Değiniler- 159

Değiniler- 159

HİSSETTİĞİN; İNANDIĞINDIR, GERÇEĞİN DEĞİL

Endişe, kaygı ve tedirginlik hissettiğimiz konular; gerçekten endişe, kaygı ve tedirginlik gerektiren konular değildir aslında. Ya neden böyle hissederiz? Biz yetişme tarzımız olarak onların adı geçtiği anda endişe etmemiz gerektiğine inanmakla kodlandığımız için endişe ederiz…

Adına acı, sorun, sıkıntı, dert veya korkunç, felaket, dayanılmaz dediklerimiz dahi bu kapsamdadır. Ve her insan; bunlar karşısında nasıl yetişmişse öyle bir atmosfere bürünmeyi kendine vazife sayar. Toplum da bu kodları desteklemiştir. Seçim hakkınız yok gibidir.

İki arkadaş kadim dostlarını ziyaret için yoldaydılar. Muhabbetle yol alırken lastik patladı. Şoför olan lanet okuyordu. Yanındaki “Sağa bak! Dere şırıl şırıl. Rabbimiz az mola diledi. Ne güzel” dedi. Şoför ya sabır çekti. Alt tarafı yarım saatlik gecikmeydi. Öfkeye değer miydi?!

İnsana çok değerli bir yetenek verilmişti. Ne yaşarsa yaşasın, olaya hangi anlamı yüklerse beyni onu öyle görürdü. Lastik patladı lanet olsun diyen, klasik kodlamalarını yaşarken dostu “Rabbimiz dere kenarında piknik ikram etti” diyebilmişti. Nasıl kodlarsan öyle algılardı beyin.

Öfkelendiğimiz, kızdığımız, içerlendiğimiz olayları bir daha düşün. Gerçekten öyle olammızı gerektiriyor? Yoksa biz buna mı kodlandık? Genel kabullerimizi değiştirme imkanımız yok mudur? Yoksa biz bu imkanı kendimize çok mu görmüşüzdür? Sor bunları kendine. İnceden inceye…

Gamsız, duyarsız, vurdumduymaz, dünya yansa çırası yanmaz! Bu vb kişilik tanımlarını bilirsin. Olayları sükunetle, kaygısız, endişesiz karşılayanlara toplumsal kodlar böyle isimlendirir. Bunlardan sayılmamak için endişe etmeli, kaygılanmalı, kendimize acı çektirmeliyizdir. (.!?.)

Çocuğu parkta oynarken düşersin, dikkat, aman oraya gitme, sakın türünden uyarılarla kendine eziyet eden anneye sakin ol kardeşim, bişey olmaz dedim. Döndü “Anneyim ben anne! Siz erkekler bilemezsiniz bunu!” diye çıkıştı. Eziyeti, Annelik diye kutsayana ne verilebilirdi ki?!..

Zulüm, Adaletsizlik, Haksızlık, Kötü Muamele denince aklına hep başkalarına yapılanlar geliyor değil mi? Kendi gönlüne, kendi bedenine, kendi aklına, kendi duygularına ettiğin zulüm, haksızlık, adaletsizlik, kötü muamele hiç gelmiyor değil mi? Onun da hesabı, bedeli var mıdır ki?

Hesaplar ahirete ertelenir, genelin inancı. İşin Hakikati; hiçbir hesabın ahirete kalmadığı, burada görülmekte olduğudur. Senin, yetişme tarzın ve toplumsal kodlamalarla kendine eziyetinin hesabı da burada görülüyor şimdi. Nasıl mı? Huzursuz ve Gerginsin! Daha nasıl görülsün?!..

Beden, ruh, akıl, duygu senin mi? Tepe tepe kullanma hakkın var mı? Yoksa Allah Emaneti mi? “Ne yapayım, huy bu, değişemiyorum, böyle yetiştirdiler” demek emanete hıyanetini örter, affettirir mi? Kurtarır mı seni sorumluluktan? Stres dediğin Allah Emanetine hıyanetimizin bedeli!

Çocuklara esnek alan bırakmamaya “Üzerlerine Titreme” adı verdiler. Biri “Annelik” ardına sakladı titizlik adına yaptığı zulmü. Diğeri diktatörlüğüne “Babalık” etiketi yapıştırdı. Sonuç? Yetişen çocuk, daha da dönmedi eve. İki baykuş gibi kaldılar şimdi. Sen bedel mi demiştin?!

“Ameller Niyete göredir” Niyete aldığında değiştiremeyeceğin, dönüştüremeyeceğin şey yok! Yeter ki zihin haritanı, derin kodlamalarını fark et! Emanete hıyanetin bedeli ağır. Bizi, bize emanet eden; hesap sorar, bedel alır ertelemeksizin. Farkındalıklı bir yaşam niyazımla…

“BİZİ DOĞRU YOLA İLET” HİKMETİ NE OLA Kİ?

Beş vakit namaz eda eden her Müslüman günde 40 kez Fatiha okuduğuna göre, her okunan Fatiha günde 40 kez “Bizi doğru yola ilet” dua ve talebi tekrarlandığına göre İslam insanın hayat, ilim, gelişim, değişim ve dönüşüm karşısında nasıl bir duruş ve bakış kuşanmasını istemektedir?!

Bir ömür namaz kılıyorsun ve senelerce “Bizi doğru yola ilet” diyorsun. Hiç şu akla gelmez mi? Ya Hu zaten Müslümanım ve doğru yoldayız! Niye bunu tekrarlar dururuz ki? Üstelik bilinç, idrak, bilgi farkı olmaksızın her Müslüman tekrarlıyor. Allah böyle ister. Neden ama? Mesaj ne?

Günde beş vakit “Bizi doğru yola ilet” talebinin Fatiha ile önerilmesi; sakın ola ki bugünkü haline, bugünkü bilgine, bugünkü anlayışına bakarak ben en iyi anlayış üzereyim, en doğru yoldayım, en iyi din ve yaşam anlayışı benimkisi deme Kilitlenmişliğinin önlenmesi değil midir?

Fatihada günde beş vakit “Bizi doğru yola ilet” talebini yinelemek; “Allah’ım mevcut bilgimle kayıtlanmaktan, gerçeği sadece sahip olduğum anlayışla kısıtlamaktan, kendimi/mensup olduğum anlayışı en iyi anlayış, işi çözmüş anlayış kabul etmekten sana sığınırım” demektir…

Allah, Fatiha ve Namazla günde 40 kez “Bizi doğru yola ilet” talebinin dillendirilmesini her Müslümandan isterken senin kendini, önderini, rehberini işi çözmüş, gerçeği bulmuş, dönüşüm ve değişime ihtiyacı kalmamış hatta yeni bilgiye de ihtiyacı kalmamış zat sayman doğru mudur?!.

“Bizi doğru yola ilet” diyen bununla “Henüz doğru yolda değilim, ona ulaşmayı istiyorum” demektedir aynı zamanda değil mi? Eee? Müslüman zaten! Doğru yolu zaten bulmuşsa niçin bu tekrar? Bu tekrarın ölene dek yapılması bizi nasıl bir bilinç halinde olmaya davet eder?!..

Zihin; “İman Konforu”nu çok sever. Okudum, anladım, çözdüm, kararlaştırdım, hallettim demektir İman Konforu. Biz iman edenleriz. İman Konforu isteyenlerden değil. İmanın asıl hakikati ise bir ömür arayışta olmak, bildiğinden, gördüğünden, çözdüğünden emin olarak dona kalmamaktır!

“Bizi doğru yola ilet” kendi bilincimize şu mesajı vermektir:
Ey Bilincim; Öğren, oku, araştır ama ilim bundan ibaret deme!
Gözle, incele, deneyimle ama çözdüm olay budur, deme!
Gez, tanık ol, seyret ama göreceğimi gördüm deme!
Ey bilincim; “Ömür biter Yol bitmez”
Unutma!..

Resulullah (sav) irtihal ederken “Allahümme Refiki A’lâ” duasını etti. Ne demek? “Allah’ım, daha yüksek anlayışlara doğru!” Resulullah (sav) ölürken daha yüksek anlayışlara ulaşmayı, ölümden sonraki hayatta da daha yüksek bilgiler ve anlayışlar istediğini dile döktü. Düşün bunu!

İnsanlığın Kalbi (sav) ölürken “Ben işi bitirdim, bilinecekleri bildim, yaşanacakları yaşadım, her şeyi hallettim” demedi dikkat eder misin? Hala öğrenecekleri, hala yaşayacakları, hala deneyimlenecekler olduğunu, ebede doğru bunları istediğini söyledi, niyaz etti. Bunu da düşün!

Sen şimdi işi halletmiş zatlar, olayı çözmüş gruplar, doğru yolda yürüyen anlayış sahipleri olduğunu ve onlara tâbî olursan kurtulacağını düşünüyorsun değil mi? Kusura bakma güzelim, senin bu anlayışın ne Fatihanın “Bizi doğru yola ilet” ayetine ne de Resulullah anlayışına uyar!

Allah’ım, bizi bir ömür arayışta olanlardan, arayışın tadını alanlardan eyle! Bir menzile varıp buldum deme kilitlenmişliğinden sana sığınırız. Varmanın değil Yolculuğun Zevkini tattır bize! “Bizi doğru yola ilet” duamızca bizi ebedi “İlim ve Hikmet Yolcuları” eyle Ya Rab! Âmîn.

KENDİNE İYİ DAVRAN

İncinmelerimiz, acılarımız, zararlarımız ve kayıplarımızın çoğu muhatabımızı kırmama, üzmeme adına -içimiz istemese de- karşı çıkamadığımız, hayır diyemediğimiz durumlar nedeniyle yaşanmaktadır. Belalarımız; vaktiyle istikrarlı duruş gösteremediklerimizin acı meyvesi desek mi?!

Sevdiklerinizle aranız açılmasın, incir çekirdeği meseleler dağ gibi sorunlara dönüşmesin istiyorsanız onlara neyin sizi rahatsız ettiğini erkenden vaktinde söyleyiniz. Yarın küsüp gidecek, bir ömür sitem saçacaksa bunun şimdi netleşmesi daha iyi, daha koruyucu, daha önleyicidir.

“Söylecem ama kırılmasına gönlüm el vermiyor” Ne çok söyleriz, duyarız bu cümleyi değil mi? Bu cümlenin ileride size yaşatacağı netice ne mi? “Keşke ilk fark ettiğimde söyleseydim. Keşke onu kaybetmeden duruş belirleseydim!..” Keşke; Cehennemdir. Keşke; Allah’a başkaldırıdır…

“Söyleyemiyorum, tavır da koyamıyorum ama Rabbime havale ettim, o bilir işini” Bunu da duyarız. Bazen buna da sığınırız. Kusura bakma, Rabbimiz duruş ister. Evren; harekete geçenleri destekler. Kendini kandırma! Sonra ne Prozac ne Akineton ne Lustral yetişmez derdine! Akıllı ol.

“İnsanlara iyi davran” tavsiyesini hem din, hem ahlak, hem kültür, hem eğitim yoluyla aşıladılar bize. “Kendine de iyi davran yoksa hayatın zindan olur” demediler iyi mi? Bunu dememekle kalsalar ya “Benlik olur, Kibir olur” diye de korkuttular. Ben diyorum; Kendine İyi Davran!..

Her tür ukalalığı ele alacak, sosyal medyadan türlü iğnelemelerle saldıracaksın, ben engelleyince gönlü dar ve hoş görüsüz olacağım öyle mi? Üç kuruşa beş köfte yok, ukalacık! Edepli misin? Edeple gelen Lütuflar alır. Haddi mi aştın? Yolun açık ola! Kendime iyi davranıyorum…

Kendine İyi Davranmayan; Allah Emaneti bedeni, gönlü, ruhu ve aklına Zulmetmiştir. İnsanlara İyi Davranacağım diye pasif kalan, içine atan veya -sözde- Allah’a havale etmeye sığınan; Hakikatine isyan etmiştir. Allah hainleri sevmez! Kendine iyi davran olur mu? Haydi Selametle…

BİZ BÖYLE MİYDİK?

İnsanımızın önemli bir kesiminin vicdani, insani, ahlaki, manevi ve milli değerler konusunda geldiği nokta ve gösterdiği tutumu hayret, ibret ve ürpertiyle izliyorum. Sövmek, Aşağılamak, Nefret saçmak ve tüm bunları yapabilmek için Alçalabildiği Kadar Alçalmak! Biz bu muyduk?!

Ölenin kendini savunma hakkı kalmamıştır. Size cevap vermesi de düşünülemez. Bu yüzden ve eşrefi mahlukat olan insan olduğundan, bizim kültür köklerimizde kim olursa olsun ölüye saygı esastır. Saygı içinizden gelmiyorsa hiç olmazsa suskun kalmak edeptir. Biz böyle öğrendik.

Yarım yüzyılı bulan dünya konukluğumda ben, ölü arkasından şenlik havası estirilmesine, tam tam çalınmasına, alenen dalga geçilip klozet ve sifon çekme resimleri paylaşılmasına adeta acıyla alay edilmesine ve üstelik bunların haklılık edasında yapılmasına dehşetle şahit oluyorum.

Çağımızın süslü bir o kadar da anlamlı kavramlarındandır Empati. Haydi empati kuralım. Ölümüne tam tam çalınan, aşağılayıcı resim- sözler savrulan sizin yakınınız olsa neler hissederdiniz? En temel insani ölçümüz; “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” değil miydi?!

Medine çarşısından omuzlarda bir tabut geçiyordu. İnsanlığın Kalbi (sav) ayağa kalktı ve bekledi. “Şüphesiz ölüm korkunç bir şeydir. Cenazeyi gördüğünüzde hemen ayağa kalkınız” buyurdu. Ama o bir Yahudi, denince “Bu da bir insan değil mi?” buyurdu. Örneğimiz Resulullahtır (sav).

Bir görüş, bir akım, bir ekol, bir cereyanın fanatikleri insani konuda bile insafı unutmuşlar üstelik insafsızlıklarına haklılık ve adalet kılıfı geçirmişlerse onlar için yapacak bir şey kalmamıştır. Bize Allah Şifa versin demekten başkası düşmez. Hitabımız; Gönlü olanlaradır…

Siyasi görüşlerimiz, Yaşam anlayışlarımız, Etnik kökenlerimiz bize insan olduğumuzu unutturuyor ve de insafsız tutumlarımıza – sözde- haklı gerekçeler bulduruyorsa ne kadar insan olduğumuzu yeniden sorgulama vaktimiz gelmiş demektir. Ramazanın buna vesile olmasını dilerim.

NEYE GÖRE?

Bir insana iyi veya kötü demek için bilinen ölçüler son derece kaygan, değişkendir. Evrensel İnsani ölçüler bellidir. Ne ki iyi insan herkesin, çoğunluğun iyi kabul ettiği insan demek değildir. İyi İnsan olmak için çoğunluğun değer ölçülerine göre iyi olma mecburiyeti de yoktur.

Halkın nazarında iyi olmanın kıstasları bellidir. Bir de Hakkın nazarında bunun ölçüleri vardır. Halkın nazarında iyi olmak; Hakkın nazarında da iyi olmak anlamına gelmediği gibi Hakkın nazarında iyi olanın Halk nezdinde kötü olması da şaşılacak bir durum değildir.

İnsan var, başladığı noktayı bir ömür sürdürür ona sadık kalır. İnsan var, başladığı noktadan sonra pek çok noktaları seyreder, yolculuğun tadını alır. Başladığı noktaya bir ömür sadık kalana; fanatik, tutucu diyebileceğimiz gibi istikrarlı ve tutarlı demek de mümkündür.

Öyle insanlar tanımışımdır ki görüş, değer ve anlayışlarına katılmam kesinlikle mümkün olmadığı halde davalarına, hedeflerine, kendi ölçülerine sadakatle bağlı yaşamalarına gıpta etmiş, hayran olmuşumdur. “Seni benimsemiyorum ama takdirle izliyorum” diyebilmek de erdem değil mi?!

Fanatizmden uzak, çoğunluğun değer ölçüleri seviyesine düşmeden hakkani bir bakışla bir insanı değerlendirmek isterseniz; onun kendi inançlarına sadakatine bakarak değerlendiriniz. Kendi içinde tutarlı olan; size, bize aykırı gelse de genel ölçülere uymasa da değerli insandır…

Duymuşumdur, kulağıma da gelmiştir, MD kalıbının adamı değil, boştur diyenler de olmuştur. Ama ben kendime söz vermişimdir; bunu diyenler dolu insanlardır ve ben onlara bir ömür hürmet ve muhabbet ile dua edeceğim. Bunu kinaye bir mesaj sayma, gerçek düşüncem ve tavrımdır.

Bir insanı, dolu ve özel insan kabul etmeme onun beni, inançlarımı veya benim değerlerimi aşağılaması benim için engel değildir. O beni, benim değerlerimi, benim benimsediklerimi aşağılasa dahi kendi düşünce çizgisinde tutarlıysa benim için saygındır diyorum. Sen diyebilir misin?

İnsanların ağırlıkla Hislerini konuşturdukları; Akıllarını Duygularının ayakları altına verdiği kelimenin tam anlamıyla karmakarışık bir süreçten geçiyoruz. Vaktiyle çok yazdım, böylesi süreçler gebelik süreçleridir. Sancılı da olsa, acılı da olsa yeni idraklerin doğum öncesidir.

Birine “Yakışmadı!” yazdım. Sen şimdi “Daha bir hafta önce kitaplarını öneriyordun, noldu?” mu dedin? Kısa metrajlı düşünmüyorum… Bu sana yakışmadı diyecek kadar objektif de olurum, o eserleri derinlemesine okumaya devam edecek kadar da ilmi izlerim. Bunu anla ve sen de yap!

Rus Çarı, İmam Şamil esir edilince “Eli Öpülesi Düşman” demiş. Duymuş muydun? İçimizi birilerine nefretten arındıramıyorsak bari eli öpülesi olduklarını itiraf ederek haklarını verelim. Çok mu zor? Fanatizm ve Akıl Tutulmasından uzak nice idrak ve yaşamlara. Aşk olsun Ya Huuu!

BİZİ KELİMELERLE VURDULAR

Tarihin hemen her döneminde kitlelerin istenen gizli- örtülü amaçlara yönlendirilmesi Algı Operasyonlarına dayanır. Sultan Abdülhamidi kendi emelleri için engel sayanlar, onu etkisizleştirmek üzere dönemin insanlarına “Hürriyet” kavramı üzerinden algı operasyonu çekerler. Sonra?

“Hürriyet” üzerinden oluşturulan algı öylesine tutar ki, gençlik başta olmak üzere kamuoyunun her kesiminin dilindedir artık bu kavram. Hürriyet diye bağıran gence nerede okuduğunu sorar Sultan. Mülkiye deyince okulunu kim açtı evladım diye sorusu gelir. Genç başını önüne eğer.

Hürriyet ardına saklanan emelleri kimse aklına getirmemiş, düşünmek dahi istememiştir. Çünkü algı operasyonu vurucu kavram üzerinden yapılmışsa tutar ve orada ister istemez akıl da basiret de kilitlenir. Bir genci, okulunu açan Sultana Hürriyet diye bağırtan da işte o tutulmadır.

Hürriyet kavramının gazetelerden kahvehanelere, okullardan pazar yerlerine her yeri alev alev sardığı günlerde hiç kimse “Bu rüzgar nereden, kimler eliyle estiriliyor?” sorusu sorulmamıştır. Soran çok çok az kişiye de yapıştırılacak yafta hazırdır; “Mürteci”… Senaryo işler…

Algı Operasyonlarında öne çıkan büyülü kavramları benimsemeyecekler için kirli, itici, kırıcı ve yıkıcı kavramlar da hazırlanır ve ustaca zihinlere sunulur. “Hürriyet” kavramına direndin öyle mi? Gericisin, çağ dışısın!.. Hürriyeti istememek kölelik ve aptallıktır. Oyun tutar…

Abdülhamid’i hal’eden Hürriyet kavramını alkışlayan aydınlardan bazısı çok sonra uyanmıştır. Kimisi utanç ve kahrını Mısır çöllerine vurur, kimsi yeni idarenin zindanlarında çürür, kimisi cesur itiraflarla bizdik seni anlamayan şiirleri yazar. İş bitmiştir. Ba’de harabul Basra…

Tarihin her döneminde kitleleri farklı yönlere sürmek isteyenler, algı operasyonlarını derin ve büyük planlarla yürütürler. İcat edilen ana kavramlar hep tutar. Çünkü sevimlidirler. Hürriyet (Özgürlük) ve Terakki (İlerleme)… Bunlara kim itiraz edebilir ki? Hem kötü müdürler ki?

Şimdilerin algı operasyonuna ait temel kavramlar? “Dürüstlük” ve “Adalet” !.. İşlem bunlar üzerinden yürüyor. Dürüstlük talep ediyoruz, kötü mü? Adalet istiyoruz, hakkımız değil mi? Algı yine tutmuştur. Dürüstlüğe, Adalete kim karşı olabilir ki?! Plan saat gibi işlemektedir…

Basiret; Doğrunun yanında yer almak? Hayır! Doğru diye takdim edilenin arka planındaki senaryoyu da fark ederek duruş göstermektir. Firaset; İleriyi görerek hareket? Hayır! İlerisi için güzel vaat sunanların saklı emellerini de görerek asil bir bakış geliştirmektir.

Basiret ve Firaset önerileri “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” Hadisiyle vuruluyor, büyük plan ve oyun ikazları yandaşlık, yalakalık, korkaklıkla karşılanıyorsa, ülkemde yaşanan tıpkı İmparatorluğun çöküşünü hazırlayanların yaşattığı algı operasyonlarının bir benzeridir.

“Bataklıkta biten Gülü almayın (ondan uzak durun)” şeklinde bir hadis hatırlıyorum. İnsanlığın Kalbi (sav) enfes ve derin bir tasvir yapmıştır. Ben güle bakanlardan değil, yetiştiği ortama da bakanlardanım. Sizi bilemem elbette. Tavrım budur.

Ve bu konuda son sözlerim: Dün, koca bir imparatorluğu çöktürmek için “Hürriyet” ve “Terakki” kavramlarıyla yürüyen algı bugün, “Dürüstlük” ve “Adalet” üzerinden ustaca sahnededir. Hepimize basiret ve firaset dilerim. Bataklıkta biten güllere lütfen çok dikkat ediniz!

KARİZMATİK İNSAN

Karizma doğuştandır. Hiç kimse sonradan karizmatik hale gelemeyeceği gibi kitlelerin planlı yönlendirilmesi ile de hiçbir bir insan karizmatik hale getirilemez.

İletişim uzmanları, toplum mühendisleri eliyle insanlar yüceltilebilir, parlatılabilir, öne sürülebilir. Başarılı olunabilir bunda. Bu başarı; o insanın karizmatik insan haline gelmesi demek değildir. En ufak sıkıntıda cila dökülür, kişinin esas doğası dip boyası gibi sırıtır…

Karizma; kişinin istemi dışında yaydığı samimiyet enerjisi ve kalbî potansiyelinin dışa vurumuna ve bunun insanların gönlünde bulduğu karşılığa verilen isimdir. İstem dışı bir durum olduğu için öğretilebilir, programlanabilir değildir. Sonradan giyinilesi bir elbise hiç değildir.

Meşhur bir liderin ortaokul arkadaşını dinleme fırsatı bulmuştum. O günlerde nasıldı dedim. “Girdiği her ortamın doğal lideriydi. İstesin veya istemesin, bir ortamda o varsa, kendiliğinden sevk ve idare ona kalırdı” dedi. İşte bu anlatılanın adı karizmadır.

Elektriği ulusal enerji hattından alan, cereyan kesintisi yaşayabilir. Suyu şebekeden içen susuzluk çekebilir. Karizmatik insanlar için bu gibi kesintilerin zerre kadar önemi yoktur. Çünkü sularını da enerjilerini de kendi gönüllerinden alırlar.

Bazı insanlar vardır ki her şeyin ve hemen herkesin kendi aleyhlerine döndüğü, insanların daha da belini doğrultamaz dedikleri süreçlerden şaşılası biçimde ayağa kalkmışlardır. Onları ayağa kaldıran dahi kendi enerjileridir. Rastlantı, mucize veya dışsal kurgular değildir.

Bir maç sloganı hatırlıyorum: “Biz bitti demeden bitmez!” İşte bu söz karizmatik insanın potansiyelini ve o potansiyeli kullanma kudretini simgeler. Karizma sahibi ben bittim, pes ediyorum demedikçe hiç kimse onu bitiremez. Realite budur.

Eskişehir yenilgisi sonrası İsmet Paşa moralsiz. Ne diyecektir M.K. Paşaya? Paşa sırtını okşar “Zaferin kutlu olsun İsmet” Şaşıran İ. Paşa “Tutamadık, Ankara’ya yürüdüler. Ne zaferi?” diyecekken yineler “Zaferin Kutlu olsun!” Öyledirler, yenildim demedikçe yenilemezdir onlar.

Karizmatik İnsanın enerjisi kuşatıcı, besleyicidir. Santral gibi muhataplarını beslerler. Karizmatik deyince illa meşhur kişi, lider diye de anlama. Hani şu “Kızmak istesem de kızamıyorum, yanına varınca aklımdakini unutuyorum, şeytan tüyü var sanki” dediklerin var ya onlar işte!

Masalların Anka Kuşunu bilirsin. Defalarca yanar, küllerinden yeniden doğar. Karizmatik İnsan ankadır. “Allah kimi yükseltmişse onu alçaltacak yoktur. Kimi de alçaltmışsa onu yükseltecek yoktur” Onun yükselttiği ve alçalttığını gören, farkındalıkla değerlendirenlere selam olsun.