Değiniler- 165

Değiniler- 165

MANEVİYAT ŞİRKİ

Maddiyata ve Dünyaya düşkünlük ne kadar Allah’ı tanımaya ve Sistemine uyumlanmaya perde çekiyor ise Maneviyata ve Ahirete düşkünlük de en az o kadar Allah’ı tanımaya ve Sistemine uyumlanmaya perde çeker.

İnsanı Beden ve Ruh, Hayatı Madde ve Mana diye ikiye ayırdığımız gün, kendi ayağımıza sıktık biz. Ve o gün bugün de iflah olmadık insanlık ailesi olarak. Ne diyor du Kur’an? “Onlar; Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar…”

Her insan, doğası gereği madde ve mana, beden ve ruh ikileminde bunlardan birine ağırlık vermeyi yaşam gayesi edinir. Kim, neyi yaşam gayesi haline getirmişse onu kutsallaştırması da doğaldır. Üst anlam yüklemedikçe tercihinin en iyi olduğuna kendini inandıramaz ki insan…

Madde Mana, Beden Ruh tercihinin normalliğine o kadar inanmış ve öylesine kanıksamışızdır ki bunları tercihsiz dengede tutanlar gözümüze anormal görünürler. Dingin birini umursamaz, boş vermiş veya bir şeylere kahrettiği için yaşamdan vazgeçmiş kişi olarak saymamız da bundandır…

Kişiliğin cinsiyete göre bölünmesi sizi rahatsız ediyor mu? Kadın- Erkek ayrışmasını hele bir düşünün. Tek bir organa göre insanın kendisini bir cins ve ayrı kişilik sayması? Garip di mi Hanımefendi? Siz ne buyurursunuz Beyefendi? Beyler ve Hanımlar arasında kaybettik İnsanı!..

Vahiyle seslendi Peygamberler; insanca yaşayalım diye. Akılla seslendi Filozoflar, insanca yaşayalım diye. İki kesim de kendisine açılanı saçtı uygun gönüllere. Tek Su, iki kanaldan aktı diye kimi Aklı, kimi Vahyi önceledi. Onu da böldük! Ve bitesi değil ayrıksı kavgalarımız.

Bizi bundan kim kurtarır sorusuyla çare arıyorsan hiç arama! Çünkü, kendi özgün ve özgür varlığını iplerini başkasına teslim etmektir bu. Topluca bi kurtuluş, bi aydınlanma bekliyorsan onu da bekleme, ümitlenme! Bireyden, bireyin dünyasından başlamayan her çözüm; ölü doğumdur.

Dışarıda ve Başkalarında aradığın her çare; zihinsel ve bireysel köleliğini beslemek üzere kendi bütünlüğünün parçalanmasına izin vermendir. Buna izin verdiğin sürece de kurtuluş ve hakiki aydınlanma mümkün değildir. Seni kurtaracak yol senden, seninle ve sana doğru başlamalıdır.

Çare basit. Genelin gündeminden hariç kendine özel bir gündemi canlı tutman ve sana özel meşguliyetleri hobiden öte sana özgü birer Salât haline getirmen! Gece (dinginlik vakti) sana özgü olarak Kur’an Oku ve Salât et mi diyordu Kur’an? Gece mi? Sana özel dingin olan vakitte mi?!

Bir işi salâta çevirmek; onu rutin akış mantığından çıkarıp sana özgü uğraşa çevirmektir. Çokları şehirden şehire düz yolla gider. Bense tarihi mekanlara, müzelere, ören yerlerine, su kenarlarına uğraya uğraya giderim. Yolculuğum Salâtım olur böylece. “Sana özel Salât”ı anladın?!

Gece Kur’an oku, diyor ayet? Gece nafile namaz” diyor? Yoksa “Dingin vaktin ne zamansa o an Kainata, İnsana, Hayata dair tefekkür, sorgulama yap” mı diyor? Geceleri ne namazlar kıldık ne okumalar yaptık! Gram eksilmedi Kibrimizden. Hiç değişmedi Ayrımcılıklar! Tuhaf değil mi?

Tuhaf değil. Çünkü vahyedileni doğru anlamadık. Sana Özgü Kur’an Okuma= Hayatın Anlamı Üzerine Sorgulama Yapmandı. Sana Özgü Salât= Sevdiğin ve Sana Değer Katan Uğraşı, İbadet bilmendi. Gittin, meal okudun; gittin nafilelerin suyunu çıkardın!.. Tuhaf değil bu sonuç onun için.

Bana özgü Salâtım her gün 50 sayfa kitap okumadan uyumamak! Bana özgü Kur’an Okumalarım; etrafı dolaşmayı bile düşünsel gözleme dönüştürmek. Dingin anlarımda (gece değil) sorgularım kendimi, gerçeği. Kendime torpil geçmeden, hakikati eğip bükmeden. Senin salâtın? Senin Kur’anın?

Çare; sendedir. Çözüm seninle başlar. Bunalımların temel nedeni İkilik Düşüncesi, dini tabirle Şirk. Çözüm; Sana Özel Okuma, Sana Özel Salât. Sorunu serdim? Çareyi gösterdim? Şahitsin? Benden günah gitmiştir, sonrası sana ait. Uyanmayı dileyenlere aydınlık sabahlar dilerim.

SAATLİ BOMBANIN KABLOSUNU KESMEK

Özür Dileme ve Helalleşme; nasip işidir. Gurur, Kibir veya Utanç ardına saklanan egosal direnç çoğunlukla özür ve helalleşmeye engel olur. Kişi özür dileyemiyor, helalleşemiyorsa bunun asıl sebebi takdirinde yanarak, acı çekerek ve bela ile arınma bulunduğundandır.

Domino Taşlarının sıralı devrilmesi gibi işleyen Takdir; başkalarının üzerine yuvarladığımız taşların er geç kendi üzerimize düşeceği gerçeğini bize fark ettirmelidir. Böylesine mekanik işleyen takdir sistemini durdurmanın yegane yolu içtenlikle özür dilemek ve helallik almaktır.

Hesapların genellikle ahirete, mahşere kaldığı kanaatinin aksine kendi hayatım ve gözlemlediğim bazı hayatlar hakkında şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Hiç bir hesap ahirete kalmıyor! Sadece biz öyle sanıyoruz. İnsan, neyi neden yaşadığını derinlemesine sorgularsa bunu görecektir.

– Yaşattıklarıma o kadar pişmanım ve öyle utanıyorum ki karşısına çıkıp helallik alamıyorum
– Yalancısın ve kendini kandırıyorsun. Helalleşememen utançtan değil, utanç ardına saklanan gururun ve kibrinden!
– Samimi söylüyorum, inan!
– Samimi olan samimiyim deme ihtiyacı duymaz!

– Herkes günü gelince yaptıklarının bedelini öder
– Yanlış! Herkes yaptığı an hesap işleme girmiş, bedel oluşmuştur.
– Zamanla ödeniyor ama bedel
– Zaman illüzyonu yanıltıyor seni. Bedel; yanlış yapıldığı an oluştu ve devreye girdi.
– O zaman özür ve helallik neyi değiştirir ki?

– Bedel o an oluştuysa, devre kurulduysa sahi özür,helallik neyi değiştirir? Hem takdir değişir mi?
– Saatli bomba bilirsin. Düzenek hazır, geri sayım başladı, kaçarı yok, patlayacak!
– Ben de onu diyorum, kaçarı yoksa?
– Özür ve Helallik; işte o düzeneğin kablosunu kesmektir!

– Gurur, Kibir, Utanç nedeniyle özür dileyememek, helallik alamamak saatli bombanın işlemesine razı olmak, adeta patlamasını beklemek!
– Aynen
– Akıl kârı değil
– Aklı olan yapmaz. Duygu kölesi yapıyor bunu
– İmkan varken kabloyu kesmiyor?
– Evet
– Aklım almıyor. İntihar gibi!

– Kişiye hata ettim. Ona gitmesem, Allah’a dua etsem?
– Olur tabi. Hava sıcaktı. Allah’ım serinlet dedim. Oğlum, baba sıyırdın mı, klimayı açsana demez mi?
– Noldu sonra?
– Serinlet Allah’ım dedim. Aaa serinledi ev
– Dalganı geç bakalım!
– Allah’la alay eden ben değilim sensin!

Dini, ahlaki, insani, evrensel hiçbir prensip olmasa, inanın şu iki söz, sadece şu iki söz, insanca yaşamamız ve belalardan emin olmamıza yeterdi:
1- Kendin İçin İstemediğini Başkası İçin De İsteme!
2- Utanmıyorsan Dilediğini Yap!
Şu an bunları prensip edinsek neler değişmezdi?

Özür dileyemediğin her yanlış, Helallik alamadığın her zulüm; geleceğin için döşenmiş mayın veya kurulu bombadır. Muhatabın hayattayken işi bir an önce halletmeye bak. Allah, bu süreci durdurma imkanı vermiş, daha ne? Bugünkü gururun yarın çekeceğin acıya deva olur mu?! Düşün…

Özür diledi veya Helallik aldı. Durdurdu aleyhine işleyen takdiri. Durduramayız biz, Allah durdurur mu dedin? Sen bildiğinden şaşma! Ben bunları nasiplilere müjde olarak anlatıyorum ukalalara değil. Takdirine el koymak isteyen özür dilesin, helalleşsin! Neyi bekliyorsun?!

SINIRLARINI AŞMAM; SINIRLARIMI AŞIRTMAM

İnsan ilişkilerinizin düzey ve sınırını siz mi belirliyorsunuz, onlar mı? Bazen onlar, bazen siz mi belirleyicisiniz? Yerine göre sınırlarınızdan ödün verip onlara onlarca davranıyor, yerine göre kendinizce yön mü veriyorsunuz? Huzur veya Bunalım vereceğiniz cevaplarda saklıdır.

Sınırsızlığı dilediğince yaşama hakkına sahip olan; sınırlarını kimseye çiğnetmeyendir. Sınırsızlık; sınırların deforme edilmesine izin vermeyerek yaşanır. Ne yazık ki insanoğlu çeşitli bahane-gerekçelerle sınırlarının çiğnenmesine izin veren sonra da içten içe üzülen varlıktır.

Bi kere suistimale uğradığınıza sevgi, dostluk, iş gereği belki düzelir ümidiyle göstereceğiniz hoşgörü; riskli alan açmaktır. Suistimallerin artarak devamı; hafife alınma, değersizleştirilme ihtimalini içinde taşır. Risk almadan, erkence olaya el koymanız da mümkündür. Nasıl mı?

Psikolojinin bilim disiplini haline gelmediği dönemlerde İslam Düşünürleri insan psikolojisine dair çarpıcı işaretler vermişlerdir. Onların kullandığı önemli bir tespit hatırlıyorum: “Yalanın ve Gerçeğin kendine has kokuları vardır. Burnu koku alan, aldanmaz!” Koku? Ne demek bu?

İslam Düşünürleri “Koku”yu “Enerji Frekansı” anlamında kullanmışlardır. Buna göre yalan, doğru, sahtelik, samimiyet, münafıklık ve güvenirliğin kendine has kokuları yani enerjileri vardır. Aldanmamak, suistimale uğramamak için iyi koku alman lazımdır. Nasıl iyi koku alınabilir?

Suizanda bulunmama adına her şeye hüsnüzanla bakmak, Muhatabı kırmama adına fark ettiği sahteliği kendi içinde tutmak, İnsanları utandırmama adına sezdiği yalanı yüze vurmamak, anladığı sahteliği bile hoş görmek aldığınız kokuyu bastırmanızdır. İşte bu kendi kendinize ihanettir.

Duygusallığı yenemeyen, aman kimse üzülmesin diyen, gidecekse benden gitsin kimse yıpranmasın diyenler koku alma (frekans sezme) yetilerini kendi elleriyle öldürmüşlerdir. Aklı, Mantığı, Hayatın genel geçer kurallarını okuyanlar iyi koku alır şıp diye muhatabın gerçeğini okurlar.

Yeri geldi “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırlar” atasözünü yeniden düşünsek? Aslında bütün mahlukat koklaşarak (frekans yayarak) anlaşıyor. İnsan dahi öyle. Sözlere, hallere aldanan; frekans okuyamıyor, yanıyor, acı çekiyor. Doğru değil mi? Haksız mıyım?!

Kolay söz verenler, gereği yokken ifadelerini süsleyenler, sıkışınca abartılı vaatlerde bulunanlar, muhatabı ikna için rüşvet verircesine şaşırtıcı ikramlarda bulunanlar; büyük ihtimalle sözleri ve hallerinden yayılan “YALAN KOKUSU” nu örtmeye çalışmaktadırlar. Uyanık olmalı…

Nasreddin Hocamla sohbet eden biri gayri ihtiyari gaz kaçırmış. Başlamış öksürmeye. Hoca bu “Sesi kapattın da kokuyu naparız?” deyivermiş! Koku (frekans) saklanamaz! Öksürüğe aldanmayın. Utandırmama adına da es geçmeyin! İnsanı yakanlar; vaktiyle utandırmak istemedikleridir!..

Hayat denen maçın hakemi sizsiniz
Sizin hayatınızın kurallara uygun ve
muhteşem bir gösteriye dönüşmesinin
sorumlusu da sizsiniz.

Cebinizde hakemler gibi iki kart bulunsun
Haddi aşma eğilimindekilere sarı,
haddi aşanlara kırmızı göstermekte
tereddüt etmeyiniz!
Selamet budur!

Yazdıklarım hayatın içinden deneyim bilgisi, ezber lakırdı değil. Ukalaca veya uygulaması zor mu dedin? Bil ki bu noktaya 50 yılda yana yana, aldana aldana geldim ben. Sen yanma, aldanma, erken gel istedim. Sınırlarını kimseye çiğnetmeyen; Hayatının hakemi olur ve Cenneti yaşar.

– Peki, hep aynı tavır ve olaylar ama kişilerin farklı olduğu durumları da yine bilinçaltımız, koku (frekansımız) sebebiyle mi çekiyoruz hayatımıza?
– İnsanoğlu duygusallık ve çekincelerini aşarak aklı, mantığı kullanamadıkça, kâr- zarar hesabını yapamadıkça benzer sömürü frekansları farklı kişiler olarak ona hep gelecektir. Ben gelenin, konuşanın rengini tanımaktan ve kendimizi sömürttürmemekten bahsediyorum…

BÖYLE BUYURDU MARTİN HEİDEGGER

*Felsefe Yapmak; Varlığın anlamına dair sorular sorarak onu açıklamaktır.
*Varoluşun özü; Tasadır. Tasa; İnsanın dünyaya terk edilmiş varlık olmasından kaynaklanır.
*Eğer Ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem; bencilliğimden gelen “Şimdi” ve “Burada” ya dair Tembelliğim kaybolur.
* Her Soru; bir Arayıştır.
*Sadece “Şimdi” Gerçektir.
*Yalnızlık; birlikte var olmanın bir biçimidir.
*Yalnız insanlar ölür. Diğerleri telef olur.
*İnsan, mahiyetini (ne olduğunu) kendisi yaratan varlıktır.
*İnsanoğlu varlıkların efendisi değildir. Sadece Çobanıdır.
*İnsan, sınırı bir kez çiğnedi mi başka çiğnenecek sınır kalmaz.
*Benim varlığım; benim derimin içinde biten bir şey değildir.
*Ölüm; bütün hayatı kucaklayan ve ona Sorumluluk getirerek değer katan bir fenomendir.
İnsan; kendisi ile mesafesi olan varlıktır. İnsan; sürekli kendisinin ötesinde bulunur.
Varlığını fark edip sorgulayan, Varlığının sonlanacağını bilen ve daima bu gerçeğin gölgesinde yaşayan tek canlı insandır.

“Varlık nedir, sorusu yanlıştır. Varlığın Anlamı nedir, sorusu doğrudur. Varlık, Zaman kavramı olmaksızın anlaşılamaz” diyen ve kendini ‘Düşünme Öğretmeni’ diye tanımlayan Martin HEİDEGGER’le tanışalım 

https://www.youtube.com/watch?v=kg2JstdnExo

NANKÖRLÜK DEDİĞİNİN MEKANİZMASI

Beklenmeyen iyilik, beklenmeyen karşılığı bulur. İnsan üstü merhamet, insanlık dışı acımasızlığı davet eder. Neden ama böyle oluyor demeden önce durup düşünmek gerektir.

“Haddi aşmak” dendiğinde insan zihni bunu negatif ve olumsuza dönük olarak kavramakta ve sadece Kötülük söz konusu olduğunda haddi aşmanın bedeli olduğunu düşünmektedir. Oysa haddi aşmanın bedeli iyilik ve güzellikte de aynıdır.

Evrensel Sistemin Ölçüsüzlüğe vereceği karşılık ölçüsüz oluşumların tetiklenmesidir. Ölçüsüzlük iyiye, güzele, sevgiye dönük olsa da kötüye, çirkine, nefrete dönük olsa da…

– Ona her şeyimi adamış, canımdan çok sevmiştim. Bana bunu nasıl yapar, hala aklım almıyor.
– Sevgide ölçüyü aşmak Nefreti, Muhabbette ölçüyü aşmak Düşmanlığı tetikler. Sana yaptığı gayet normal.
– Ne diyorsun? Canımdan çok sevdim, diyorum.
– Öyle sevdiğin için layığını buldun!

İnsan için en ağır ruhsal yük; minnet- şükran duymak zorunda kalmaktır. İnsan özü itibarıyla özgür olduğundan bu yükü kaldıramaz. Bundan kurtulma çabasına girer. İyi karşılık vermeye gücü yetmiyorsa, kötü karşılıkla minneti üstünden atar. “Nankörlük” dediğinin mekanizması budur.

İnsanlara kötülük etmeyiniz. Onlara kaldıramayacakları iyilikler de etmeyiniz. Kaldıramayacakları iyiliklere ihtiyaç duysalar da siz ölçülü olunuz. Yoksa siz onların nankörlüğünü tetiklersiniz. Bak dikkat et, onlar nankörlük eder demedim, onun nankörlüğünü sen azdırırsın dedim!

Cömert, Koçak, Bonkör, İnsan Canlısı, Fedakar, Her Şeyini Verir, Ölümüne Sever vb taltif cümleleri derin toplumsal bilinçaltımıza ekilmiş “Ölçüsüzlük Tohumları”dır. Toplum, iyiye dönük saydığı alanlarda bizi adeta ölçüsüzlüğe teşvik eder. Her ölçüsüzlüğün sonu azap değil mi?!

– Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, saçımı süpürge ettim. Reva mıdır bu?
– Revadır. Aç kal ötekini doyur, çıplak gez ötekini giydir diye emri mi var Hakkın? Saçını süpürge etmek mi? Çok fonksiyonlu elektronik süpürgeler var.
– Alay ediyorsun sen.
– Kendini İnkar; Azaptır.

“Allah’ı her yere kondurduk da bir kendimize yakıştıramadık” demiş Hakikat ehlinden biri. Azap, acı, dert ve streslerimizin temelinde bence bu var. Herkese dönük fedakarlık aşısı ile aşılandık. Kendimizi düşünmemek Fazilet, belletildi bize. Kendini İnkar; Allah’ı İnkardı oysa!

Aşırı fedakarlık, çılgınca sevgi, sınırsız ilgi kendini değersiz hisseden gizli egoların tatmin araçlarıdır. Bir şeylere adananlar; kendini herkesten daha fazla değersiz hissedenlerdir. Başarırlarsa alkışlardan, başaramazlarsa vah vahlardan beslenir bu tip hastalıklı egolar.

“Adanmak” özendirilmiştir coğrafyamızda. Zihinsel kodlarımız adanmışlığa övgülerle yazılmıştır. Gerektiğinde, gereğini yapmak nedense soğuk gelir bize. Bir üstünü, aşırısını yapmak isteriz -ki benliğimiz alsın payını-. Yok canım sırf Allah rızası mı? Yeme bizi. Dürüst olalım.

– Resulullah (sav) hediye verin mi dedi, Hediyeleşin mi dedi?
– Hediyeleşin dedi
– Yani?
– Alma verme işini dengede, ölçüyle yapın anlamına. Karşılıklılık esasına göre yapın dedi
– Adanın, öteki için kendinizi yok edin dedi mi?
– Hatırlamıyorum
– Senin adanmaların nolacak?

– Hepsine tamam da adanmanın nesi kötü? Hayat birilerinin birilerine adanmasıyla işlemiyor mu?
– Adak deyince aklına ne gelir?
– Kurban!
– Adananın akıbeti kurban olmak?
– ……
– Adandıkların seni Kurban etti diye ciyaklıyorsun? Gereğini yaptılar! Aklını başına almanı dilerim.
– …..

FİLMİ; FİLM OLDUĞUNU UNUTMADAN İZLEMEK

Bol aksiyonlu filmde salon hop oturup hop kalkıyordu. Hüzünlü sahnelerde içlenmeler, korku ve tehlike anlarında hayıflanmalar dikkatlerden kaçmıyordu. Ona baktım, gayet sakin. Sen niye böylesin dedim. “Film izlerken onun bir film olduğunu hiç aklımdan çıkarmadan izlerim” dedi.

Filmi, film olduğunu unutmadan izlemek, hiç aklımdan çıkmadı. Ve akşam bir muhabbet sofrasında şu cümle değdi gönlüme: “Hayatın, bir oyun ve eğlence olduğunu hiç hatırdan çıkarmadan yaşamak!” Hüzne kaptırmadan, tehlikede savrulmadan, acıda yıkılmadan, sevinçte şımarmadan!

Film izlerken onun bi film olduğunu hiç aklımdan çıkarmadan izlerim diyen eşimdi. Hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu hiç hatırdan çıkarmadan yaşamak, dedirtenler dostlarım. Eşin, ailen, dostlarınla; hüzne, acıya, aksiyona kaptırmadan Hayat Filmini yaşamanı dilerim.

KİŞİLİKTEN ARINMAK? ORİJİN HAKİKATE ERMEK? MÜMKÜN MÜ?

Yaratılış mayası, yetişme kodları, eğitim tarzları, etkileşim bağları gereği her insan kendine has yaşam anlayışı, bakış açısı ve değerlendirme tarzı çerçevesinde hayatı değerlendirir. Bu manada hiç bir insan nötr, objektif ve salt insan değildir ve hiçbir zaman da olamayacaktır.

Okuma, tefekkür, sorgulama, eğitim ve çevre değişikliği veya travmalarla gelen anlayış devrimi insanı mevcut fıtratı, kodları, tarzlarından tümüyle alıp nötr, salt, objektif insan yapabilir mi? Hayır, kısmen gördüğünüz değişiklikler dahi onun maya ve etkileşimleri dahilindedir.

Kişilik ebedidir. Hiç kimseden tümüyle kalkmayacaktır. Egodan çıkma, benlikten arınma, nefsani olarak saflaşma tabirleri; salt, özgün, nötr bir insanı değil mevcut kapasitesi içinde insanın arınmışlık ve aydınlanmışlığının derecesini anlatır. Yoksa hiç kimse Kişilikten çıkamaz.

“Allah’ın mülkünden dışarı çıkmaya güç yetiremezsiniz” Rahman Suresi 33. ayeti; fıtrî mayanın, kişilik denen kodlamalar ve yüklemeler demetinin, tümden ortadan kalkmasının mümkün olmadığının da delilidir. Hiç bir insan; Kişiliğini tümüyle ortadan kaldıramaz, Kendinden kurtulamaz.

Arınmak, Aydınlanmak, Saflaşmak, Kayıtlardan kurtulmak, Terkibini aşmak diye anlatılanları mevcut alışkanlık, tarz ve anlayışlarını tümüyle değiştirmek diye mi anlıyorsun? Yoksa kendini yeterince tanıyıp onlara uyumlanarak dengeli yol almak diye mi? Bilirsen bu önemli bir sorudur.

Allah’a erme, Hakikati bulma, Gerçeğe ulaşma vb yüce ideallerle (?) Kişilik baskılama, tabiata sırt dönme, mayayı inkar ve kendisine düşman kesilmeye yönlendiriliyor insanlar. Buna inanıp o çalışmalara girişiyor musun? Zalimsin! Allah mayasına karşı zalim! Kendi kendine zalim!

Dini, ahlaki, tasavvufi, zihinsel veya bilişsel eğitim disiplinleri insanları kişiliklerine tavır almaya, kendilerini inkara, çevresel algılardan kurtulmaya teşvik ettiler. Amaç, içsel ve dışsal huzuru yakalamış iyi insana ulaşmaktı. Sonuç öyle mi oldu? Ara ki bulasın! Hazin…

“Hiç kimse Allah’ın mülkünden çıkamaz!” Hiç kimse Kişilik Özelliklerini, Fıtri Mayasını kökten değiştiremez. Hz. Muhammed (sav) de dahil. Tirit yemeğini, Kabak tatlısını severdi, kişiliği gereği. O, kişiliği iptale değil kişilikle barışmaya ve erdemli kişi olmaya davet etmiştir.

İnsanı kendi kendisine düşman ederek elde edebilecek iyilik yoktur. Varabilecek erdem de yoktur. İşte bu metot yanlışı sebebiyledir ki Kibirlenenler, aşırı arınma çalışması yapanlardan; Cinsel Sapkınlıklar aşırı ahlak telkinine maruz kalanlardan çıkmıştır. İnkarın doğal sonucu.

Size “Tümüyle kişilik özellikleri ve beşeri zaaflardan arınmış, kelimenin tam anlamıyla nötr, objektif, orijinal, salt ve saf bir insandır” diye takdim edilenlerin hiçbirinin öyle olduğuna inanmayınız. Öyle bir insan tarihte de günümüzde de yoktur ve gelecekte de olmayacaktır.

Kişilikten kurtulmuş insan olamayacağına göre insani bakış açılarından kurtulmuş salt- orijinal Hakikat okuması, açıklaması da olamaz. Hakikati okuyan, açıklayan insan ise her okuma-açıklama sahibinden etkilenir, pay alır. O nedenle orijinal hakikati hiç kimse kendine mâl edemez!

Neden hiç kimse orijinal hakikati açıklıyor, yansıtıyorum diyemez? “Allah, Allahlığını kimseye vermez” sözünü duydun? İşte o yüzden! Kişiliğini iptal edemeyen insan kişiliğinden bağımsız salt hakikate erdiğini de iddia edemez. Ederse bilenler güler geçer, bilmeyen peşine takılır.

Her ölenin işi yarım kalmıştır. Ölümü her şeyi tamamladım, erilecek her şeye erdim, varılacak her yere vardım diyerek karşılayan çıkmamıştır. İnsana düşen elinden geldiğince potansiyelini açmaya çalışmaktır. Havai, balon idealler ve insanüstülük özentisiyle kendini inkar değil…

Değişim, Gelişim adına kendine yüklenme dostum! Bil ki “Kimse Allah mülkünden çıkamaz” Hakikat adına da çok zorlama kendini! Salt Hakikat; Ona mahsus! Hiçbir kul salt hakikati açığa çıkaramaz! Temsil de edemez! Çünkü “Allah, Allah’lığını kimseye vermez!” Denge Yaşamı niyazımla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir