiştirememişsek rol-model davranışlar ortaya koyabiliriz. Sevinçlerini de acılarını da hemen her kesim kendi dünya görüşündekilerle birlikte yaşıyor. Neden insan kardeşlerimizin sevincine katılmayalım. Neden bize fikren en uzak insanın acısını omuzlamayalım?!

Sevdiğini ölçülü sev bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız bir gün dostun olabilir. {Hz. Muhammed sav} Birlik ve Beraberlik ölümden başka her şeyi yener. {Gazi M. Kemal ATATÜRK} Geç değil Sevgi ve Kucaklaşmak için. Hele Birlik ve beraberlik için hiç de geç değil. Ümitliyim…

KUTSAL BAHANESİ OLAN ÖZGÜRLEŞEMEZ

- Kitap okumakta zorlanıyorum. İnanın iş güç, ev, çocuklar, hayata yetişemiyorum.
- Bahanesi olan dönüşemez. Haklısınız, işiniz gücünüz, çocuklarınız var, onlara eğilin. Onlar sizi cennete sokarlar (!)
- Kızdınız gibi
- Kızmadım. Önceliğiniz belli onlara eğilin. Boş verin kitabı!

- Neden kitap okuyamıyorum?
- Beyin, önemsediklerimizi önceliğimiz sayar ve bize yaşatır. Öncelikleriniz arasında kitap yok. Başka işler var. Böyle oldukça da okuyamazsınız.
- İstiyorum ama
- Kendinizi kandırmayın, istemiyorsunuz. İsteseniz, beyniniz size okuma alanı hemen açar!

- Beynime, okuma alanı nasıl açtırırım?
- “Alışmak” en büyük nimet. Bir süre bir şeyi zorla da olsa yapmak, beyni ona alıştırır. Sen bırakacak olsan da o sana onu yaptırır.
- Kitap üzerinden anlatsan
- Beynime günde 50 sayfa okumadan uyumayacaksın dedim. Bir hafta zorladım.

- Sonra noldu?
- O bir hafta zordu. Sonra beynim, günde 50 sayfa okumadan uyutmaz oldu beni.
- Bu kadar basit miydi ya?
- Kutsal Bahaneleri (!) kafandan kaldırırsan basit.
- Kutsal Bahaneler?
- İş güç, çoluk çocuk, ne olacak memleketin hali gibi zırva gündemlerin senin!

- Kendimi zorlarsam olacağına ikna olmak isterim. Delil?
- İnsanlığın Kalbine (sav) kulak verelim: “Ameller Niyete göredir.”
- Yani?
- Niyetin okumaksa, hayatın okuma yönünde biçimlenir. Niyetine göre biçimlenir hayatlarımız.
- Tamam, Âmenna
- Berat Gecemiz mübarek olsun Kitapsız kalma emi!