Değiniler- 174

Değiniler- 174

İNZİVA VE BİREYSELLİK GERÇEĞE ERMEK MİDİR?

Gerçeği fark ettikten sonra sadece fark edenlerden oluşan bir çevrede yaşamayı tercih etmek; kurtulduğu eski cehalet hapishanesini yıkıp yerine yeni bir aydınlık hapishanesi inşa etmektir. Kapalı ceza evinden yarı açık olana naklolmak, özgürleşmek midir ki?

Kişinin kendi görüş ve bakış açısını takdir eden bir hayran kitlesini arkasına alarak yaşaması; koşu bandında yürürken sanki seyahat ediyormuş gibi yaylalar, vadiler ve şehirlerden bahsetmesi gibidir. Seyreden kitle de gönüllüdür zaten “Evet ne güzel geziyoruz” demeye!

Koşu bandındaki hayal görüyor tamam da seyredenlerin; bizzat olayın yerinde sayma olduğunu görenlerin, gördüklerini turistik gezi gibi algılamasına ve böyle yorumlamasına ne demeli? Gönüllü Hipnoz mu? Bile isteye kendini uyuşturmak mı?

Fark ettikten sonra kendinizi ispat çabasındaysanız gerçekte fark edememişsiniz demektir. Fark ettikten sonra hala bir şeylere, bir yerlere, birilerine meydan okuma modundaysanız gerçekte hiçbir şeyi okuyamamışsınız demektir. Fark eden; ispata ve meydan okumaya ihtiyaç duymaz!

Hz. Muhammed’in (sav) bütün önder ve aydınlanmışlara pek çok noktada üstünlüğü hayranlık uyandırıcıdır. Bunlardan dikkatimi çeken ikisi;
1- Fark ettikten sonra Hira’da kalmamış, Topluma karışmıştır.
2- Şehirde insan seçmemiş, kendisini ikaz edeceklere de kendini açık tutmuştur…

Vasat İnsan; benzerlerinden bir dünya kurar kendine. Olgun İnsan; herkesi kendi gördüğünden hepsinde kendine benzeyen noktalar bulur ve oradan seyreder hem kendini hem Alemlerin Rabbini. Klasım sarsılır, gururum incinir, yerim zedelenir türünden endişeler taşımadan….

Mürşid dersi tamamlamış, dervişler odalarına çekilmişti. Yatsıdan sonra küçük dervişler köpek taklidi yaparak oyun kurdular kendilerine. Sesleri pek hoşuna gitti Mürşidin. Odasından çıktı, gür bir sada ile Hav hav hav diye bağırdı avluda! Ses taklidini anlayan dervişler, Kim O? Kim var orada! diye bağırdılar. Mürşid, gülümseyerek şefkatle seslendi:
– Açın evlatlarım, köpeğin en büyüğü geldi açın. Hem pek de susamış, pek acıkmış açın dedi…

Köpeğin en büyüğü? Mürşid ve dervişler? Ve Muhabbet…

“Kendini Gerçekleştirmek” mi?
Kişisel Gelişim ağzıyla hani
Yoksa “Esma Seyrini İkmal” mi?
Tasavvuf lakırdısıyla hani
Adına ne dersen de, kafanda hala aralarına katılmaktan kaçındığın, fiilen olmasa bile zihnen dışladığın insanlar ve ortamlar varsa eksiksin, hamsın, çiğsin.

Aşağıladıkların kadar aşağılanacak
dışladıkların kadar dışlanacak
ötelediklerin kadar ötesine düşeceksin gerçeğin
Bil ki ölmeden yüzleşeceksin hepsiyle
Nasipliysen tabii
Değilsen?
Böyle ölmekten sığın Allah’a!
Selam olsun
Tek-Bir-Bütün olarak
Âlemleri kucaklamayı niyete alana!

AMİN MAALOUF’UN GÖZÜNDEN

Bir yelkenli için rüzgar ne ise insan için Kader odur. Dümen başındaki insan, rüzgarın ne yönden eseceğine de şiddetine de karar veremez. Ama kendi yelkenini yönlendirebilir.

Kimlik dendiğinde kendimiz için en güçlü kimlik tarifimiz Dinimiz olduğu sürece dünya halkları huzur bulamayacaklardır. Dinden vazgeçilemez, din elzemdir. Ancak onu kimlik haline getirmekten vazgeçilmelidir.

Din toplumu dönüştürdüğü gibi toplum da dini dönüştürmüştür. Bugünkü İslam’ın Hz. Muhammed İslamı; Hıristiyanlığın İsa Hıristiyanlığı, Yahudiliğin Musa Dininin aynı olduğunu hiç kimse söyleyemez! Zaman hep ileri akarken dinlerin ilk haline özlem, nostaljik kalacaktır.

Farklılıklarımızı vurgulamak ve canlı tutmaya çalışmamızın altında esen küresel rüzgarın tek tipleştirici etkisine direnç vardır. Ne kadar direnirsek direnelim insanlık ailesi tek milliyet, tel kültür ve tek dine doğru hızla ilerlemektedir.

Ben hiçbir ülkeden, hiçbir şehirden, hiçbir kabileden değilim. Ben yolun oğluyum. Bütün diller ve dualar benimdir. Ama ben onların değilim.

BELA- İMTİHAN VE SIÇRAMA SÜREÇLERİ

Bela veya İmtihan yaşamadan üst idrake erilemeyeceği yaygın bir kanaat. Esasında insanı üst idrake yükselten bela veya imtihan adı verilen olaylar süreci değil, onların yaşandığı esnada ve neticesinde yaptığı değerlendirme biçimidir. Salt olay hiç kimseyi hiçbir yere yükseltmez!

Şayet acı ve zorlu olaylar insanı değiştiriyor olsaydı, hayatın pek çok sıkıntısını bir ömür göğüsleyenlerin hemen hepsi bilge insanlar haline gelirdi. Kişiyi dönüştüren ve ona bir bilinç sıçraması yaşatan olay değil, olayla gördüğü gerçek ve ona yüklediği anlamdır.

İmtihan adı verilen olaylar hayatın doğal akışı içinde gayet normal oluşumlardır aslında. İmtihan adını alması; kişinin bilincine ağır gelmesinden başka bir şey değildir. Bilinci baskılayan ve acı, bunalım, sarsıntı yıkım yaşatan bu oluşum neye sebep olursa kişiyi dönüştürür?!

İmtihan diyebileceğiniz olay sizi tümden dönüştüren olaydır. Tümüyle, kökten bir dönüşüm ise kişinin, hayatının o safhasına kadar öğrendiği bilgi, edindiği bakış açısı ve benimsediği değerlendirme metodunun işe yaramayışını, boşa çıkışını bütün çıplaklığı ile görmesinden geçer.

Boşa çıkışı görmek, o yıkımı yaşamak dönüşüm için yeterli mi peki? Kesinlikle hayır! Çünkü kahrolası ego burada da devrededir. İçten içe fısıldayarak acıdan vazife çıkarır; Sen ne güzel kurbansın, ne fedakar, ne cömert, ne de merhametlisin diyerek. Bu seslenişe uyan mı dönüşecek?

Acısına beste yapan mı dönüşecek?
“Allah belayı sevdiğine verir” diyerek
kendi basiretsizliğini Allah’a yaslayan,
bundan manevi (?) pay alan mı dönüşecek?
Evet, belayı sevdiğine verir. Allah,
sevdiğinin kurban rolüne bürünmesine izin vermeyerek ona gerçeği okutur!
Kurbana değil!

İmtihan; her acı-bela değil dönüşüm getiren olay, anladık.
Dönüşüme girdiğimizi nasıl anlarız?
Yaşadıklarında hala birilerini suçluyor;
feleğe, kadere, talihe öfkeleniyor;
dış sebepleri bahane ediyorsan;
o olay senin imtihanın değil kahrındır.
İmtihan; içe döndürür insanı!..

İçe döndürüldüğünde son geçit; sebepleri, dışarıyı ve insanları suçlamadan hatayı, sorumluluğu % 100 üstlenmektir. “Ben yanıldım, kendi kendime zulmettim Rabbim” diyebilmek. İnsan ruhuna en ağır gelen işte bu kabuldür. Çünkü ego, “Bunu kabul edersen helak olursun” diye fısıldar!

Bu kabulün zorluğunu da anlamak lazım. Kolay mı? O ana kadar tecrübe dediği her birikimi, ilim dediği her anlayışı, kazanç dediği her sahipliği bi çırpıda silmesi; dosya yakması gerekmektedir. Ego bunu aptallık- geri zekalılığı kabul diye anlayacaktır. İşte bunu sindirmek güçtü.

Egona ağır gelse de aptal, basiretsiz olduğunu kabul ettiğinde duvar yıkılacak, geçit aşılacaktır. Biraz toz kalkacak tabi. Genzin yanacak, öksüreceksin; gözlerin de yaşaracak burun akıntınla birlikte. Korkma akan, eriyen egondur! Bırak aksınlar. Bırak yansın boğazın. Geçiyorsun!

“Yanıldım, yolum da hayatım da baştan sona yanlışmış” desen mahkemede ne yaparlar? Hukuk, itirafçının cezasını hafifletse de bırakmaz! Ya Vicdan Mahkemesi? Ya Rabbin Huzuru? Rabbin huzuruna Vicdan mahkemesinde çıkan itirafçı, yıkıldığı yerden ayağa kalkar! Yeniden Dirilir!

Bu öyle bi diriliştir ki bi çeşit “Ölümsüzlük İdraki” desem inan abartmış olmam! Vicdanına itirafla sorumluluk üstlenen, yepyeni bir Kudretle ayağa kalkar. Eski kişi değildir artık. Her ne kadar surete bakanlar onu eski sansa da. Pencereden ufka değil; Gökten yere bakandır artık!

“O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür” (İbrahim-48) ayeti bir yönüyle bunu anlatır. Bilincin, ruhun, anlayışın değişmiştir. Görebilenler için bedenin dahi değişir. Yüzünde lambalar yanar. Hayat enerjine kelebek misali koşar samimiyeti algılayan gönüller.

“Kişinin kıyametinin kopması” denen de budur. Yineliyorum hiç kimse senin kıyametini koparamaz! Hiçbir olay kıyametin olamaz! Sen vicdan mahkemesinde tüm sorumluluğu üstlenmedikçe! Üstlendin mi? Kıyametini kendi kendine kopardın ve yepyeni bir kıyam ile ayağa kalktın demektir!..

Ya sana yanlış yapanlar? Onca sene çektirenler? Hakkına girenler? Kıyametini koparıp kıyam ettiğinde tatlı bi tebessümle şöyle diyeceksin onlara içinden “İyi ki vardınız! Allah sizden razı olsun. Ölümsüzlüğü tattırdınız bana! Yolunuz ve bahtınız açık olsun!” Ne hüzün ne kırıklık!

Sürecin sonunda vicdanına itirafla beraat ettin. Dimdik ayakta, huzurdasın. Bunun Kıyamet ve Ölümsüzlükten başka adı da var mı? Olmaz mı? “Şeytanını Müslüman etmek” diye duyduğun da budur. İmtihanda nefse pay vermeyene ne mutlu! Dileyene, bu idrakin yaşamı nasip olsun. (Âmîn)

FARK ETMEK; AYRILMAK VE AYRIŞTIRMAK MIDIR?

Aydınlanmış, uyanmış, fark etmiş insan olmak; bunları yaşamamış olanları aşağılamak, hafife almak ve onlara alaycı, küçümseyici gözlerle bakmak, üst perdeden sözlerle ayrıştırmak demek değildir.

Hakiki manada uyanmış olanın toplum planında gafil ve cahil sayacağı hiç kimse yoktur. Birliği yaşayan, birin bütünlüğünü sözle, gözle dahi bozmaz! Bütün vücudu idare eden Beyin için bedenin herhangi bir hücresini daha zayıf, daha aşağılık, daha bilinçsiz saymak mümkün müdür?!

Beyin nasıl ki kimyasal, sinirsel ve elektriksel yayınıyla başımızdan ayağımıza kadar bedenin her yerinde, her an, her haliyle işlevde ise aydınlanmış insan da toplumun tüm katmanlarını, bilincin tüm seviyelerini, insanların tüm anlayışlarını kuşatmış olarak insanlar arasındadır.

Bahanesi, gerekçesi, dayanağı ne olursa olsun bir bilgi, bir fikir, bir anlayışa dair yapılan yayında insan aşağılama kokusu almışsanız; biliniz ki o yayın evrensel, insani ve de Rahmani olmaktan hayli uzaktır.

Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan
Şer’in evliyasıysa Hakikatte asidür. (Bizim Yunus)
İnsanlığı tek bir bütün olarak göremeyen, görmek istemeyen, hakim anlayışlar arasında evliya kabul edilse bile gerçekte isyankardır diyor, Bizim Yunus.

Bırakınız insanları sözle ve davranışla ayrıştırmak, aşağılamak bu düşünceyi aklınızdan geçirmeniz, içinizde tutmanız dahi özendiğiniz kemâlâttan çok uzak olduğunuzun delilidir. Biliniz ki Vahdet Ehli; cahili cahil, gafili gafil görmeyen, göremeyendir.

Vahdet ehlinin, evrensel bilinç sahibinin, kamil insanın en bariz sembolü; görüntü ve hali Anneliktir. Siz hiç, bir annenin evlat ayrımına gittiğini gördünüz mü? Veya merhametini ona farklı buna farklı uyguladığını?

Bir annenin evladına “Annecim” seslenişiyle bizim Resulümüz Hz. Muhammed (sav) in “Ümmetim” seslenişi aynıdır. Yavrusunu kanından, canından, kendinden bilen “Annecim” diyebilir. İnsanlığı aynı şekilde kanından, canından, ruhundan, özünden bildiği için “Ümmetim” diye ağlamıştır O!

Kur’an ona “Ümmi Nebi” demiştir.
Ümmi Nebi; Anaç Tebliğci,
Merhametli Rehber, Kuşatıcı Önder…
Ve bize Ümmi Nebiye Salavat;
anaç rehberin anaçlığını besleyici olmak;
ayrıştırmamak, bütün mahlukata sevgi ve merhamet saçmak önerilmiştir değil mi?

Hakikatte ne demek Ümmî?
Ümmet, şimdiye dek bildiğin gibi mi?
Yoksa bilinenin fevkinde bir anlayış mı?
Ya Rabbel Alemin!
Bizi Ümmî Nebinin yolundan ayırma!
Bizi de Ümmîler Kervanına dahil eyle!
Bizi de kat O güzeller güzelinin Ümmetim dediklerine! (Âmîn)
https://mehmetdogramaci.com/2014/08/ummi/

ÖZÜR VE HELALLİK İSTEMEDE SAMİMİYET

Muhatabınızın kırıldığını fark ettiğiniz için mi özür dilersiniz yoksa özür dilenecek ölçüde kırıcı olduğunuzu fark ettiğiniz için mi? Düşünürseniz iki özür dileme arasındaki fark görünenden daha büyük ve derindir.

Verdiğiniz zarar, uğrattığınız kayıpların büyüklüğünü görünce mi Helallik istiyorsunuz? Muhatabın zararını, kaybını görmeseniz de içinizden gelen biçimde Helallik ister miydiniz? Bir de “Ben şimdi ona yaptım, yarın benim başıma da gelir” endişesinden Helallik isteyenler varmış…

Neyi, niçin ve neden dolayı yaptığınız sorgulamasını, nefsinize prim vermeden ve benliğinizi kanatırcasına yapabilirseniz -ki çoğu insan buna yanaşmak dahi istemez- bu sorgulamanızın bir lütfu olarak size açılacak şeyin adı; Samimiyettir. Samimiyet paha biçilmez hazinedir.

“Sizi kırdıysam özür dilerim.”
Bu özür müdür? Kırdığından emin değil henüz!
Kırıcı olduğunu fark etmek mi? Ona hiç yaklaşamamış bile!
Kırdıysa özür dilermiş! Lütfedersin!
Bu özür değil; özür adı altında ego cilalamaktır.
Ve samimiyetle uzaktan yakından alakası yoktur…
Siz siz olun; yaptığınızın yanlış, hatalı, incitici, kırıcı, yıkıcı olduğunu vicdanen iliklerinizde hissetmeden kimseden özür dilemeyin, helallik istemeyin! Neden? Egodan arınmamış, samimiyete ermemiş hiç bir gönderi, samimi karşılık alamaz. Arınmayı, arınmışlık çeker çünkü.

Yanlış yaptığını taaa özünden hissedenin dileyeceği özür; alacağı helallik istediği karşılığı bulacaktır. Samimiyet karşısında çözülmeyecek problem, açılmayacak kilit, yıkılmayacak duvar yoktur çünkü.

Şimdilerde okuduğum bazı eserlerde; “Sadece Geleceği değil Geçmişi dahi yeniden dizayn etmenin mümkün olduğu” na vurgu yapılıyor. Evet mümkündür. Geriyi de süpürebilirsiniz, ileriyi de açabilirsiniz. Yeter ki egonuzu ve sihirbaz zihninizi Rabbinizle aranızdan çekmeyi beceriniz.

Vaktiyle söyledikleri ve yaptıklarından bin pişmandı. Geceler boyu ağlamış ama bir türlü karşısına çıkacak cesareti bulamamıştı. Mahcubiyeti mi nefsi mi bulamamıştı işte. O geldi ve şöyle dedi: “Farkındayım, çok eziliyorsun! Geçti be kardeş geçti!” Olur mu? Oldu, şahidim…

“Allah’ta yok yoktur” Samimiyet; özür dileyecek olanın ayağına hata ettiği kişiyi getirtir de üzülme artık dedirtir mi? Evet dedirtir. Yeter ki sen o samimiyette ol. Neler olmaz neler?!

Dünya; maskeli balo! Sözler maskeli, gözler sahte, davranışlar adamına göre. Samimiyeti ne kadar da özledik değil mi? En önemlisi de kendimize samimi olmayı. Onu bile kaçırdık ve kaptırdık nefse. Kendi kendini kandırmayı, kendini aldatmayı seçmek mi insana göre? Nereye kadar?..

Sözler, gözler, fiiller ne derse desin kalpler ve gönüller esasen yaydığımız dalgayı alıyor. Ve emin olun, kimse kimseyi kandıramıyor. Günü kurtardım sansak da niyet başka ise herkes alıyor aslında kokusunu. Susmaları kiminin edebinden, kiminin size değmeyeceğini düşünmesinden…

Geçmişi süpürerek temizlemek; Geleceği yeniden ve bambaşka inşa etmek mümkün. Yeter ki yanlışını itiraf et kendine Vicdanın şahitliğinde… Kader, Hayat Şartları, İnsan hali vb çeldiricilere yüz vermeden. Gerisi? Özür, Helallik? Şüphen olmasın umduğundan çok daha güzel olacak!

ORTAYA KARIŞIK

* Seni hakkıyla bilemedim Rabbim.
* Kendimi bütünüyle tanımam imkansızdır.

* Günah işlemeyecek olsanız sizi helak eder, yerinize günah işleyecek bir topluluk yaratırdım.
* Hayatı boyunca hiç yanlış yapmamış, hiç pişman olmamış, hiç kural dışına çıkmamışlar; yaratılışlarını da Yaratıcıyı da tanıyamadan göçüp gidecek olanlardır. Sanki hiç yaşamamış gibi.

* Çok şükür bütün dualarım kabul oldu. Ne istedimse verdi Rabbim….
* Ben Rabbimi; Dualarımı kabul etmemesinden bildim…

* Göz gördü, gönül sevdi.
* Beş duyu yanıltır insanı, aklını kullanmalısın!
* Sorgulamadıkça Gerçeğe erişemezsiniz.
* Sorguladıkça kaçtı huzurum. İmanım mı? Kaldı mı bilmiyorum. Neden sorguladımsa?

* Aklını kullan, kafayı çalıştır, araştır ve öğren. Aydınlanacaksın.
* Onlarca yıl Onu aradım. Sonunda anladım ki bana lazım olan kocakarı imanı imiş. O huzuru, o samimiyeti hiçbir şeyde bulamadım.

* Bilgi sahipleri soğuk ve acı gerçekler konusunda insanlara ışık oldular, fener tuttular.
* Biliş sahipleri kalplere dokundular, gönülleri ısıttılar. Isınanlar; daima ışıyanlardan hem daha çok hem de daha huzurlu oldular. Nedense?

* İyiliği teşvik edici, kötülüğü sakındırıcı olunuz!
* Olan; olduğu gibidir. Olanın; olması gereken dışında olması asla mümkün değildir.

* Dikkat et, elini kesmeyesin!
* Akacak kan, damarda durmaz!

* İyilik edenler için ummadıkları karşılıklar vardır.
* Kim, ne için yaratılmışsa ona o kolaylaşır.

Anlayabilene aşk olsun…

BİLGE KRAL ALİYA’DAN

İnanılan bir hayal; hayal olmaktan çıkar! Gerçekçi olun, imkansızı isteyin! İmkansızı istemek; bir gün onu gerçek kılmaktır.

İmkansızları gerçekleştirmek için tek bir şeye ihtiyacımız vardır. Gerçekleşeceğine inanmak! Diğer sebepler uyuşuk zihinlerin bahanesidirler.

Cahil Müslüman olmaktansa Aydın İnkarcı olmak mı seçilmeli? Cehaletten kaçan Müslüman; aydınlandıkça inkara saptı. Hayır. İkili tercihlere zorlandığınızda ikisi de deyiniz. Hem İnançlı Müslüman hem de Bilge Aydın olmak mümkündür.

Eğitebileceklerinden daha fazla çocuk yapan toplumlar; kendi özgürlük ve bağımsızlıklarını da geleceklerini de riske atarlar. Maalesef Müslüman Toplumlar bu durumdadır.

Kur’an, imtihan ve sıkıntıdan sonra selamet müjdeler. Hatta garanti eder. Kıssalarla da bunu destekler, genişçe anlatır. İman ettikleri Kitap böyle iken ne oluyor da Müslümanlar umutsuzluğa ve karamsarlığa düşüyorlar?!..

Tarih; imkansızların gerçekleşme kronolojisidir. Geçmişinden güç aldığını söyleyenlerin zihninde neden hala imkansızlık inancı var?

“Bilinçsiz Dini Aidiyet” bizi mahvetmiştir. Böylesi bir aidiyetten “Bilinçli Hakikat Sevdalısı” olmaya geçmek lazımdır. Hayat sadece dini ritüel ve dua değildir. Bilim ve çalışma da buna eklemlenmeli; fabrika ile ibadethane içiçe olmalıdır. Kalkınma ve aydınlanma budur.

Geçmişe dönük (zafer coşkuları içinde) yaşayanlar kitap okuyamazlar. Okuyamadıkları için Geleceği inşa edecek fikir ve ümitten yoksundurlar. Kitap Okuyanlar; Geleceğe dönük yaşarlar. Ümitsizlik, karamsarlık onlara göre değildir. Hakikati, sadelikle kavramak onların nasibidir.

Yazılarım ve siyasi çalışmalarından dolayı 9 yıl zindanda kaldım. Bosna’da kızlarımız, kadınlarımız kirletildi. İnsanımız katledildi, gençlerimiz doğrandı. Ama ben bu süreçte İnsanlığın yeniden İslam’la ayağa kalkacağına olan ümidimi ve inancımı hiç mi hiç yitirmedim…

Bu serideki sözler Aliya İzzetbegoviç’in röportajlarından derlenmiştir. En çarpıcı sözüyle bohçayı toplayalım “İyi, Doğru ve Güzel olan ne varsa hepsinin diğer adı İslam’dır” Din, ahlak, hayat, insanlık konusunda yegane ihtiyacımız; Samimiyetle İnanmak ve Yaşamak!

İlgili resim

There is 1 comment for this article

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir