Değiniler- 161

Değiniler- 161

AZICIK İNSAF, BİRAZ DA EDEP LÜTFEN

Konu siyaset olunca aklın tutulduğunu bildiğimden ikazımı kısa ve herkese dönük yapacağım: 23 Haziran sebebiyle iki kesimde de insani ölçüleri çiğneyecek biçimde karşılıklı yalan, iftira, algı operasyonları gırla gidiyor. İnsanlığımızı hatırlamak için illa doğal afet mi lazım?!

Haklarında konuşulan insanların aileleri vardır. Anne veya Babadırlar. Evlat, ağabey veya abladırlar birileri için. Siyasi temelli eleştiri yaparken her şey bir yana hiç olmazsa bu nazardan biraz bakalım. Babamız, annemiz, abimiz, ablamız bu kadar aşağılansa iyi hisseder miydik?

Şu günlerde siyasi arenada seyrettiklerimiz “Bel altına vurma” lafının da ilerisine geçmiş neredeyse bütün insani, ahlaki, vicdani, evrensel ölçüler aşılmıştır. Bu gidişat iyi değildir. İyi olmadığı herkesin malumudur. Dur demek lazımdır kendimize…

Bir gazeteci, sırf ekmeği uğrunda koşarken uçurumdan düşüp ölüyor. Haberin altına “Seçim gecesi onun ajansı çamura yattıydı. Ohhh olmuş” yazan onlarca insan nasıl bi vicdan taşıyor?! Gazetecimizi arayan 2 askerimiz de şehit! Onlara ne yazacaklar?! Bu gidişat iyi değil dostlar!

Bir gazeteci uçurumdan düşünce “Ohh olmuş onun ajansı seçim hilesine alet olmuştu” demek ne kadar iğrenç ve insanlık dışı ise bir taziyede bir liderin yumruklanmasını sevinçle karşılamak da en az o kadar insanlık dışı ve utanılasıdır.

Ramazanda bir milli bayram yaşadık, milletçe gururlandık. Ramazan sonunda dini bayramımızı gurbetten sılaya koşarak yaşayacağız. Her şeyin üstünde olan insanlığımızı hatırlamakta lütfen geç kalmayalım.

İÇERİDEN SESLENİR, DIŞARIDA GÖSTERİR RABBİMİZ

Niyetlendiğin, olması için can attığın bir konuda aksilikler peş peşe geliyor ve tüm çabalarına rağmen akış kolaylaşmıyorsa Rabbin sana bir şey işittirmek, göstermek istiyordur. Öylesi anlarda biraz bekle ki içinden gelen sesi, dışında gösterilen resmi düzgün okuyabilesin!

“İnsan başıboş bırakılmamıştır” ayetini hiçbir işimizde benliğimize terk edilmiş değiliz. Her fırsatta Rabbimiz sesleniyor, gösteriyor; bizi doğruya, iyiye, güzele yönlendirmek istiyor diye anlamak mümkün. Biraz kulak, biraz göz kesilirsen anlarsın ki o iç ses sürekli konuşuyor.

- Kafam karışık. Bir türlü karar veremiyorum. O iç ses veya dış görüntü dediğin işaretler bende hiç yok. Seslenmiyor bana Rabbim
- Sağır, işitemiyorum dese Kör, göremiyorum dese şaşardım zaten. Ego, mantık ve çevre sesler korosu iç sesi bastırıyor demiyor da ses yok diyor gafil.

Navigasyondan alternatif güzergahları inceledi. Yoğunluğu en az olanı seçti dolambaç gibi görünse de. Davet vaktinden önce salondaydı. Gecikenler? “Ah be dostum, malum trafik”, “Nasip be, geciktik ama yolda muhabbet iyiydi”, “Nihayetinde bu da Onun takdiri” diye lakırdadılar…

Gelin alacak anne babalar eskiden ön görüşmelere tecrübeli teyze ve amcalarla giderlerdi. Teyzeler bi fırsatını bulup çaktırmadan mutfağı gözden geçirir; amcalar illa ki tuvalete çıkarlardı. Kız evinin mutfak-tuvaleti; aileye hakim kültürün aynasıydı çünkü. Çözmüşler mi sistemi?

Evlilik öncesi tanıma ziyaretlerinde damat adayının üstüne ustalıkla çay veya kahve dökülürdü. Maksat ne kadar asabi, ne kadar reflekslerine hakim, ne kadar hoşgörü sahibi anlamaktı. Ve insan ani olaylarda kendini hiç maskeleyemezdi. Nasip demezler, işaretleri okurdu büyükler.

Hayati karar arifesindeki dostum aradı. Görüştük. “Nasıl bir nafile kılsam, ne zikir çeksem de göremediklerimi görsem” dedi. Gidişatı okuma önerisi getirdim. Anlattıklarında, göremediklerini gösterdim. Kapatırken ne zikir dedi ne nafile. Görülecek sır değildi, ortadaydı çünkü…

Dostum diyor ki, bahsettiğin o harika iç sesi, her şeye ışık olan işaretleri okumam için ne yapmam lazım? Neleri baskılasam, nelere yoğunlaşsam? Baskılama? Yoğunlaşma? Sen buraya kadar yazdıklarımı hiç mi okumadın dostum? Yapacağın sadece biraz dinginleşerek beklemek, hepsi bu.

Daha fazla yazmayayım artık. Biliyorum az sonra tasavvuf ve din tarafından şartlandırılmış kafalar; “İç Sesi duymak için ne gibi çalışmalar yapmalı?” “İşaretleri görmek için nasıl bakmalı, tavsiyen ne?” sorularını sıralayacaklar. Ben de sahur sahur deliricem. İyisi burda kesmek..

Bak nehir ne kadar da coşkun akıyor desem nehrin kıyısında, coşkunluğu seyretme metotları neler der misin? Yoksa kafanı çevirip nehri mi seyredersin? Bak iyi dinle, yan komşudan ne hoş nâmeler taşıyor desem, dinleme usulü sorar mısın? Yoksa kulak mı kesilirsin? İç ses, dış işaret dedim.

Yola çıkacaktık. Namazını bitiren ninem “Evladım aha şuramda bi sıkıntı var” dedi bağrını göstererek ve ekledi “Yarın mı gitseniz?” İçimizden kızsak da boyun eğdik vazgeçtik. Gideceğimiz yerde bombalar patlamış o gün. Ninem tasavvuf usulü de bilmezdi kişisel gelişim tekniği de.

Akılcı olacağız, Bilimsel metotla akışı okuyacağız, Zihinsel olumlamalarla kendimizi tanıyacağız derken kaybettik hazineyi. Kolay olanı zorluyoruz şimdi. Hiç kesilmeyen iç ses ve hiç durmayan dış işaretler anlatmaya çalıştım sana. Umarım değerlendirirsin. Selam ve Dualarımla.

DİNİ YAŞAMAK, İLMİ YAŞAMAK DERKEN ISKALADIK HAYATI YAŞAMAYI

“Dini Yaşamak”, “İlmi Yaşamak” şeklinde idealize edilmiş anlayış formları ürettik. Bunların gerçek hayatta karşılığı olabilir mi, hakikaten yaşanabilirler mi, hiç sorgulamadık. Ve biz Dini Yaşamak, İlmi Yaşamak idealleri uğruna “Kendini Yaşama”yı ıskalayan insanlar haline geldik.

“Dini Yaşamak” diye, günlük hayatın yoğunluğundan bağımsız, özel zaman diliminde, özel uygulamalarla yaşanacak bir şeyler var mıdır? Yoksa Dini Yaşamak denilen; günlük hayatta zaten otomasyon halinde hepimizin yaşadıklarımızı daha farkındalıklı ve değerlere dayalı yaşamak mıdır?!

“İlmi Yaşamak” diye özel çalışmalar, özel uygulamalar, nafileler veya zikirlerle yaşanası bir olgu var mıdır? Yoksa İlmi Yaşamak denilen; günlük hayatı aklını, bilgisini, mantığını ve de evrensel değer ölçülerini kullanarak rutin süreçleri uyanık ve basiretli geçirmek midir?!

Kamyon arkalarına, otomobil camlarına yazılan bir yazı vardı: “Bugün Allah için ne yaptın?” Bugün Allah için günümü gün ettim, Bugün Allah için yan gelip yattım, Bugün Allah için marketten eve bişiyler aldım desem? Okurken bile içine sinmiyor bunlar, farkındasın değil mi?!

Dini Yaşamak, İlmi Yaşamak diye özel formlar icat edildi. Ve biz bu zokayı yuttuk biliyor musun? Zihnimiz şöyle çalıştı, günlük hayatın sıradanlığından hariç Allah için bi şeyler yapmalı, özel vakitlerde özel uygulamalarla dini yaşamalıyız! Geçmiş olsun. İşte biz o gün kaybolduk.

Kaldırabilir misin, aşırı mı bulursun bilmem ama ben en sonkini en peşin söyleyeceğim: Dini Yaşamak, İlmi Yaşamak adına biz hem kendi fıtratımıza hem yaşanması gereken doğal hayata Şirk koştuk! Evet evet, dini yaşama adına din ile Allah’a Şirk koştuk biz! Az düşün bunu…

İnsanlığın Kalbi (sav) “Çocuklarına, ailene alış veriş edip rızık getirmen de Sadakadır” buyururken neyi uyandırmak istiyordu farkında mısın? Sadaka dedim. İlk aklına gelen ne? Birine, ötekine, hariçtekine yardım? Kafaya bak! Bu senin kafa Resulullah (sav) kafasına uyuyor mu yani?

Din ayrı ve yüce bir mevkide, adına İlim dediğin; dinin özü diye cilaladığın Tasavvufi İlim daha özel bir yerde ve sen günlük hayatın dışında özel zamanlar ve fırsatlar bularak bunları yaşamaya çalışıyorsun öyle mi? Hiç kimse senin kadar Kendine ve Hakikate Zulmetmemiştir!

Din tebliğ eden Peygamberlerin, Felsefi açılım geliştiren Filozofların biricik gayesi; zaten çileli olan şu kısacık hayatı insanlara kolaylaştırmaktı. Dindarlar, dini yaşama kisvesiyle hayatı, din adına zorlaştırdılar. Felsefeciler, felsefe yapma kibriyle bilgiyi, kavramlarla boğdular.

Yazmaya başladığım ilk anlardan bugüne şiârım; Hayatın içinde kalarak, çözüm odaklı, yaşanabilir konular anlatmak ve açıklamaktır. Dindarın şablon zihni, Felsefecinin kavram tribi, Tasavvufçunun elitist kibri onların olsun! Benim derdim sadece hayat ve onu güzel kılmak!..

Ve yineliyorum; Dini Yaşamak da İlmi Yaşamak da balondur! Esas olan senin Kendini, Fıtratını yaşamandır. Bunu ister ilahi kurallarla, ister evrensel değerlerle yaşa! Hayat zaten geçiyor. Hayatı da Kendini de ıskalama nolur! Bilirsen esas Kulluk budur.

“RAHİM OTEL”DEN BESLENEN “ANNELİK ŞEYTANI”

Mükemmeli istemek ile Hakkını vermek arasındaki fark Şeytan, Rahman farkıdır.

- Çocuklarımın iyiliği için çırpınıyorum. Ne lazımsa en iyisini yapma çabasındayım. Gel gör ki inadına tersine gidiyor her şey. Ne desem direniyorlar.
- Şeytanın işi ele aldığı her ortamda acı, stres, direnç ve isyan kendiliğinden gelişir.
- Ne şeytanı? Anneyim, çocuk diyorum!

- Anneymiş! Kör de değiliz sağır da. Bütün sıkıntı kendini anne kabulünle başladı zaten.
- İnkar mı edeyim, anneyim ben
- Sen sadece Allah Kulusun. Annelik; dünyevi bi işlev sadece
- Sen baba değil misin?
- Hayır. Evde 3 Allah Kulu var. Geçici olarak hizmetkarıyım onların.
- ..!?..

Şeytan Mükemmeliyetçidir.
Her şeyin en iyisini ister.
Çocuğum en iyi eğitimi alsın,
en iyi ahlakla yetişsin,
en iyi vatandaş o olsun,
en iyi mesleği yapsın,
en iyi eşi seçsin diyen
anne- babalar değil;
hakikatte onlar adı altında
Şeytanın ta kendisidir!
Hazmedebilecek misin?!

- Her insan özünde Halife doğar. Halife bilinç, Kölelik kabul etmez. Emir komuta da kabul etmez. Sen ne yapıyorsun? Annelik babalık adı altında evi askeriyeye çevirdin yaaa!… Çocuğun emir erin mi senin?
- Ne diyorsun anlamıyorum
- Çocuk üzerinden belanı bulunca mı anlayacaksın?

- Annelik kavramını Kulluk kavramının önüne geçirince içine Şeytan kaçtı senin! O gün bugün ne sende, ne çocuğunda, ne eşinde, ne evde huzur bırakmadın sen!
- Suçlu ben oluyorum öyle mi? Annelik yap bir de suçlu ol?
- Kes sesini de düşün. Kulluğu, Anneliğe boğdurdun sen!

- Tamam da niye çocukların hepsi bana isyanlarda?
- Annelik üniformasıyla başlarına diktatör kesildiğin için
- Onların iyiliğini istiyorum…
- Şeytanın en süslü ve en samimi görüntülü maskesidir bu. Çocukların başına Tanrı kesilmek, sonra da iyiliğini istiyorum demek.
- Tanrı?
- Evet sen! Aynaya bak!

- Ne çocuklar var, annelerinin bir dediğini iki etmiyorlar.
- Evet çok var. Bugünün köle beyinlerini de tıpkı senin gibi dünün anneleri yetiştirdi. Milyonlarca koyun ve sürü haline gelmiş insan; annelerin topluma armağanı.
- Bari dövseydin!
- Yooo o kolay yol. Ben sözlerimle okşarım.

- Sen mükemmel misin?
- Haşa
- Her şeyin en iyi örneği sen misin?
- Tabii ki hayır
- Çocuğun niye mükemmel ve en iyi olmalı?
- Onun iyiliği için
- Alakası yok. Yapamadıklarını, başaramadıklarını, olamadıklarını çocukta görme hırsı seninki! Anne olman, bu hakkı verir mi sana?
- ..!?..

Üç oğlum yakın aralıklarla doğdu. Memur kafası rızık endişesine düşürdü beni. Eşim dedi ki “Hayrola, ne düşünüyorsun?” “Bunlara nasıl istikbal veririz, hayat zor” dedim. “İstikbali, Yaratan verir kuluna. Biz sadece görevimizi yapacağız” dedi. Bu teslimiyet o gün bugün kulağıma küpedir.

- Sormadın, Mükemmeliyetçilik Şeytanî, Hakkını Vermek Rahmanî, ne demedin?
- Soracak hal mi bıraktın? Alt üst ettin
- Bulanmayınca durulmaz. Alt üst olduysan mesajım ulaşmış sana
- Çocukların iyiliğini istedikçe ben Şeytanın oyununa geliyorum?
- Aynen öyle?
- Çözüm?
- Fark etmek!

- Tamam fark ettim de bu şeytandan nasıl kurtulucam?
- Son günlerde ısrarla yazdım ama anlayan çok az. Fark ettim, nasıl kurutulucam yol göster lafları. Ya Hu, fark etmen zaten doğal dönüşümün demek, ne çalışması? Fark ettin, şükret, kal orda. Farkındalığın dönüştürecek seni
- ..!?..

- Yani etkisiz eleman gibi hiçbir şeye ses etmeden, karışmadan çocuğu izleyeyim mi?
- Laflara bak? Etkisiz elaman! Tanrılığı bırakmak zor geliyor değil mi?
- Yok anlamaya çalışıyorum.
- Sadece anneliğin hakkını verecek, çocuğuna hizmet edeceksin. Mükemmel bir şeytan kesilmeden!

- Mükemmeliyetçilik neden Şeytanî?
- Varlıkta mükemmel olmayan tek mahluk, tek olay, tek oluş yoktur. Varlıktaki mükemmeliyeti göremeyenler; mükemmeli ararlar.
- Şeytanın Ademdeki mükemmeliyeti göremeyip kibri gibi.
- İşine gelince nasıl anlıyorsun! Bilirsin de işine gelmez
- …

- Rahmanî olan Hakkını verme ne peki? Ölçüyü nasıl tutturucam?
- Hakkını Vermek; kime ne yaparsan yap Kendi Kulluğunu ve Muhatabının da Kul olduğunu unutmadan sadece gerekeni yapmaktır.
- Kulluğumu unuttum mu ben?
- Anneyim demedin mi? Unutmasan önce kulum, sonra anne derdin…

- Söz konusu çocuk olunca ölçü tutturamıyorum ben. Aman bişey olmasın, derdi kasıyor beni.
- Çocuğuna sadece aracısın. “Rahim otelde” konakladı bir süre ve eve çıktı. Evden de yola devam edecek. Nefesi sen vermiyorsun, kalbini sen attırmıyorsun onun!
- Haşa!
- Haşada kal öyleyse!

- Son bi soru; çocuğumla ilişkide aşırıya kaçtığımı erken sezebilir miyim?
- Elbette
- Nasıl?
- Çocuk söyler bunu sana. Haliyle, diliyle söyler!
- Nasıl ama?
- Bak işte böyle. İzle! Ramazan günü yordun beni. İzle de az gülelim. Gülerken ibret alalım…
https://www.youtube.com/watch?v=DqbluAX8wgs

Allah’ım! Mükemmel yarattığın varlık alemine nankör kesilerek Kendimizce bir Mükemmeliyet arama gafletine düşmekten ve böylesi bir gafletle hem kendi hakikatimize hem de kullarına zulmetmekten sana sığınırız. Bize, her şeyin hakkını verme idraki ve bilinciyle yardım eyle! (Âmîn)

PAKET BİLGİDEN BİLGİ ÜRETİMİNE

Pahası ödenmemiş mal senin malın değildir. Bedelini ödemediğin bilgi de senin bilgin değildir. Bilgi; bedeli ödendiğinde Hakikat olur. Bilgi Sahibi; bilgisinin bedelini ödediğinde idrak ettiği ve yaşadığı ile Hakikatin Sahibi olur.

Fırından ekmek alıyorlar. Pide kuyrukları caddelere taşıyor. Bedel ödedik, sahibi olduk sanıyorlar. Hayır. Onlar, başkasının ürettiğini alarak sahip çıktılar. Gıdanın esas sahibi evinde veya fırınında kendi ekmeğini, kendi pidesini, kendi üretim formülü ile kendisi üretendi.

Fark ettiğiniz bazı sırlı okumaları açsanız, dedi. Hayır dedim. Benden alacağın; senin bilgin olmaz. Senin hakikatin hiç olmaz. Çünkü ben pahasını ödedim. Anlatacağım, sen de anladım zannıyla hakikat bana açıldı sanacaksın? Ne avunurum, ne avuturum. Borç ve lütufla hakikat olmaz!

Müslüman Doğu, ekmeği fırından alma kolaycılığına alıştı, geri kaldı. Nasılsa ekmeği yapan, para olmasa bile infak eden vardı. Hristiyan Batı, ne başkasının ekmeğini yedi ne de lütuf diye dağıtılana prim verdi. Kendi ekmeğini yedi ve ilerledi. Konu ekmek değil bilgi biliyorsun.

Anlat, öğreneyim. İşaret et, o tarafa gideyim diyenin okuma tembelliğinden beslenen sürüleşme eğilimi bitirdi bizi. “Ne o, ne bu, oturur bilgiyi kendim derler, kendim inceler, kendim çıkarım yaparım” demek mi? Onu da “Benlik Yapmak” ve “Büyüğe Edepsizlik” diye yedirdiler bize…

“İslam Dünyası, Rönesans- Reform yaşamadığı için bu durumda” diyerek tahlil yapıyordu. Dayanamayıp sordum “Sen kafanda rönesans- reform yapabildin mi?” Kem küm teklemeye başladı. Nasıl yapsın? 6 aydır hükümet- siyasetin dedikodu kazanında laf kaynatan, Hakkı bu sanan nasıl yapsın?

Memur arkadaş ekmek yapma makinesi pazarlıyor. Evde yapmak külfet gibi geliyordu. Ekmeğe ödediğimiz yıllık bedeli hesap olarak ortaya koyunca dona kaldık. Üstelik dedi, fırıncının formülüne mahkumsunuz. Bense ekmeğimi, her gün değişik katkılarla zenginleştiririm. Bilgi? Tefekkür?

Düşünce Özgürlüğü nedir desem eminim 10 kişiden 9′u “Meydanlarda fikrini söylemek” diyecek. Başkası odaklı düşünüyoruz ya düşünce özgürlüğünü de dışa doğru sanıyoruz. Aslında ne midir? Düşün! Kime göre düşünüyorsun? Ailen? Ülken? Grubun? Dinin? Kendine Göre ne zaman düşüneceksin?

Hayata bakışın birikmiş veritabanından besleniyor. Altında aile, okul, çevre, kültür, din, ahlak ve hakim zihniyet imzası var. Silebilir misin o imzayı? Size göre değil, kendime göre, okuduklarımdan çıkarımlarla düşünücem diyebilir misin? Meydanda özgürlük aramak? Gaflete bak!

Ekmek makinesi almadıkça fırıncıya mahkumsun. Fırın ekmeği güzel diyorsan sorun yok. Ben kendi üretimim olamayan ödünçlere güzel demiyorum. Çünkü mahkumiyet kokuyor. Özel kitaplığın, çizilmekten tarlaya dönmüş kitapların olmadıkça bilgi çobanlarının sürüsünde sıradan bi koyunsun!

“Size açılan sırları paylaşır mısınız?” türünden gizem aşermeleriyle gelme bana! “Kendimi nasıl çözümlerim, metodum ne olmalı?” diye sorarsan kapım açık. Pahasını ödeyeceğin bilgiye talip ol. Lütuf ve paket bilgiye değil. Ancak o zaman özgürleşirsin! Selam, Dua ve Sevgiyle.