Değiniler- 169

Değiniler- 169

BAM TELİ

Yaşadıklarımı yaşamayanların anladıklarımı anlamasını beklemiyorum.

Hayata anlam arayan, bulunmuş anlamlara tav olan, yeni anlam peşinde koşanlar arasında anlamsızlık gerçeğini keşfetmişseniz payınıza düşecek olan; derin bir sükût ve iflah olmaz bir yalnızlıktır.

Emek veriyor, anlatıyor, sağdan soldan, alttan üstten misallerle açıklıyor; kolaylıklarını gösteriyordum. İşaret etmek istediğimi değil anlamak kıyısına bile yaklaşamadığını görünce doğrusu moralim bozuldu. Oynamıyorum deyip gidecekken Şeytanımı fark ettim, sayende! Teşekkürler.

Fark ettim; her tür sorgulamaya açığım diyenler bile iki konuda çekince içindeler; İman ve Cinsellik. Sorgulamanın ucu buralara değdi mi dağılıyorlar. İman korkusuna Kulluk; Cinsellik kaygısına Namus perdesi çekiliyor ustaca. Sınırsız sorgulayana da yutmuş gibi görünmek düşüyor.

Neden evlendin dedim. Klasik cevap şaşmadı “Neslin devamı için. Sağlam insan armağan etmek için topluma” dedi. Yaklaş dedim “Helalinden, ruhen ve bedenen sükûna ermek; güvenli ve temiz cinsel yaşam için olmasın” dedim. Tuhaf tuhaf gözlerime baktı. Kutsal örtüyü açmışım gibi.

Merak etme örtülerini yakmayacak, Tutamaklarını almayacağım elinden. Ama bi ricam var; Örtüyü açmaktan korktuğun halde “Çıplak Gerçeğe talibim” deme! Tutamaklar elinden çıkar diye ödün koparken tek başına ve dik durma havası estirme, olur mu? Ben de insanım, moralim bozuluyor.

Akıl ve mantıkla sorgulamaya başlamışsan İnanç ve Kutsallarının sarsıntı geçirmesi doğal. İnanç ve Kutsalı önceleyerek akılcı düşünce geliştirmeye kalkmışsan da kısıtlanman normal. Dar alanda kısa paslaşmalar mı, risk alıp ileri açılmak mı? Hayat; cesurları sever ve destekler.

BİLDİM; ISRAR EDENE VERMEZ, VAZGEÇENE YAĞDIRIR!

Hükmü herkese geçenler; herkese hükmetmekten vazgeçenlerdir.

İnsanlar “Siz nasıl uygun görürseniz öyle yapalım” sözünü en çok “Siz bilirsiniz” diyene söylerler. Ve o, siz bilirsiniz dedikçe ona “Nolur siz söyleyin, ona göre davranalım” derler.

Cehennem mi? Olaylara, kişilere, hayata yön vermeye çalışmak!
Cennet mi? Olayları, kişileri ve hayatı yön verme arzusu olmaksızın yaşamak.
Cehennem ve Cennetin ötesi mi? Hiç yokmuş gibi süzülüp gitmek kalabalıkların, yoğunlukların, kaos, didişme ve kavgaların arasından…

Bir bebeklere şaşarım, bir de pîr-i fânî tabir edilen elden ayaktan kesilmiş ihtiyarlara. Yakınları, etraflarında fır döner. İsteyecekleri daha söylemeden gelir ayaklarına. Düşündüklerinden daha güzeli ve de en âlâsı, en hasıyla…

Bunca senelik yaşam deneyimimin bana öğrettiği? “Neyin peşinden koştuysam benden uzağa kaçırdılar. Neyin peşini bıraktıysam getirip önüme koydular.” Çabasız olmaz, bırakmak olmaz, çalışmak lazım, dua lazım dedin di mi? Haklısın, öyle yapmalı. Ben böyle okudum, sen bakma bana…

Susan konuşturur,
Okuyan yazdırır,
Dinleyen söyletir,
İstemeyen alır,
Beklemeyen bulur, derler.
Gerçektir. Öyledir, yaşanmıştır. Bilinçli Pasif; Bilinçsiz Aktife hükmeder desem, birilerine hakimiyet kurmak diye anlamazsın umarım. Bilinçli pasif; hükmetme isteğinden de geçendir.

Saatlerce sohbet etti dostlar. O hep sustu, dinledi. Dayanamadılar, sona doğru hiç mi sorun yok, sen de bir şeyler deseydin dediler. Gülümsedi. Herkes gidince sordum; neden ama? Şöyle dedi: “Aklımdakileri konuştunuz, aklımdakilere cevap verdiniz. Konuşmama gerek kalmadı.”

Dedem şöyle derdi “Dili söylemez hayvanların, beşikteki bebelerin, dünyasından geçmiş yaşlıların yüzünden Allah bize merhamet eder ve rızık verir oğul. Unutma bunu!” Delicesine dünyaya koşanların, didişenlerin, hırsla yarışanların yüzündendir rızık ve merhamet demedi nedense?

Hiçbir ağaç kuşlar yuva yapsın, insanlar gölgelensin, hava temizlensin, erozyon olmasın, doğa güzelleşsin diye ağaçlık yapmaz. Bunlar, bizim yüklediğimiz sığ anlamlar. Ağaç sadece ağaçlık yapar; beklentisiz- isteksiz. Fayda verme gayesi bile olmaksızın. Ağaç kadar olamadık biz…

Ne garip ki insan, kendini kendine bırakmaz hiçbir zaman. Olmalı- Olmamalılar arasında hakikatine zulmetmeyi hüner ve kulluk sanmıştır. Bir ağaç gibi kendimizi kendi oluşumuza bırakıversek! Kıyamet mi kopar? Özümüz bizi götürmez mi gerçeğimize? Zor bişey mi dedim? Bi düşünsen!

DUASIYLA ŞÜKÜRSÜZ, DUASIYLA NANKÖR, DUASIYLA GAFİL

“Dua etmek; bir şükürsüzlük ifadesi ve bir çeşit nankörlük beyanıdır.” diyorum ve bunu gayet bilinçli söylüyorum. Bir başka açıdan duaya bakışla bu söylediklerim sana bir şeyler düşündürür mü?

Dua; istemek ise, her isteme elde mevcut olanla yetinmeme; verilene razı olmama değil midir? Daha mükemmelini, daha iyisini istemek; verilene bir çeşit şükürsüzlük ve dolaylı da olsa nankörlük değil midir? “İnsan; duasıyla şükürsüzlük ve nankörlüğünü perçinleyendir” desem mi?!

“Kaçtıklarımdan beni koru; Ulaşmak istediklerime beni ulaştır!”
Bi dua çeşidi di mi?
Hele bir düşün;
Kaçış? Korku?
Ulaşmak? Emel? Yarış?
Ya Allah aşkına bir gün de olduğun yerden memnun ol be kardeşim! Ya kaçıyor ya kovalıyorsun! İyi misin sen? Hasta etmiyor mu seni bu durum?!

Kaçan da Kovalayan da Düşünemez.
Mevcut duruma odaklanamaz.
Odaklanamadığı için de sorgulayamaz.
Bu anlamda dua etmenin Müslümanlar için realiteyi enine boyuna değerlendirmekten bir kaçış kapısı ve büyülü bir avuntu olduğunu söyleyebilirim. Şimdiden kaçış, Yarına özlem!..

“Sıkıntıdayım, içim acıyor, bi dua öner” dedi.
“Tadını çıkar. Biraz acı, yemeklerde iyidir.
İyi dövülmüş, sıkıştırılmış sucuklar da leziz olur. Tadını çıkar” dedim.
Sen benimle alay ediyorsun deyip kapattı telefonu.
“Sıkıntıdayım ver bi dua”
“Al çek bi nefes”
Uyuşturucu?!
Fark?

Acı çeker; “İmtihan Dünyası”
Yanlışlarıyla yanar; “Allah belayı sevdiğine verir”
Tükenmez emel ve istekleri vardır; “Dua edin vereyim diyor”
Ne âlâ memleket!
Her şeye dini- kutlu bi kılıfımız var.
Neden kendimizi sorgulayalım?
Hem biz var mıyız ki?
Sadece O var, di mi ama!?

Derin sorgulamalara giriştiğimden bu yana senin anladığın manada dua edemez oldum. Sorgulayan; verilenin şükrü hususunda Rabbinden utanacak, dahasını isteme lüksüne yeltenemeyecektir. Karşıma ayet- hadislerle dikileceğine gayet bilinçli yazdım dememe biraz eğil de düşün olur mu?!

Açık söylüyorum; Müslümanlar olarak birey ve toplum planında yaşadığımız sancıların derin bilinçaltında Dua, Kader, Tevekkül, Teslimiyet, Sabır, Bela vb olgulara yüklediğimiz anlamlar vardır. İnançlarımız; hayata yüklediğimiz anlamlardır. Ve yaşam; yüklediğin anlamla biçimlenir.

- Kocam huysuz, dua- zikir var mı sakinleşse?
- Nasıl delirttin enişteyi? Nasıl başardın?
*
-Karım çok aksi, hırçın, bi dua önersen?
- Nasıl çıldırttın yengeyi? Utanmadın mı?

Daha da dua soramadı bana. “Öteki”ni sorgulayana cevap bu. “Ben neyi göremiyorum” diyene pas pas olurum…

Hayallerim, arzularım, düşüncelerim, tavırlarım, duruşum, bakışım, etki ve tepkilerimle her an dua etmede varlığım. Ve her an karşılık almada duasına kesintisiz olarak. Bildim, böylesi dua reddedilmiyor, her an sonraki anla karşılık buluyor. Ve ben buna yaşam diyorum. Anladın?!

Kur’anda “Dua etmez misiniz?” uyarıları mı fazla yoksa “Akletmez misiniz, Düşünmez misiniz, Sorgulamaz mısınız?” uyarıları mı? Duası; Sorgulaması olanlar; içinde oldukları lütufların tadına erecek olanlardır. Öyle demişti Vahdet Bey; “Hâlin Duan; Duan Hâlin olsun!” (Âmîn)

Dua kavramı; El açmak ve Dil dökmek arasına sıkıştırıldığı gün kaybettik biz paha biçilmez hazine anahtarını… Biraz bunu fark ettirmeye çalıştım sana… “Duayı inkar ediyor” zannı pahasına zorladım bazı algıları… Dua anahtarını doğru kullanabilmek niyazımla.

“OLMALI”- “OLMAMALI” ARASINDA CAN ÇEKİŞİR “OLAN”

“Olmalısın”la iyi, güzel ve faydalıya özendirildim.
“Olmamalısın”la kötü, çirkin ve zararlıdan sakındırıldım.
Bir yanım özenti, ümit, beklenti; diğer yanım sakınma, korku, kaçıştı.
“Hayat böyle anlamlı” diye inandırıldım.
“Ümit” ve “Korku” arasında “Kendi”me hiç dokunamadım!..

“Olmalı” ve “Olmamalı” ile konuşanlara “Olduğum gibi olsam” diyemezdim.
Telkinler o kadar güçlü, o kadar pekişmiş ve o kadar kabul görmüştü ki zihinlerde, bu talep isyana denkti. Göze aldım, Olmalı- Olmamalılardan kurtardım kendimi.
Şimdi bi huzur ki sorma!
Ohhh nefes alıyorum!

Canavardı Nefsim. Baskılamaz da salarsam önce beni ısırır, çevreye de kuduz saçardı. Çözdüm zincirlerini. Nasıl da sıkılmış garibim. Su ve yemek ikram ettim. Kuyruk sallaya sallaya bi hal oldu. Başını usulca koydu göğsüme!
Isırır? Kuduzdu?
Yalanınız batsın!
Sezdik elhamdülillah!

“Akla güvenme, Nakle öncelik ver! Akıl yetmez sapıtırsın, nakle tutun hemen” dediler. Aklı kullanmayı Şeytanlığa eş tutmakla sürdü empoze. Aklımı da kullandım, sakındırdıkları Felsefeye de daldım. Sonuç? Alabildiğine açıldı ufuklar! Vadiyi cennet diye pazarlayanlara ne demeli ki?

Bütün inanç ve ahlak disiplinleri seni değil toplumu önceler!
Olmalı- Olmamalılar hep bu yüzdendir.
Bu yüzden milyarlarca insan Kendine Dokunamadan göçtü dünyadan!
Sen, kendine dokun!
Bil ki kendine dokunmak;İnsanlığa dokunmaktır!
Kendine Dokunmayı niyete alanlara selam olsun.

EDİLESİ DEĞİL YAŞANASIDIR DUALAR

Bilge, gence sordu;
- Nasıl dua edersin?
- İhtiyaçlarımı, ideallerimi, aklıma gelenleri söylerim Rabbime

Bilge susunca genç sorma ihtiyacı hissetti;
- Siz nasıl dua edersiniz?
- Sessizce içime döner, Rabbimi dinlerim. Söylediklerine âmîn derim. Dua adına yaptığım sadece budur!

-İçime nasıl dönerim? Hadi döndüm diyelim, Rabbimi nasıl duyarım?
Bilge anlamlı anlamlı güldü bu soruya;
- O kadar mekanik, o kadar kuralcı oldu ki insanlar, her şeye kural- yöntem- anahtar arar oldular. İçe dönmeye bile! Sessizliği dinlemeye bile! Yazık ediyorlar kendilerine!

- Bir şeye erişmek için yöntem, metot sormak suç mu?
Cahillikleri çekilirdi de ukalalıkları acayipti gençlerin. Bilge anlayışla cevapladı;
- Sevdiklerini bir metot, kural ve yöntemle mi sevdin? Ya Nefret ettiklerin? Sevgi ve Nefretin
kuramını formüle eder misin bana?

Gencin kafası sorularla meşgulken Bilge, elini tuttu ve gözlerine baktı uzun uzun, bakışını kaçırmadan. Ve fısıldadı kulağına:
- Milyarlarca insan Rabbinden isteyerek “Dua Ediyor”. Çok çok azı Rabbinin kendinde ne istediğine odaklanarak “Dua Yaşıyor”. Sen Duasını Yaşayanlardan olasın!

KENDİMCE

Sen beni anlayamazsın!
Anladım dediğin, bende gördüğün kendindir. Bende gördüğün kendine, seni anladım diyerek kandırıyorsun kendini ve beni!

Ben seni anlayamam!
Anladım dediğim, sende gördüğüm kendimdir. Sende gördüğüm kendime, seni anladım diyerek kandırıyorum kendimi ve seni!

Seni anlamama imkan yok!
Ancak sana anlayış gösterebilirim.
Anlayış göstermek?
Kendimi merkeze koyup sende bana uymayan yönlere tahammül edişim.
Egoistçe mi?
Lütfediyorum sana güzelim.
Daha ne?
Gerçekte sen de bana öyle yapmıyor musun?
Hatta herkes herkese böyle yapmıyor mu?!

Seni anlamamı isteme, çünkü bu imkansız!
İmkansızı istemek azaptır.
Sana anlayış göstermemi de bekleme, çünkü bu münafıklık.
Sahtelik huzurdan uzaklaşmaktır.
Öyleyse biz önce kendimizi anlamaya mı çalışsak?
Kendimize anlayış gösterme sahteliklerimize mi bi baksak?!..

Kendimi anlamaya çalışıyorum.
Kendime anlayış gösterdiğim;
sahte – korumacı yanlarımın da üstüne gidiyorum şimdi.
Bir bir deşifre ediyorum zihin gerisinde fırıldak çeviren İblisi.
Göklere uçuşan Meleklerin balonlarını da patlatıyorum tek tek.
Hepsi gözümün önünde, yerdeler şimdi.

Yerin derinliklerine daldım maden kazarcasına.
Kayboldum anlam damarlarının bâtın dehlizlerinde.
Yücelere, maneviyat bulutlarına kanatlandım çırpına çırpına.
Işık huzmelerinde sır ararcasına.
Ve şimdi evet şimdi
Yerdeyim
Kendi yerimde
Ne derinlik ne yücelik!
Sadece Kendimce…

İNSAN OLMAK; KENDİNİ İNKAR ETMEK MİDİR?

“Sen böyle güzelsin” dediler mi sana hiç?
Çocukluğuna kadar git ve düşün hele!
Başta anne babamız olmak üzere bunu hiç kimse demez bize!
Aklımız erdi ereli; “Uslu dur”, “Adam ol”, “Güzel kızlara yakışmaz”, “Efendi ol” türünden telkinlerle kodlandık. Bu kodlama aslında ne mi?

Farkında mısın hep daha iyi ol, daha güzel ol, daha farklı ol şeklinde kodlandık.
Bu aslında;
- Olana Yabancılaş!
- Kendini İnkar et!
- Kendinle hiçbir zaman barışma!
- Olduğun hale düşman kesil!
- Durduk yerde kendine savaş ilan et!
kodlaması değil miydi? Bi düşünür müsün?

Peki soralım şimdi;
İnkar ederek, reddederek, razı olmayarak, savaşarak çıkılan bir iyileşme çabası huzur getirir mi? Getirdi mi? İnanç, ahlak, töre, milliyet, değerler, çağdaşlık vb adına bize hep bu yapılmadı mı? İnsanın huzursuzluğunun temelinde biraz da bu düğümlü olabilir mi?!

Bu sorgulama bile sana biraz ters geliyor di mi? “Ne yani eğitim olmasın, telkin olmasın, uyarı olmasın öylece doğduğumuz gibi mi kalalım? O zaman hayvandan farkımız kalmaz! Hem gelişemeyiz ki?” diye içinden geçiyor di mi? Kendimizi inkar etmeyi ne kadar da benimsemişiz böyle?!

Kendini inkar ederek sırf başkaları için yaşamak Fedakarlık diye özendirilir kültürümüzde. Ben varım, az da kendim için yaşasam demek Bencillik, Egoistlik ve hatta Kibir eş kabul edilir. “Ben demek şeytana mahsus” diye bi özdeyiş bile var Anadolu’da. Bunca kod nasıl aşılır?

“Kendini bilen Rabbini bilir” düsturuna rağmen din, tasavvuf, ahlak ve değerler adına; Nefsi kötüleme, Bireyselliği Şeytanla özdeşleştirme, Deccaliyet ürkütmeleriyle bunca insan nasıl kendini inkara sevk edilir? Bu vebal ne adına alınır? Aklı eren varsa beni de aydınlatır mı?!

Kendimiz olmama adına giyindiğimiz dünyevi kimlikleri öyle benimsedik ki Hanımlara kendini anne, eş, abla, kız evlat; erkeklere baba, koca, abi, erkek evlat olarak tanımlamayın, siz sadece sizsiniz dediğimde genellikle insanları bir korku alıyor. Bozguncuymuşum gibi bakıyorlar!

O kadar benimsenmişler ki kabirde ve ahirette işine hiç yaramayacak sanal kimlikleri; sen sensin dediğimde bunu kabul edenler tüm bağlantıları inkar etmeyi özgürlük sayıyorlar. Ne aile, ne yuva, ne akraba, ne büyük ne küçük tanıyor hepsine sırt dönüyorlar. Kendin olmak bu değil!

Dengeye getirmek için hem kendin ol hem de sorumlu- bağlantılı olduklarının hakkını ver diyorum. Duygusal milletiz, ya uçlarda ya diplerde geziniriz. Ortası yok bizde. Hizmet et kendin olarak dediğimde de köleye dönüşmeyi ve böylece yine kendini yitirmeyi ibadet biliyor yığınlar.

Nasıl kendimiz oluruz?
Aynı rüyayı aynı anda gördüğün var mı kendini tanımladıklarından?
Sevdiği için seninle kabre girecek çıkar mı adadıklarından?
Ezeli ve ebedi yalnızlarız! Korkutucu mu?
Allah yalnızdır ve yalnızlarla; “Kendini Kendi olarak Fark edenler”le beraberdir!