Değiniler- 166

Değiniler- 166

BENDEN ÖTE; ONDAN BERİ

Vermeseydi, isterdim.
Görmeseydi, söylerdim.

Hüzünlenirdim, uzaklaşsa
Neşelenirdim, yakınlaşsa
Uzaklaşmadı ki özleyeyim yanarcasına
Yakınlaşmadı ki zevk edeyim uçarcasına

Ben, desem sığmaz içeri
O, desem çıkmaz dışarı
Benden öte ise nerde gölgesi?
Ondan beri ise nerde gerçeği?

Bıraksaydı, yıkılırdım
Sarılsaydı, sıkılırdım
Ne bıraktı, ne sarıldı
Var mı ki yoklar beni?
Yok mu ki saklar kendini?

Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
Orda öyle bir isim var ki, kuldan öte kuldan ziyade
Onu düşün, ona sığın, o senden öte benden ziyade
Bir sen var ki benim içimde, benden öte, benden ziyade
Bir sen var ki senin içinde, senden öte, senden ziyade

https://www.youtube.com/watch?v=VwkOzDyq2go

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜMÜZ

Demokrasi; toplumların kendi idarecilerini kendileri seçerek iş başına getirdiklerine inandırılması sistemidir.

Hararet basmışsa, serin ve teni okşayan bir rüzgar beklemeye durur kitleler. Esmeye başladığında şükretmeyecek, sevinmeyecek, ferahlık özlemiyle kendinden geçmeyecek neredeyse yok gibidir. Rüzgar nereden esti, kim estirdi soruları mı? Onları kimse duyacak gibi değildir artık.

“Yönetim; avamın tercihine bırakılamayacak kadar önemlidir” diyordu Aristo 2500 yıl önce. Yönetim işi, tarihin hiçbir döneminde halka bırakılmamıştır. Sadece 20. yy dan itibaren tüm dünya halklarına kendi tercihlerinin önemli ve dönüştürücü olduğu fikri empoze edilmiştir.

Ne zaman birisi çıkıp “Haksızlık, Yolsuzluk, Hırsızlığa son” diye bağırsa benim yorgun demokrat gönlüm bunu hep şöyle anlar: “Pastadan bu tarafa düşmedi. O payı söke söke alacağız!” Pastayı herkese eşit bölüştürmek? Hiç olmayacağına kanaat edeceğimiz kadar tecrübe ve uyanmışlığa sahibiz artık.

Tepkisel düşünüyorsan, nefretini tatmin edecek figür; ümit bağlayacağın idol hemen önüne konacaktır. Nefret mi edeceksin? Al bundan, bunlardan nefret et! Ümit mi? Bak işte ümit onda, onlarda! Tepkileriniz sizi yönettiği sürece sürü gibi güdülmekten kurtulmanız imkansız!

Sevmediklerinde zerrece iyilik ve güzellik göremeyecek; Sevdiklerinde zerrece kötülük ve çirkinlik bulamayacak kadar tutkulu, duygusal bilinçler; sistemli, planlı, programlı algı operasyonlarının hazır askerleridir. Yönlendirmelere açık; bütün etkilere amade zihinlerdir onlar.

Kitleler “Bilgi” sahibi ve hep “İletişim”de olmak gibi iki sihirle büyülenmişlerdir. Başkaldıranın yok edilmesi, uzayanın usta ellerce biçimlendirilmesi anında devreye girer. Sadece “Kendi Gündemi” ve “Kitap Sevdası” olanlar bunun dışında kalabilirler. Onlardan olmanı dilerim.

CEP

BÖYLE BUYURDU HEİDEGGER

İnsan; Susarak Konuşur!..

Şu düşündürücü çağda, daha da düşündürücü olan bizim hala düşünmüyor oluşumuzdur.

Varoluşu Sorgula,
Farklı Düşün,
Farklı Davran,
Farklı Ol…

BİZİ BİZDEN SAKLAYAN BAHANELERİMİZ

Her insanın gerçeği; bahanelerinin arkasına saklanmıştır. Bahanelerini kaldırarak kendine bakabilen; çıplak gerçeği ile yüzleşir.

Bahane; sanal benliğin, zihinsel kişiliğin yegane sigortasıdır. Olmasa insanın devreleri yanabilir. İsyandan başıbozukluğa, intihardan ruhsal sorunlara kadar pek çok sorun kendini kaybedebilir. “Yaptım, yaptım ama hele bi sorasan niye yaptım?” ” Ama… Yani…” Benlik sigortası!

Dostunuzun benlik perdesini kalınlaştıran bahanelerini bir anda yıkmaya çalışmayınız. İyilik edecekseniz dolaylı anlatımlarla onları kendinin görmesine fırsat veriniz. Siz gösterirseniz ne mi olur? Kırılmaktan düşman kesilmeye varıncaya kadar gider ucu. Etrafınızda insan kalmaz!

İnsan kendine toz kondurmama adına bahaneler aramaya çıkarsa günahına, zulmüne ve hak yemesine dahi gayet mantıklı, gayet insani ve hatta kutlu bahaneler bile bulabilir. Tarih boyunca zalimlerin zulmüne en büyük bahaneleri kutlu idealler ve manevi değerler olmadı mı?

Girdiği her işte arızalar çıkıyor; neye el atsa kuruyor, her projesi kısa sürede tersine dönüyordu. Dünyanın çivisi çıkmış; ticaret, hayat, insanlar bozulmuştu. İsyanlardaydı. Hep dinledim. Gerçeği söylemeden. Ne zamana kadar? “Yoruldum abi, neyi göremiyorum ben?” diyene kadar.

Neden hep dinledim de aylarca söylemedim? Bahanelerini kendisi görüp kurtulmak istemedikçe göstermemin anlamı olmayacaktı. Yeni bahaneler bulacak, sıkışırsa kadere saracak veya ben sıkıştırırsam bana tavır alacaktı. Dinlemek; bir insana en büyük hizmetti. Dinledim hep dinledim.

Kınayacak insan bırakmadı. Girip çıkmadığı iş kalmadı. “Yoruldum, neyi göremiyorum?” dedi. “Mükemmeli arama bahanesi ardındaki Kibri” ni gösterdim önce. “Kendi Dengesizliği”ni insanlar dengesiz diye ‘Ters Aynalama’ ile örttüğünü anlattım tiyatral üslupla. Kabul etti ve ….

“Ters Aynalama” ve “Yaydığımız Enerjiyi Karşıda Görme” yattı aklına. “İnsanlara zulmetmişim” dedi. Pişmandı “Affederler mi?” diye ekledi. Yakınlarından başla göreceksin dedim. Kolayca affetmiş, olur böyle demişler. Kibir yayarken Kaos; Samimiyet yayınca Uyum görürüz. Hepsi bu!

Bahanelerini kaldırıp kendi gerçeğini göstermek istediğimiz her insan için dinlemek, fırsat vermek, aynileşmek her zaman fayda verir mi? Hayır. Bunun garantisi yok. Böylesi bir farkındalık nasip işi, karakter işi, olgunluk işi. Herkeste tutmuyor, bilesiniz…

Aylarca irtibattaydık. Onu da dinledim. Tüm samimiyetimle, akıl vermeden, önünü kesmeden, ukalalık etmeden dinledim. Sonunda dedim ki “Bahanelerin inandırıcı değil. Samimi enerji alamıyorum. Dilersen paylaş gerçeğini, çekinme! Hissediyorum, doğru konuşmuyorsun!” İnatla direndi…

Ona, dostluğun samimiyetiyle bahanelerini kaldırıp kendi gerçeğini görme fırsatı verme adına bekledim aylarca, sabırla. Enerji bozuk olduğu halde samimiyim demede ısrarcıydı. Peki deyip bıraktım kendi haline. Enerji saklanamaz; kandıran kendini kandırır! Keşke bilseydi!..

İki kelime laf yüzünden koparmış ilişkiyi. Nişan atma noktasına gelmiş. Neden dedim? “Tutarlılık önemli, bizde yamuk olmaz, bize de yamuk yapılmaz” dedi. Bitirim ağızları… “Ben Tahtakale çocuğuyum, ayaklarımın üstünde durup hayatla boğuştum, diyemez öyle” dedi. Dinledim…

Arada kısa sorular sordum. Hiç beklemediğim bi cümle döküldü o bitirim ağızdan: “Ben Tutarlılık tutkumla kendime de insanlara da zulmetmişim. Erdem dediğim Tutarlılık; Şeytanım olmuş!” Bakar mısın cümleye! Ben demedim kendi buldu! Hadi ara onu dedim aradı. Devam kararı almışlar.

Kendine çok acıyan insanlar ve hayattan acıma göremez! Göremedikçe de etrafına ve kendine zalimleşir. Kendine acımayı bırakıp bahanelerinin ardına geçebilecek misin? Çok mu acır? Benlik ameliyatı bu! Gönüllü mü girersin yoksa içindeki urlar kanserleşsin, onu mu beklersin? Etme!..

Gerçeğe erişmek zor? Hayır kolay. Bahanelerinin arkasında Senin Gerçeğin! Bahaneleri kaldırmanın acısız yolu? “Dost Aynası”nı değerlendirmek! Seni severek dinleyen varsa, onu bırakma! Vicdanının haykırdığını bari ondan saklama! Bahanelerinin ötesine geçmek isteyene selam olsun.

KENDİNDEN YORULMAK

“Kendimden Yoruldum” dedi genç adam. Bilge, sevimli bir gülümseme ile “Dönüşüm Eşiğine gelenler Kendinden Yorulanlardır” diye karşılık verdi. Beklediği sofra hazırdı artık. İkram edilenin kıymetini bilecek; kıymetini bildiği ile kendi dönüşümünü yaşayacaktı genç adam.

Dönüşümden bahsedildiğinde “İstiyorum ama yapamıyorum” diyen yalancıdır. Çünkü insanın isteyip yapamayacağı yoktur. İstemek; irade etmek kudreti tetikler, realiteyi dönüştürür. İstiyorum ama yapamıyorum; henüz kendimi yoran; önümü kesen huyu, bakışı görmek istemiyorum demektedir.

Bela; Kendini yeterince tanımadan İnsanları, Hayatı ve Allah Sistemini tanıma sevdasına kapılanlara vicdani, ilahi, rabbani bir ikazdır. Ne var ki kendine toz kondurmak istemeyen egolar; “Belayı sevdiğine verir” cümlesine sığınarak kendini tanıma ve dönüşüm fırsatını kaçırırlar.

Değişim, yatay düzlemde ilerlemedir. Değişim isteyen; yanlışını sorar. Doğrularından öyle emindir ki onları sorgulamaz, sorgulanmasını da istemez. Dönüşüm, dikey sıçramadır. Ve idrak yükselmesi getirir. Dönüşüm; doğrularının yanlış olabileceği şüphe ve sorgusuna düşenin nasibidir.

“Kitapları Suya Atmak” diye tasvir edilen sembolik anlatımda suya atılan; vazgeçilen; yere serilen Bilgi değildir. Bilgi Birikimi de değildir. Vazgeçilen; Bilgiyi Edinme- Değerlendirme Metodudur. Yani, o ana kadar yaşadığımız tüm hayatı üzerine inşa ettiğimiz “Yaşam Anlayışı”dır.

“Aşık oldum ama aşk insanı Köpekleştiriyor abi” dedi. Ne dediğini anlamıştım ama yine de o ifade etsin istedim. Yani, diye sordum. Yanisi; “Onur, gurur, haysiyet, direnç bırakmıyor adamda. Hep ona kuyruk sallıyorsun” dedi. Egosunun farkında, kitapları suya atma arefesindeydi…

İnsanın yaşam anlayışı; yaşayacağı hayatın senaryosudur. İzlediği yaşam filminin komedi, dram, trajedi olarak gelişmesi hep bu senaryo ile alakalıdır. Senaryoyu bütünüyle değiştirme imkanı yoksa da güncelleme imkanı hep vardır. Yeter ki doğru soruyu sorsun insan!

Doğru soru; nerede yanlış yapıyorum değil, anlayış biçimimdeki yanlış ne sorusudur. Yanlış yapma, fiile dönüktür. Fiili değiştirme kalıcı çözüm getirmez. Köklü dönüşüm; düşünce değiştirmedir. Neyi yanlış anlıyorum böyle bi sorudur. Değişen düşünce, fiili kendiliğinden değiştirir.

Dönüşümü samimiyetle arzulayanın Dönüştürücüsü ayağına gelir. Bu süslü bir cümle değil bir Allah Sistemi İşlevidir. Dönüştürücün kitap, hitap veya suret olarak karşına gelmemişse yeterince istememişsin demektir. İstesen; mutlaka gelirdi. Yoksa geldi de ego perden göstermedi mi?!

Kendinden memnun olan; Doğrularından şüphe etmeyen; Gidişattaki yanlış ve arızaları hayata, insanlara, piyasaya bağlayan; Her şeyi Kader ve İnançla açıklayan tipler Dönüşüme kapalı yapılardır. Onlar için yapacak bir şey yoktur. Dönüşümü samimiyetle niyete alanlara selam olsun.

GAFİL; TARTIŞILMAZI OLAN

Her insanın hakikati ile kendisi arasındaki duvar; tartışılmasını istemediği, değil tartışmak gündeme gelmesine bile tahammül edemediği konudur.

Sinekler ve kan emiciler, açık yaraları, sivilceleri bulmada mahirdirler. Açık kalan, bir türlü kapatamadığınız; içten içe eksiklik hissettiğiniz yerleri bulan, kanatarak sinek misali emen insanlara kızıyorsunuz? Niye? Görmek istemediğinizi göstererek size hizmet etmiyorlar mı?!

“Çok muhabbet tez ayrılık getirir” sözü anlaşılamamıştır. Niye samimi dostluklar basit sebeplerle yıkılır? Samimi Dost; Aynadır. Bize bizi, bizim istediğimiz gibi değil çırılçıplak gösterir. Kendimizi çıplak seyrin sarsıcılığındansa dostu çizme, uzaklaşma kolaycılığını seçeriz.

İnançlarınız, kabulleriniz ve değerlerinizin tam aksi fikirleri okumaya, dinlemeye tahammülümüz ne kadar? Düşündünüz mü hiç? Okumak, dinlemek şöyle dursun görmeye, işitmeye bile tahammülümüz yoksa? Korunuyor muyuz? Kaçınıyor muyuz? Ellerimizle bilinç hapishanesi mi inşa ediyoruz?

Hepsini hoş görebilirim de şunu asla! Hepsine razı gelirim de buna dayanamam! Her şeye tamam da şuradan ötesi olmaz, yapamam, yapılmasına da dayanamam dediği son sınırları vardır. Sidre-i Münteha son sınır mı demekti? Miraç (Bilinç Devrimi) o sınırlar aşılınca mı gerçekleşiyordu?

“Bizim çocuk bizi rezil etti. Başımızı yere eğdirdi. İnsan içine çıkamaz olduk” diyordu evlattan dertli anne baba. “Allah size evladınızla şefaat etmiş, onunla size son sınırınızı aşırtmış ne mutlu, bir bilinç devrimi yaşıyorsunuz” demek istedim de diyemedim. Sindiremezlerdi…

Miracımızı (Bilinç Devrimi) genellikle bize en sevdiklerimiz yaşatır. En sevdiklerimiz en ummadıklarımızı yaşatarak ayna tutarlar reddettiğimiz, görmek istemediğimiz, inkar ettiğimiz, kendimizi korumaya aldığımız karanlık dip köşelerimize. Bir ömür küssek de düşman bellesek de…

ÖzKudretlerini açığa çıkarabilenler; karanlık noktalarıyla yüzleşmeyi başkaları, olaylar ve belaların etkisine bırakmaksızın kendileri gerçekleştirenlerdir. Kendi duvarlarının temeline kendileri dinamit koyar, ufuklarını açarlar. Aklı, mantığı, yürürlükteki sistemi ihmal etmeden.

Tartışılmazları, Olmazları, Yapamamları ile Hakikatine kalın duvarlar, hisarlar inşa etti insan. Yıkmak mı? Size zor gelen hatta herkes için zor olan bir fiili cesaretle uygulamanız, bir düşünceye cesaretle açılıp onu kabul etmenizle mümkündür. Niyete alın, kolaylaşacak. 

http://mehmetdogramaci.com/2011/07/pilavdan-bir-kasik/

KENDİ YABANCILIĞIYLA YÜZLEŞMEK

İnsanı hayata hazırlamaya dönük faaliyetler “Topluma İnsan Kazandırma” başlığı altında kutlu birer etkinlik olarak kabul edilegelmiştir. Bireyi topluma kazandırmaya dönük her çalışmanın aynı zamanda onu “Kendi Doğasına Yabancılaştırma” amacı taşıdığını hiç düşünmüş müydünüz?!..

Toplumu ve toplumsal olanı beslemeye dönük kurumlar; aile, eğitim ve çalışma kurumları; ahlak ve inanç disiplinleri; kulüp, dernek vb STK lar nazarında kendinize yabancılaştığınız kadar iyi insan, iyi vatandaş, iyi yoldaş yüce ahlak sahibi, samimi dindar payelerini kazanırsınız.

“Doğrusu bu değil, bir başka gerçek olmalı?” sorusu çoğu insanın hatırından geçmekte ancak ne yazık ki toplumdan dışlanma, kınanma, mahalle baskısı, mevcut çevre ve onun konforunu yitirme endişesi vb kaygılar bu sorunun peşine düşerek gerçeğe adanmaya izin vermemektedir…

Bir kişi, bir kurum, bir akım, bir din, bir ideoloji, bir topluluk, bir ekol ve bir grubun görüş ve inancı sizin Yaşam Anlayışınız olduğu sürece siz Kendine Yabancı bir insan olarak bu alemden geçer gidersiniz. Zihninizi bunların hepsinden söküp alacak cesareti gösteremedikçe!..

Kendisini huzursuz eden konuda aylarca okumuş, dinlemiş, istişare etmiş ama girdaptan çıkamamıştı. Geçenlerde: “Buldum. Filan yazar, filan öneri, filan kitaptan değil kendi gönlümden doğdu çare. Ve o kadar eminim ki benim için iyi olacağına, zerre kadar şüphem yok” dedi…

Aslında verdiği karar büyük bir dönüşümdü. Kendisi, ailesi, sevdikleri etkilenecekti bundan. Yolun ilerisi de çok net değildi. Ama o kendinden ve kararından emindi. Neden? Telkinle değil, öneri ile değil, değerler hesabı ile değil; bizzat kendi içinden çekip çıkardı çareyi…

Çare ve Çözümlerin en muhteşemi; insanın kendi gönlünden çıkardığı çare ve çözümdür. Onu tebrik ettim. Yaptığı muhteşem bi eylemdi. Kendini, Kendinden Kurtarmıştı. Toplumca kodlanan “Sahte Kendilik”ten özünden doğan “Gerçek Kendi”ne geçiyordu. Bundan daha büyük eylem mi var?!

Acele ediyoruz. Soru mu var cevap arıyoruz sağdan soldan. Sorun mu var, çare soruyoruz etraftan. Neden sorusu ve sorunuyla kuluçkaya yatmaz ki insan? Sorusu, sorunu gönlünde döllense; içinde beklese tohum misali filizlenmez miydi? Doğurmaz mıydı evlat gibi kendi çare ve cevabını?

Evlatlık; kendi kanınızdan, canınızdan olan/doğan çocuğunuz gibi olmaz değil mi? Anne- Babalar bilir bunu. Bilgi ve Fikir alışverişlerinde çoğunluk evlatlık edinme peşinde. Büyük Zatın üstün fikri, Ulu Kişinin ulu izahı. Ödünç yaşamlar… Evlatlık edinme dostum, sen doğur sen!!!

İnsan; entegre yapı. Muhtaç olduğu her şey potansiyelinde mevcut. Niceleri kutlu değerler adına kendine yabancı yaşamlar sürdü/sürüyor. Sen kendini kendinden kurtarmaya varsın değil mi? Emin ol başaracaksın! Kendi Sorguların, Kendi Gündemin, Kendi Okumalarından asla vazgeçme!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir