Değiniler- 167

Değiniler- 167

BİLE BİLE LÂDES

Sevdiğinde Yanlış, Sevmediğinde Doğru görmek istememe eğilimi beşerî bir zaaf olup insan, yumuşak karnı haline gelen bu zaafı aşamadıkça objektif, nötr ve hakikat anlamında tutarlı- evrensel bir gerçeklik kavrayışı ve seyrine geçemeyecektir.

“Güvendiği dağlara kar yağması”, “Tutunduğu dalın eline gelmesi” insanın katlanmak istemeyeceği çöküntü durumlarını ifade eder. Sevdiğinde görmek istemediğini görmesi buna sebeptir. Ne yazık ki insan çöküntüye düşmektense gerçeğe göz yummayı bile bile lades demeyi tercih eder…

Bazı toplumsal hareketlerin sapıklığı deşifre olduğunda “İnsan nasıl olur da bunu göremez” demekten kendinizi alamazsınız. Aslında her insana Vicdanı, Rabbi seslenir de sevdiğine toz kondurmama ve benimsediğinin gerçeği karşısında yıkılma korkusuyla insan o sese yabancı kesilir.

Biriyle tanıştınız veya bir gruba misafir oldunuz. İç sesiniz “Adını koyamıyorum ama bu kişide/grupta içime sinmeyen bir şeyler var” diyorsa o sesi bastırmadan dikkate alınız! Çünkü o ses sizden öte Rabbinizin hitabıdır. İleride çöküntü yaşamayasınız, yanmayasınız, kanmayasınız diye!

İç sesinizi bastırır da onun güzel dediğine sırt döner, sakat dediğine yapışırsanız derin pişmanlıklar yaşamanız muhtemeldir. İnsan sevdiğine kör kesilmeye yatkındır. Zamanla ölçü yitirilir ve pişmanlık yerini taraftarlığa bırakır. Sapkınlığa Sevdalı- Kötülüğe İmanlı (!) bir mankurt olarak.

Kandırılan, kullanılan; iradesi sömürülerek uysal koyun veya mankurt haline dönüştürülenlerin ortak noktası nedir? Onlar; iyilik ve kötülük konusunda “Evrensel İnsani İlkeler”i değil “Yücelttikleri Kişilerin Öğretileri”ni değer ölçüsü olarak almış, ona uymayı ibadet bilmişlerdir.

Günün birinde, “Günahım kadar sevmem” dediğinize muhtaç kalmakla eziklik yaşamak istemezsiniz değil mi? “Gözüm başkasını görmez” dediğinizden gelecek terslikle çöküntüye uğramak da istemezsiniz elbet. Öyleyse sevgide de nefrette de ölçüyü aşmayınız! Sağlam ve Şaşmaz Ölçü ne peki?

Şaşmaz Ölçü; öncelikle İç Ses; Vicdan; Rabbinizin Ön Uyarı Sistemidir ki o her kişide mevcuttur ve her an çalışmadadır. Daha sonra Evrensel İnsanî Değerler Sistemi ve İlkeleridir. Sonra da dostlarınızın teşhisleri. Bunları dikkate alan yanmaz, kanmaz ve kendini asla kullandırmaz!

Kararsız veya hükümsüz kaldığınız konularda ilk aklınıza geleni dikkate alınız. Manevi kültür köklerimizde de böyle bir ikaz mevcuttur; “Gönle İlk Düşen His; Rahmanidir” denmiştir. Sonraki aşamalarda vehim, tereddüt, şüphe devreye girdiği için ilk hatırınıza düşeni önemseyiniz…

Sevgi ve Nefret beşeriyetinizin tutkusu olabilirse de Gerçeğin ölçüsü değildir. Hiçbir durum, kişi ve oluşumu bunlara göre değerlendirmeyiniz ki pişman olmayasınız. Ölçü bellidir; Vicdandır, Evrensel İnsanî Değerlerdir. Sevgi ve Nefretine karşı uyanık duranlara; basiretini köreltmemiş olanlara selam olsun.

GERÇEK; PAYLAŞILABİLİR, DİLE DÖKÜLEBİLİR Mİ?

Gerçek; paylaşılamayan, dile ve yazıya dökülemeyendir. Bütün paylaşılanlar, yazılanlar, anlatılanlar gerçeğin sadece kabuğundan ibarettir.

Her insan doğal bir refleks olarak kendi gerçeğini maskeleyerek yansıtır en yakınlarına bile. Dostunuzun, söylediklerinden öte içinde yaşadığını hissedemiyorsanız -ki içinde yaşadığı sözlerinin tam zıddı ve uzağıdır- siz dostunuzu hiç tanımamışsınız, anlayamamışsınız demektir…

Gerçek, dile dökülemez. Dile dökülen ne olursa olsun esas gerçek onun mutlaka ötesindedir ve o kelimelerin hissettirdiğinin çok çok fevkindedir. Delil? Lezzeti tarif et bana! Veya acıyı. Öyle bir tarif et ki lezzetin tadı damağımda kalsın, acının elemi içimi sızlatsın. Yapamazsın!

Zafer destanlarını patlayan bombalar arasından sağ çıkanlar mı yazdı? Kahraman vatan evlatlarının hikayesini gaziler mi kaleme aldı? Ya marşlar? Hücuma kalkanlar mı besteledi? Ne gezeeer… Masa başındaki bir şair, bestekar veya romancının kurgusu hepsi! Savaşın gerçeği?!

Seneler önceydi. Haftalık makale yazıyordum bir sitede. İçime doğanlar döküldüğünde mailler alırdım; çok güzel, aydınlandık, istifade ettik, tam yerine oturdu sorguladıklarımız vb türden mailler. Sadece O şöyle yazardı “Bizim oğlan, bu hafta canını çok yakmışlar! Seninleyim…”

Nerede bir ışık varsa orada bir yanan vardır. Nerede bir çiçek varsa orada derin kökler vardır yerin dibine inen, mineral adıyla pislikten beslenen. Çoğunluk tempo tuttu ışık dansında. Ora yanıyor diyen?! Kokuya bayıldı çiçek ve aşk düşkünleri. Kök? Pislik? Karanlık? Hani Gerçek? Hangi Gerçek?

Kelime, satır ve sözlerden manayı bulmaya çalışarak mı gerçeğe yürümeli? Yoksa kelimenin, sözün ötesinde umulmayanı, düşünülemeyeni düşünerek en zıt ihtimalden hareketle sözleri okuyarak mı yürümeli? “Bu hafta yanmışsın bizim oğlan” diyen manadan yürüyordu! Ötekiler sözden…

“İnsan; Frekans yapıdır. Her varlık titreşim halinde. Alem bir Frekans Okyanusu, dalgalanıp duran!” Ne güzel, ne afili, ne süslü ve ne de bilimsel bir laf değil mi? Bunları söyleyen sen, bırak arkadaşını henüz aşık olduğunun bile ruhunu okuyamıyorsun! Hakikat İlmi ha? Sevsinler…

Sözler, Manaya, Gözler; Gerçeğe perde imiş. “Gözler yüzünden Göremiyor, Sözler yüzünden Duyamıyorsunuz” demiş düşünürün biri. “Allah suretlere değil Kalplere bakar” buyrulmuş da Gerçeği sezgide aramak gerektiğini akıl edememiş Yürek düşkünleri; düş fakiri düşünce talipleri…

İnsanlığa dönüşüm yaşatanlar Hayallerine İman edenlerdi. Düşlerini önemseyenler geliştirdi üst düşünme biçimlerini. Akıl adına Hayale, Realizm adına Düşe sırt dönmeyi maharet ve medeniyet saydık. Sözler, Gözler, Resimlerden öte Kalp Ufkundan görene ne mutlu. Bak, göreceksin…

SEVİLMEYİ SEVDİK, SEVİYORUZ DEDİK

“Seviyorum” un zihinsel arka planındaki esas mana; “Sevilmeyi Seviyorum” dur. Seviyorum ile Sevilmeyi Seviyorum arasındaki fark uçurum düzeyindedir. Sevgi adına boşluğa düşenler de bu yüzden düşmededir zaten. Seviyor musun? Yoksa Sevilmeyi Sevişine Sevgi adını mı taktın sen?!

“Seni Seviyorum” un arkasında da çoğunlukla “Senin beni sevmenin bana hissettirdiği hazzı seviyorum” vardır. Şu halde seni seviyorum diyen, muhatabını mı sevmiştir yoksa ondan aldığı karşılığın kendinde oluşturduğunu mu? İkisi aynı şey midir ki?!

Mahrumiyetler; Acılar, Nankörlükler, Kandırma ve Kandırılmalar vb sevgi etiketli ıstırapların temelinde “Sevilme Beklentisi”ne “Seviyorum” etiketi vurarak insanın kendi kendisini aldatması vardır. Sevmedin ki! Sevilmeyi bekledin! Sonuç gayet doğal. Çünkü Beklenti; sırf Azaptır.

“Seviyorum”u “Sevilmeyi Seviyorum” beklentisinden arındırabilmiş, gerçek manada sevebilmişsen; sevgin sebebiyle gelişecek hiçbir şey seni üzemez. Nankörlük, Aşk acısı, Yıkım mı? Gerçek manada sevenin sözlüğünde bunların hiçbiri yer tutamaz! Beklentisi yok ki acısı niye olsun!

Yazdıklarımı okuyanlara “Sizi seviyorum” diyemedim. Çünkü henüz okurları mı seviyorum yoksa beğeni ve paylaşımların bana hissettirdiğini mi seviyorum, ayrıştırmış değilim. Bunu ayrıştırdığım gün hepinize ilân-ı aşk edeceğimden şüpheniz olmasın. Seviyorum; ne kadar cesur bir söz!

“Allah İçin Sevmek” kavramı var İslâmî literatürde. Ne de kolay kullanır bazıları… Uzun süre düşünmüşümdür nedir bu, nasıl açıklanır diye. Ve bugün hissettim ki “Seviyorum”un bilinçaltından “Sevilmeyi Seviyorum” u söküp atma hali imiş bu! Ancak onlar Allah İçin Sevebilirmiş…

“İman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!” {Hz. Muhammed sav} Kendiniz olmadıkça Huzur bulamazsınız. Sevmek fiilini sevilme beklentisinden arındırmadıkça da Kendiniz olamazsınız! “Seviyorum”un esas gerçeğini yaşayabilmek niyazımla…

SEVİLMEK İHTİYAÇ MI?

Sevilmek; insani bir ihtiyaç mıdır? Yoksa kendisini yeterince tanıyamamış, iç aleminde çeşitli ruhsal boşluk hisleri yaşayanların o boşluklarını doldurma çabalarına verdikleri isim midir sevilme ihtiyacı? Kendini gerçek manada tanıyan ve keşfeden, sevilme ihtiyacı duyar mı?!

Ulusal Elektrik Ağına bağlıydı kasaba. Sık yaşanan kesintiler halkı canından bezdirmişti. Tepenin yamacındaki bahçeli ev pırıl pırıldı her gece. Elektrik ihtiyacını tepeye kurduğu pervaneden alıyordu Kudret Usta. Şebekeye muhtaç değildi. Sevilme ihtiyacı mıydı konu? Elektrik ne alaka?!

Köylüler ahırdan çıkan gübreyi tarlada kullanırdı. Fazlası da uzak bir dereye dökülürdü. Recep Efendi gübreliğe kurduğu basit sistemle metan gazı elde etmiş, evinin ısınma- mutfak ihtiyacını bedavaya getirmişti. Herkesin atık saydığını değerlendirmişti. Muhtaç değildi kimseye…

Bulduğu her boşlukta kitap okurdu. İşinde boş mu kaldı, iş çıkışı servise mi bindi, evde yorgunluk mu atacak, dalardı sayfalara. Bu ne telaş, bi yere mi yetişicen, birine hesap mı vericen, sınav mı yoksa dediler. Güldü. Evet dedi hesabım, sınavım kendimle. Ve Kendime Yetişeceğim.

Kendine Yetişemeyenler; Kendine Yetemiyorlardı. Hissettikleri her daim yetersizlik, boşluk ve muhtaçlıktı. Sevilmeli, ilgi görmeli, taltif edilmeli, takdir edilmeliydiler ki tatmin olabilsinler. Edildiler de. Ama bunlar onlara hiç yetmedi. Hep bir şeyler eksikti dünyalarında…

Sevilme ihtiyacı içinde yanıp kavrulanlar, kendi kendilerini yiyip bitirenler; gerçekte Kendilerini Sevmiyorlardı. Kendini Sevmeyeni, kim ne kadar çok severse sevsin yetmiyor, yetişmiyor, erişmiyordu onlara sevgi enerjisi. Boşluk, kaçak, delik varsa dökme suyla dolar mıydı testi?

Pervane kuran kurtulmuştu elk. kesintileri- faturalardan. Atıktan gaz elde edenin masrafı düştü üzerinden. Sürekli okuyan sayfalar arasında ülkeler, medeniyetler, kıtalar dolaşıyor; zamanın ilerisine gerisine gidip geliyordu. Sevgi, ilgi, taltif? Hiç ihtiyaç hissetmediler iyi mi?

Lokomotifler işlerini icra edebilmek için Vagonlara; Vagonlar hizmet verebilmek için Lokomotiflere muhtaçtı. Demiryolu hattı üzerinde belirlenmiş çizgide gider gelirdi trenler. Lokomotif “Önder”lik, Vagon “Uyduluk” sevinci içinde. Helikopterdeki aşağı baktı. “Zavallılar” diyerek…

“Kendi Potansiyeli”ni keşfederek “İhtiyaçsızlık Hali”ni yaşayanlar önce “Kendilerini Sevmek”le başladılar işe. “Sevilme Beklentisi”nin bilinçaltında “Kendine Düşman Kesilme” yattığını fark etmişlerdi çünkü. İşe, bilinçlerindeki sızıntı, kaçak ve boşlukları tamirle başladılar…

İnanç, Ahlak, Medeniyet, Eğitim, Kültür adına insanları kendilerine düşman eden disiplinler; onlara tâbiyet veya liderlik pompalarlar. Liderlik de Tâbîlik de kendine yabancılaşmanın kutlu kılıflarıdır. Hakikatiniz; kılıf-maskeden uzak Çıplak Gerçeğinizdir. Yüzleşebilecek misiniz?

Ve son söz “Sevilmek; İnsani bir ihtiyaç değildir.” İnsanın hakikati; muhtaçlıktan berîdir. Onu keşfeden zaten Sevgi saçar etrafa ve sevilmeyi hatırına bile getirmez. Ego, Nefis, Arınma, Aydınlama adına düşman kesilme kendine dostum, yazık edersin! Kendini Sevenlere selam olsun.

BU SARHOŞ BAŞKA SARHOŞ

Görüşlerinin en doğru görüşler olduğuna inanan; dönüştürücü- genişletici fikir ve önerilere kapıları elleriyle kilitlemiş, gönüllü körlük- iradeli kısıtlılığı seçmiştir. Kendilerini Uyanmış
saydıkları için uyandırılmaları da muhaldir. Gerçek dedikleri Rüyaları onlara kutlu olsun.

“Size Katılmıyorum” cümlesini duyduğunuz an yapacağınız en iyi şey susmaktır. Neden mi? Size Katılmıyorum ifadesi Bilinçaltının “Sizden bana gelecek her fikre, her görüşe, her öneriye kapalıyım. Ben kendi dünyamın en iyisi olduğuna eminim. Başka şeye ihtiyacım yok” beyanıdır…

Sohbetini dinlediğim hiç kimseye “Size Katılmıyorum” demedim. “Öyle diyorsunuz ama konunun şu boyutu da var” dahi demedim. Ufkum açılmış, gönlüm genişlemiş, dün inkar ettiklerimi bugün kabul eder, dün benimseyerek kısıtlandıklarımdan bugün vazgeçer olmuşsam inanın buna borçluyum.

Bilgi ve Görüşlerini İnanç haline getirenler akletme ve hayal etme kabiliyetlerini dondurmuşlardır. Çözülmezlik ve çözüm kabul etmezliğe mahkumdurlar. İnanç ve Görüşlerini Bilgi düzeyine indirebilenler; sonsuz akletme ve hayal etme alanına açılırlar. Çözüm; Kendileridir artık.

Aklı kullanmanın aşağılandığı her durumda kişi ve toplumlar kendi kendilerini helake, sefalete ve cehalete sürüklemişlerdir. “Din; akledeni, akıl sahibini, aklını kullananı muhatap alır” demek “Yürürlükteki sistem/hayat onlara yol verir diğerlerini çöp niyetine öğütür” demektir.

Istıraplarınızı dindirmeyen, problemlerinize çözüm getirmeyen, streslerinizi huzura çevirmeyen her bilgi; “İşe Yaramayan Bilgi”dir. İster din, ister tasavvuf, ister felsefe, ister bilimin bilgisi olsun. “İşe yaramayan bilgiden sana sığınırım” mı buyurdu Allah Resulü (sav)?!..

Din, Sarhoşluk verenleri yasaklamıştır. Bunun içki ve uyuşturucu türlerinden öte anlamları da vardır. Sorgulamayı bloke eden her şey buna dahildir. Uyanması en güç sarhoşluk; Duygu, Bilgi ve İnanca Dayalı Sarhoşluktur. Kutsal Aşk, Evrensel İnanç, Bilimsel Bilgi! Mesela yani…

Şiddetle karşı çıktıkların, Hararetle benimsediklerin olduğu sürece bilgi, inanç ve duyguya dayalı etkiler karşısında nötr olamayacaksın demektir. Nötrleşemediğin her durum bir ret veya benimseme kısıtlılığıdır. Tepkisel Ret de Bireysel Benimseme de Sarhoşluğa devam tavrıdır…

İnanç konusunda nerede duruyorsun? Ortada. Bilgi konusunda? Ortada. Düşünme? Aynı. Duygu? Yine ortada. Sıkılmıyor musun? Seçimin, kararın olmalı dedi. Hayır şart değil, gerekmiyor dedim. Öylece yüzüme baktı. Denge; kuramayanlar için hep Boşluk sanılırdı. Denge Yaşamı niyazımla…

BÜYÜK İLLÜZYON

İmkansız olduğuna inandığı her şey insan için imkansız; mümkün olduğuna inandığı her şey mümkündür. Ve insan sadece ama sadece inandığı bir hayatı yaşar.

Her insanın yaşadığı hayat; kafasındakinin gözlerinin önüne serilmesinden ibarettir. Tıpkı her bilgisayar ekranına, sadece mevcut yazılımlarıın görüntü olarak yansıması gibi.

Kafası değiştiği gün insanın dünyası değişir.
Tıpkı senaryo değişince filmin değiştiği gibi.

Büyük illüzyon; bütünüyle içeriden dışarıya projekte olan bir hayatı yaşadığı halde insanın bunu dışarıda ve dışarıdakilerle yaşamakta olduğunu sanmasıdır.

Dışarıda ve dışarıdakilerin etkileri eşliğinde bir hayat sürdüğü illüzyonuna aldanan insana, içeride ve kafasında olup biten kurguyu göstermek; inanılması güç ve muhal bir tekliftir.

Bilgisayarında güncelleme yapabileceğine inanır. Sürüm yenileyebileceğine de ikna olmuştur. İşletim sistemini kökten değiştirebileceğine de kanaati vardır. Ancak kafasındakinin değişebileceğine inanamaz insan. Kaderdir çünkü. Yazan yazmış, olan olmuştur.

Bilgisayarımla konuştum. Niçin yavaşsın? “Sen Ram yükseltmedikçe ben ne yapabilirim ki?” dedi. Sonra Rabbime seslendim, halimi değiştirsen! “Sen kendini değiştirmedikçe hakkında hükmüm değişmez” dedi. (Ra’d-11, Enfal-53) Değişim nereden başlıyormuş? Allah’tan? Kuldan? Kader?!

Kader diyemezsin sen kendin ettin! https://www.youtube.com/watch?v=2oAMdz0KoBE

Kader diyelim gitsin! https://www.youtube.com/watch?v=MmK_rRv3ypw

Kendim ettim kendim buldum! https://www.youtube.com/watch?v=1UXozFR2A4Q

AKLIMI SEVİYORUM

Kristof Kolomb, deniz aşırı keşiflere çıkmadan önce “Bir işe kalkışıyoruz da Kaderimizde var mıdır ki?” demiş midir? Nicola Tesla, icatlara imza atmadan önce “Merkür rotarda mı? Sakata gelmeyelim, bi bakın” demiş midir? Sultan Fatih, İstanbul’u Fethe çıkarken “Yıldızname açın” demiş midir?

Ballı bi ihale var. Şehrin en gözde arazisi satılıyor. Holding Yön. Krl. Bşk. astrologu çağırdı: “Bak hele kızım, ihale saati nasıl?” Baktı. “Mars ters açı yapıyor efendim, iyi olmaz” dedi. “Çekilelim” dedi Holding Bşknı. Rakip firmaya bıraktılar cânım araziyi. Trilyonluk yeri!

Nişanlılar, çay bahçesinde muhabbet ederken birinin kaprisi diğerinin diklenmesi gerilimi artırmıştı. Etrafın acayip bakışları altında birbirlerine saydırdılar. İki gün sonra biri tlf.da “Hayatım o an gök çok gerginmiş” demez mi? Başlatma şimdi, demedi öteki. Yeniden buluştular…

Uhud’ta çok şehit verildi. Hz. Hamza’ya içlenmişti Allah Resulü (sav). Bizimkiyle konuşuyoruz. Horoskop manyağı bir süredir. “O tarihte gök açılarına bakarsak sonuç normal” dedi. Resulullah, dedim. “Biliyordu ama Takdire uydu” dedi. Breh breh breh! Uyuşmak isteyene cevap mı yok?!

İki dost birbirini fena haşladılar. Olgun, alttan alsa da diğeri uyanamadı. Koptular. Nice sonra toy olan “Bak onlar yaşanması gerektiğinden yaşandı, unutalım” dedi. Bizimki yaklaş dedi, bi yumruk çaktı çenesine! Ne vuruyon, deyince “Vurmam takdir edildi vurdum, Kader!..” dedi.

Tembellik, Aymazlık ve Sarhoşluğunun bahanesi Kader ve Din Anlayışın olmuşsa sen o anlayışını bir daha gözden geçir! “Kaderle, Tasavvufla, Dinle, Felsefeyle, Ezoterizmle ve Bilgiyle Sarhoş olmak” lafım kanına dokunmayacak kadar adamlık, hanımlık; insanlık kalmışsa sende tabii!

– Hepsine tamam da ben bu girdaplardan nasıl çıkarım?
– Dosya yakmadıkça çıkamazsın!
– Dosya yakmak?
– Hayatının şu safhasına kadar tüm bilgi, inanç ve anlayışlarının boş olduğunu kabul etmek!
– Çok zor ama…
– Kolay demedim ki
– Sen yaktın mı?
– Yakmasam yazmazdım bunları!

Ne Kolomb okyanusa açılırken ne Tesla icatlar yaparken ne Fatih İstanbul’a sefer ederken Yıldızlara baktı! Holding Başkanı trilyonluk ihaleye Merkür için girmeyecek ha? Görülmüş mü? “Kaderimizde var mıdır?” diye de sormadılar… Kendine gel dostum… Uyan artık lütfen. uyan!

Ayakları yere basmayan ne kadar avuntu inanç-anlayış varsa Ortadoğu’dan Uzak Doğuya doğru uzanıyor. Sefalet, Cehalet, Rezalet diz boyu! Akılcı, bilimsel, medeni, teknolojik gelişim de Batı’dan daha ilerilere doğru. Bu bile insana çok şey söylemiyor mu? Daha ben ne diyeyim ki sana?!

Biraz gerildik mi ne? Silkelendik mi? Karıştı mı kafan? Bulandı mı? Hadi biraz gülelim. Doğudan uzaklaştıkça neler olur bi izleyelim… Avuntu inanç, anlayış, bilgi ve kutsamalardan uzak “İdrak Sarhoşu” kişilerden olmamanı diliyorum. Dualarım seninle. https://www.youtube.com/watch?v=SbBLNj2CkRI

BENİMSEME VE TERK ETMENİN ÖTESİ

Hakikatini fark etmek; bugüne kadar adandığı konu, insan, gaye ve anlayışları Terk edip yeni konu, insan ve anlayışlara Adanmak mıdır? Fark edende Adanma anlayışı ve tavrı olur mu?!..

– Benimsemek hakikate perde midir?
– Evet
– Terk etmek?
– O da.
– Neden ama? Vazgeçiyorsun, bırakıyorsun!
– Çünkü Benimsemek ne kadar egoyu besler, aklı örterse Terk etmek de en az o kadar besler ve örter.
– ..?!..

– Hakikat adına geliştiğimi düşünüyorum. Eşim bu konulara ilgisiz. Pek de ayak uyduramıyor.
– Boşansam diyorum.
– Geliştiğin çok belli. Hakikat kılıfı altındaki egonun maşallahı var!..
– Ayrılsam?
– Ayrıl tabi. Eşinden önce eşin olmaktan öteye geçip hükümranın olmuş egondan ayrıl olur mu?
– Yer mi?

– Boşanma hem dinen hem hukuken hak. Niye terslendin ki?
– Hak tabii. Sözüm yok. Ama unutma, Hakikatini gerçek manada fark eden; öncelikle “Öteki” görmez! Hele senin gibi kendini merkeze koyup en yakınına “Hakikat namına Kibir” satmaz! Fark ettiği için boşanacakmış. Sevsinler senin Rahmani fistan giyen Şeytani Zekanı!..

– Neyi göremiyorum ben?
– Hakikat ve Farkındalık kelimeleriyle bastırılmış duygu, doymamış arzu ve tükenmemiş hırslarının seni ele geçirdiğini, onlara yenik düştüğünü göremiyorsun.
– Gerçek manada fark eden?
– Ne Benimser, ne Terk eder, ne de Adanır! Onun tüm hali gıpta edilesi bir Uyum ve Huzurdur.
– ..!?..

– Gaflet dönemimde çok şeyi benimsemiş, bağlanmışım. Çok şükür bi fark ettim, fark ediş o fark ediş, çözdüm bütün zincirleri. Özgürlük gibisi var mı?
– “Gafilce Bağımlılıktan” “Serserice Özgürlüğe” koşmak hakikat farkındalığı öyle mi?
– Serseri demesek Bilinçli desek!
– De!..

Farkında mısınız? Özgürlük adına Çılgınlık ve Başıboşluk; Bilinçlenme adına İstikrarsızlık ve Uyumsuzluk; Uyanma adına Vefasızlık ve Nankörlüğü süslü gösteren bir Hakikat algısı pompalanıyor her yerde. Bu algıyı yutan, kanan, öyle sanan ne çok insan var, şaşıyorum! Bu mudur Hakikat?! “Şeytan Amelini Süslü Gösterdi” diye bir ayet var mıydı?

Zihnindeki esaret zincirlerinden zerre kadar haberi yok. Azıcık dokundum, kırk dereden su getirip üste çıkarak kendini haklı gösterme peşine düştü. Ama hayata ait ne kadar zincir varsa kırmış. İftiharla anlatıyor, etrafı teşvik ediyor. Zihnindekileri görse böyle mi yapardı?!

Topladıklarının hayran bakışları arasında “Aştık biz onları aştık” diyordu. Yaşamın gereği olan; disiplin ve istikrar isteyen konular gündeme gelince “İşim olmaz kayıtlıların dünyası ile” türünden sözler etti. Müsaade istedim “Kedime ciğer alıcam da, gecikmeyeyim” diyerek…

“Kedi erişemediği Ciğere mundar der” atasözünü bilirsin. Şunu aklından çıkarma; aştık biz onları, geçtik o yolları, yendik o tutkuları, işim olmaz filanlarla, onlar mı hıh… tarzında konuşan, yazan, hele bir de hakikat anlatan görürsen bu atasözü aklına gelsin! Güvende olursun…

Hz. Muhammed (sav) neden büyük ve neden asırlarca geçmek şöyle dursun onun bilinç seviyesine ulaşılamıyor, şimdilerde daha iyi kavrıyorum. O, ne Benimsemeyi kutsadı, ne Terki özendirdi, ne de Kurban niyetine Adanmaya sevk etti. Hep “Orta Yol” dedi “Orta Yol”… Uçlarda gezinmeyi hakikat sandın sen öyle mi? Ah canım beniiim…

Fark etmek ve Hakikatle Yüzleşmek; bırakmak, terk, umursamamak, zincirden boşanmak diye sunuluyor dedik. Sırası geldi. Bu filmi izlesen olur mu? Link vermiyorum, telif melif derler, sen bulursun. Filmdeki adam Hakikati neresinden anlamış, uyanmış mı sana bırakıyorum. Dualarımla.

YOL AYRIMI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir