Değiniler- 160

Değiniler- 160

HAKLI- HAKSIZ- HAKÇA

Haklı olan; Merhametli olur.

Haklı olanda bitmez tükenmez öfke ve hırs görülmez. Çünkü haklılığın eminliği bunları yaşamaya izin vermez.

Haklı olduğunu söyleyen her fırsatta barut gibi öfke saçıyor, cephe açtığı kesimlere nefret kusuyorsa gerçekte haklı olmadığının en büyük delili onun bu halidir.

Hiç değişmeyen bir gerçektir; haksız olanın sesi daima haklı olandan daha yüksek çıkar.

Günlük hayatta birbirlerini sevmeyenler, birbirlerine düşman kesilenler tek bir kişiye karşı ansızın birleşmiş, can ciğer kuzu sarma olarak cephe açmışlarsa; sen o kişinin haklı mı haksız mı olduğu konusunda başını ellerinin arasına al, bir daha düşün. Hem de iyice bir düşün…

Gerçekten dürüst olanın ben dürüstüm, gerçekten haklı olanın ben haklıyım, gerçekten ahlaklı olanın ben namusluyum deme ihtiyacı duyduğunu hiç duymadım, hiç görmedim. Tersine de düşün biraz. Bunları çok vurgulama ihtiyacı duyanları biraz da tersinden düşün, zarar etmezsin.

Haklı ve Haksızı ayırt edebilmek için basit ama gözden kaçan ölçüler de var. Mesela menfaat ve sermaye çevreleri kimin etrafında toplanıyor, çörekleniyor, ağzı sulanarak destekliyor, kime toptan tavır alıyorsa, aslında onlar size esas haklı- haksızı göstermeye çalışıyorlardır…

Haklıyı Haksızı nasıl ayırırsın dediler Meczuba. Şöyle dedi: “Halkın topluca övdüğü haksızdır; halkın topluca sövdüğü haklıdır.” Allah’ın meczubu n’olacak! Ölçüye bak!

Haklı olanın en bariz özelliklerinden biri Sahiciliğidir. Sevgisi sahici, nefreti sahici, duruşu sahici, sözleri sahici, tepkisi sahici. Haklı olan sadece kendisi gibidir. İyi olmaya, güzel görünmeye çabalamak yoktur kitabında. Maskesiz, sadece kendisi gibi.

Yüze zoraki oturtulmuş yumuşaklığı mı tercih edersiniz, yüzü içtenlikle saran sertliği mi? Enerjisi zayıf sevgi sözleri okşar mi sizi, enerjisi güçlü meydan okumalar ve acı gerçekler mi? Bu farkları ayırt edebiliyorsanız Haklıyı Haksızdan ayırt edebilirsiniz elbet.

Haklı ve Haksızı ayırmada bir başka basit ve açık ölçü: Haklı, Hakkını savunurken çirkefleşmez. Kendisine yönelen itham ne olursa olsun seviyesini düşürmez. Haksız olanınsa haklı olduğunu düşündüğü konuda inmeyeceği seviye, söylemeyeceği itham, atamayacağı iftira ve yapmayacağı çirkeflik yoktur.

Gerçek manada Hakkı bilenler kendi adlarına Haklılık iddiasında başkaları adına Haksızlık ithamında bulunmayacak kadar hakkı özümsemişlerdir. Ortalığın karma karışık ve toz duman olduğu süreçlerde Allah hepimize Haklıyı Haksızdan ayıracak basiret ve firaset ihsan eylesin (Amin)

BÜYÜK FOTOĞRAFA BAKABİLMEK

Geri Çekilerek ve Büyük Fotoğrafa bakarak oluşumu seyredenin gördükleri ile içinde kalarak ve ayrıntılar üzerinden değerlendirenin gördükleri hiç bir zaman aynı olmayacaktır. Ve her insan, baktığı yerden, gördüklerine göre değerlendirir ve yorumlar oluşumu.

Halk kitlelerinin büyük çoğunluğu daima olay ve oluşları içinde kalarak ve detaylara yoğunlaşarak değerlendirir. Bu yüzden ilmi ve felsefi çevrelerde, aydın gönüllerde, çoğunluğun görüşüdür diyerek öne sürülen hiçbir görüş benimsenmemiştir.

“Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü iki önemli hakikati tek cümlede vurgular: 1- Her konuda ayrıntı önemlidir. Ayrıntılar incelenmedikçe şeytani (saptırıcı) olan bulunamaz, gerçek ortaya çıkmaz. 2- Her konuda ayrıntıcılık saptırıcıdır. Ayrıntıda boğulan, esas gerçeği göremez.

Birbirine taban tabana zıt iki gerçek tek sözde birleşmiş? Dikkatli okunursa aslında zıt da değiller. Karmaşık ortamda gerçeği bulmak için ayrıntılara inmek zorunludur. Ancaaaak aynı zamanda ayrıntılara çok takılmak büyük fotoğrafı görmekten ve esas hakikatten perdelenmektir.

“Herkes olayı görüyor, her şey ortada, sen ise hala farklı şeyler yazma derdindesin.” diyen dostlarım da oldu “İlk gençliğinden kalma siyaset fanatizmini üstünden atamamışsın” diyen de. Onlara kısa, öz cevabım; Herkesin ne üzerinde birleştiği beni hiç ilgilendirmiyor! Neden mi?!

Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyar onlar ve sadece saçmalarlar.” (En’am- 116) Hakikatin tespitinde çoğunluk ve herkes değil basiretli bakış esastır. Senin kendi salim aklın esastır. Ben demiyorum Kur’an söylüyor bunu.

Kitleler çok çabuk maniple edilebilirler. Kitle psikolojisi gereğince, bazı hassasiyetlere atış yapıldığında toplum topluca bazı yönlere kanalize olabilir. Senin hakikati görmede ölçün, çoğunluğun söylemi ise işte bu yanıltıcıdır kardeşim. Söylemeye çalıştığımız budur.

Halk kitlelerini maniple etmede ahlak, din, ekonomi, tehlike argümanlarının kullanılışı yeni değildir. İnsanları istenen yöne sürmede Korku da Mide de etkindir. Basiretli İnsan; Korkutmalara da Mideye dönük empozelere de prim vermeksizin olayı okuyan insandır.

Bütün deliller, veriler, bütün görüşler gerçek budur diye tek bir doğruda birleşse bile sen kendi selametin için yine de acaba demeyi bırakma! Acaba, farklı olabilir mi, çoğunluğun göremediği, büyülendiği noktalar da olabilir mi sorularını soymaya devam et. Kendi selametin için.

- Şeytan ayrıntıda gizli!
- İnsanların çoğunluğuna uyarsan saptırırlar!
Karar alırken bu iki düsturu hatırla. Bir de şunu hatırla, çoğunluk yanlışta birleşmeseydi Mekkeliler şirkte birleşmezdi. Çoğunluk doğru olsaydı Hz. Muhammed (sav) Hira’ya çıkmazdı.

BİR ARINMA ÖLÇÜSÜ

Benlikten arınma işaretlerinden biri de İntikam Duygusundan arınmaktır. Size, sevdiklerinize, dostlarınıza yapılan yanlışlar karşısında intikam hisleri besliyorsanız; benliğiniz, hayvaniyetiniz dimdik ayakta demektir. Hayvaniyetiniz diz çökmedikçe İnsaniyetiniz ayağa kalkamaz!

“Kin beslemiyorum canım. Ama biliyorum ki Allah onun cezasını verecek.” Bu sözler buram buram intikam kokuyor! Kin beslemiyormuş! Madem kin tutmuyorsun, onu Allah’ın cezalandırmasından sana ne?!.. Allah cezasını verecek derken sözündeki negatif enerjiyi bi görebilsen!

- Benim bir şey yapmama gerek yok. Kâdir Mevlam bilir işini. Bana çektirdikleri hususunda onu Allah’a havale ettim.
- PTT veya Bankada mı çalışıyorsun?
- Yooo. Ne alaka?
- Havale ediyorsun! Hem de Allah’a
- Evet havale ettim
- Hırsın yok, öfken yok, sadece havale var?
- ..!?..

Filozoflardan birinin insanlardaki Adalet isteğine getirdiği yorum şöyleydi: “İnsanların adalet isteklerinin altında öfke, hınç ve intikam duyguları vardır. Toplumların bu duygularını tatmin etmek üzere adalet müesseseleri oluşmuştur.” Düşündürücü değil mi? Haksız mı?

Anadolu’da öyle köyler, kasabalar ve etnik unsurlar vardır ki hala konuları mahkemeye taşımak ayıp sayılır biliyor musunuz? İhtiyarlar, büyükler, hürmet edilenler toplanır; görüşür ve karar verirler. Mahkeme nedir bilmez o topluluklar. Güzelce de geçinir, giderler. Nasıl oluyor?!

O kadar acı çekmiş o kadar beklenmedik hamlelerle yıpratılmıştı ki imanı olmasa intiharı bile seçebilirdi. Perişan edici bi yıkımdı yaşadığı. Sürecin yakıcı etkisi geçince sordular “Aynısını o yaşasın ister misin?” “Hayır, tırnağına zarar gelsin istemem.” dedi. Nasıl oluyor?!?..

Neden ama, sana çok çektirdi dediler. “Benim imanım ve insan sevgim onun bana yaptıklarının ona yapılmasına izin vermiyor” dedi. “Hem günün birinde o acı çekse benim elime ne geçecek ki?” diye de ekledi. O, Hayvaniyetine diz çöktürmüş, bilinç tahtına İnsaniyeti oturtmuştu…

“Seni, Allah’a havale edecek kadar Allah’a yabancı değilim. Senin acı çekmeni, bedel ödemeni isteyecek kadar Allah Sisteminden habersiz değilim. Allah’ın Sistemi bir kan davası mı ki acının, bedelin devamına dua edip nesillere aktarılmasını isteyeyim?” dedi işin ruhunu bilen…

Adalet; toplumsal hayatın devamı ve huzuru için olmazsa olmaz kurumdur. Düzgün işlemelidir. Bunda hem fikiriz. Benim toplumsal olana dönük değil, senin bilincine dönük, bilinçaltını gösterici bi şeyler söylediğimi umarım fark ettin. Konu toplum değil biziz ve bizim iç alemimiz…

Yıllar sonra gelip “Affet sana az çektirmedim” dedi. Gülümsedi mağduriyet yaşayan. “Bana Şirk teklif ediyorsun. Allah affeder. Allah’lığa soyunamam” dedi. Yani hala kırıksın öyle mi, deyince “Hayır. O sayfa kapandı. İbretimizi aldık, yürüyoruz, geçti” dedi. İdrake bakar mısın?!..

“Hırs sahibi; Mahrumdur” buyurdu İnsanlığın Kalbi (sav). Nelerden ve nasıl mahrumdur orasını sen düşün. İntikam hissini yenemeyenlerin huzurdan mahrum kaldığında bizzat şahidim. İntikam arzusuna adalet, kısas anlamı yükleyerek kendini kandırma olur mu? Huzur ve Barış niyazımla…

KASABALAR KASAPTIR

Tarih boyunca büyük beyinler metropollerden yetişmiştir. Peygamberler de Filozoflar da büyük keşif ve buluşlara imza atanlar da… Köy ve kasaba yaşamı bir yönüyle insanı kendine çekse de yükseltmemiştir. Çeker ve bırakmaz bir daha…

Ülkemizin yetiştirdiği büyük mütefekkir ve aksiyon adamı Nurettin Topçu üniversite öğrencilerinden biri ile yıllar sonra karşılaşınca nerede ne iş yaptığını sorar. Genç hararetle “Bir Anadolu Kasabasında Öğretmenim hocam” der. Hoca yüzünü buruşturarak şunları söyler; “Kasabalar Kasaptır. Aydın insanı yer bitirir. Bir an evvel kendini büyük şehre atmaya bak!” Hocanın değerler eğitimiyle yetişen Anadolu aşığı genç şaşırsa da zamanla sözün anlamını yaşayarak kavrar. Anadolu’nun tozlu yollarında kaybolur ilim, fikir, aksiyon adına nesi varsa…

Neden üst fikirler, üstün sanat eserleri, üst idrakler, üst bilim anlayışları büyük şehirlerde gelişiyor? Hadi eskiden öyle olabilir de günümüz iletişim çağı, internet var, bilgiye köylüsü şehirlisi ulaşabilirken hala mı bunda ısrarlısın? Evet ısrarlıyım. Hayat; metropoldedir…

Mesele bilgiye ulaşmak değildir. Mesele hangi tür ve seviyedeki beyinlerin oluşturduğu ortam ve atmosferde yaşadığın ve hangi kalitede bir havayı soluduğunla alakalıdır. Hava deyince umarım aklım meteorolojiye gitmez de metropol havası pis köy temiz diye direnmezsin…

Her yerleşim yeri; oradakilerin beyin seviyesince atmosfer oluşturur onlara. Onlar o atmosferin ilmini, idrakini, fikrini, bilgisini solurlar her an. Sanat, Edebiyat, Bilim, Siyaset ve İrfanın üst beyinleri büyük şehirlerdedir. Metropolde yaşayan onların atmosferini solur her an.

Metropolde yaşamak; üst beyinlerin yayın ağı altında yaşamak olduğundan, fark eden için dünyanın en büyük nimetidir. Sen İstanbul’un gürültüsü, trafiği, keşmekeşi, yoğunluğu mu dedin? İnan benim onlarla hiç işim olmadı. Ben bu şehrin ilmî ve fikrî havasının şükrüne güç yetiremem!

Metropolden köye kaçışlar artmış. Yeşille, maviyle içiçe tavukları, kuzuları, civcivleri varmış. Herkese tavsiye ederlermiş. Toprak gibisi var mıymış hem? Toprak? Yer! Yer nasıl da çeker insanı! İsa, yerin dibindeki babamız mı diyordu? Karar, göklerden mi geliyordu yerden mi?

Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa, günün birinde ufku denize açık bir metropolde yaşamak duan olsun. İstanbul’da yaşıyorum. Bilirsen, hiç bir şey okumasan da hiçbir şey araştırmasan da bu şehir doğal bir hayat, medeniyet, insan üniversitesidir. Bilirsen, trafik diye saçmalamazsan!

Filozoflar Efes, Milet ve Atina’dan; Peygamberler Ninova, Kudüs, Antakya, Nil Deltası ve nihayet Mekke’den çıktılar. Tesadüf değildir. Sandığın gibi seçim de değildir. Üst beyinlerin üst yayın atmosferi kendi çiçeğini yetiştirir, kendi meyvesini verir. Umarım anlatabildim.

BİR ŞEY OLMAK YA DA OLMAMAK; İŞTE BİZİM AZABIMIZ

Yemek yer, hazmı için bir şey yapmalı diye düşünmez. Çünkü hazım otomatik gelişir. Su içer, emilimi için bir şey yapmalı diye de düşünmez. Çünkü o da doğal gelişir. İlim alır, kitap okur; durmadan sorar:
- Nasıl yaşama geçirmeli?
- Neden yaşayamıyorum?
Gafil mi?
Aptal mı?
Kör mü?!

Beden nasıl girdi olarak aldığı her gıdayı, suyu kendi içinde işler; vitamin, enerji, dinçlik olarak dönüştürür; bize yararlı hale getirirse, bilinç de aynı şekilde aldığı her bilgiyi, her düşünceyi kendi içinde işler, bize bakış açısı ve yaşam haline getirir. O halde telaşın ne?

- Kitap okuyorum ama bitince ne okuduğum pek aklımda kalmıyor. Sanki okuduklarım boşa gidiyor.
- Yarı uykuluyum, sahura kaldırdılar. Bir şeyler yedim işte uyku mahmurluğu içinde. Doyduğum an vurup kafayı yattım. Yediklerim boşa mı gitti?
- Boşa gitmez, doydun
- Boşa gitmez, okudun!

“İlmi yaşamalı”, “Dini yaşamalı” türünden bilince tetikleme amaçlı sözler duyunca beni bi gülmek alır… Şu an ne yapıyoruz sahi? İlmi yaşamak veya Dini yaşamak dediğin şey şu an yaşadığından apayrı bir şey mi? Perde açılıp ayrı alemler mi görünecek? Gaza gelme! Zaten yaşıyorsun!

Az önce bazı filozofların insan tanımlarını okudum. Neler dememişler neler. Şimdi bu konuyu işlerken aklıma gelen insan tanımını yazayım mı sana? “İnsan; durduk yere kendi başına problem ve sorun çıkarmada, olan moralini kendi kendine üzüntüye çevirmede üstüne olmayan”

- Hocam ilmi yaşamak için ne yapmalıyım?
- Gez dolaş, hava al. Seyahat et. Denizi, kırları seyret
- Şeyy nafileler, zikirler, tesbihler…
- Boş vaktinde vur kafayı yat. Film izle veya
- Ne diyorsunuz? Şaşırıyorum!
- Seni o kahrolası zihninden gerçek sene iade etmeye çalışıyorum!

Bir şey olmaya çalıştığın sürece kendin olamayacaksın. Bir şey olmamaya çalıştığın sürece de kendin olamayacaksın. Rabbini tanımak kendini tanımaktan mı geçiyordu? Kendin olmak sırf huzurun ve saf samimiyetin yaşanması demek değil miydi? Sen napıyorsun dostum? Silkelen biraz!

İçinden geldiği gibi düşün, içinden geldiği gibi davran desem hayıflanırsın di mi? Bunu niyete almak bile ürkütür seni. Haksız değilsin. Bu ülkede olduğu gibi olana saf, mecnun, deli, sıyırmış, sevdalı vb neler denmedi ki? Hem belki günaha düşersin! Aman sakın, kendin olma sen!

Bir şey olmak veya olmamak üzere kurulu bilişsel empozelere maruz kaldığım süreçte İlmi Yaşamak, Dini Yaşamak benim de esas derdimdi. Şimdi mi? Sadece Hayatı Yaşamak tadına varmaktan başka derdim yok. Bilirsen; dini yaşamak, ilmi yaşamak dediğin hayatı yaşamaktan başkası değildir!

Hz. Muhammed (sav) Dini Yaşamadı; Hayatı Yaşadı! Yaşadığı hayat zaten Dindi! Dini Yaşamak- İlmi Yaşamak diye apayrı şeyleri sonradan uydurdu birileri. O şöyle buyurdu: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin” Bu Ramazan Hayatımızı Yaşama miladı olsun…

HAYATIN MATEMATİĞİ

Onun Sistemini okuyamayanlar için Hayat; kaçtığı kadar kovalanmak, yüzleşmek istemediği kadar yüzüne vurulmak, görmek istemediği kadar gözüne sokulmak, sormak istemediği kadar sorguya çekilmek, vermek istemediği kadar elinden alınmak, çabaladığı kadar zorlanmaktan ibarettir.

- Hayatın matematiği, formülü var mıdır? Hayatımızda olanlar 2X2=4 gibi kesinlikler içerir mi?
- Şüphen olmasın!
- Niye bunu sindiremiyorum?
- Nasip, talih, lütuf, kaza, tesadüf, mucize, keramet, olağanüstü, sıra dışı kavramlarını sözlüğünden çıkaramayanlar bunu sindiremezler!..

Yemek leziz değilse ahçı mutlaka karışımda bi şeyi eksik bırakmıştır. Sipariş edilen ürün bozuksa mutlaka bi fabrikasyon hatası vardır. Üşümüşsen havaya göre giyinmemişsindir. Boğulur gibi oluyorsan oda havasızdır. Hayatında lezzet yok. Terslik çok. Bunalım o biçim. Niye ki?!

Borsada onca insan iflas ederken o hiç yıkım yaşamamış. Neden dedim. “Trendleri izledim aylarca, neye ne tepki verir, gözledim. Ve olayın öncesinde ne olacağını okur hale geldim. Neden zarar edeyim?” dedi. Borsa çokları için hala belirsizlikler, krizler yumağı. Onun için değil.

Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir. {Atasözü} Dinsiz mi bu atalar? Perşembe olacakları Allah bilir dememişler! Perşembe Çarşambadan bağımsızdır da dememişler! Kaderdir, biz bilemeyiz de dememişler! Din, iman, teslimiyet hiç yok bu atalarda!.. Gâvur kafası sanki kafaları????????

- Kabul ediyorum; Hayatın bir matematiği var. Peki kazalar, iflaslar, krizler, travmalar, hastalıklar, kayıpların bu formülasyonda yeri ne? Bize mesajı ne?
- Çok basit! “Yavaşla kulum!” “Dur kulum!” “Yolun yol değil, köprüden önce son çkışı kaçırma kulum” mesajı Rabbinin!..

- Tamam, acı dediklerimin Rabbimin bana uyarı mesajı olduğunu da kabul ettim. Ama niye bu kadar acımasız bu uyarı?
- İnsanları nush ile etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!
- O ne demek?
- İnsanı nasihatla uyarmalı. Nasihatla uyanmayanın hakkı sopadır!
- .?!.

- Rabbim beni yumuşakça uyarmıyor hep bela ile dövüyor!
- Rabbin seni her an en merhametlisinden uyarır. Her an doğruyu haykırır içinden. Her an güzeli gösterir. İnatla Duymak, Görmek istemezsen sopa iner!
- Nasıl bu kadar sağır, kör olabiliyorum ben?
- Bu sorunun peşini bırakma!

İnsanlardan şikâyet eden Kendini; Hayattan şikâyet eden Sistemi okuyamaz!
Şikâyet; kendine gelmek istemeyenin bahanesi, görmek ve duymak istemeyenin mazeretidir.
Şikâyet, Bahane, Mazeret üretene Basiret ve Firaset açılmaz!
Bunlar açılmayan; hayat karşısında Dirayetli duramaz!

Şimdiye dek nelerde aşırı gittim? Neleri ihmal ettim? Neler işime gelmedi de görmezden, duymazdan geldim? Umursadıklarım gerçekten değerli, kâle almadıklarım gerçekten değersiz miydi? Bilirsen bu sorular Hayatın Matematiğini okumaya giriştir. Okuma azmindekilere Selam olsun…