Değiniler- 175

Değiniler- 175

SON PEYGAMBERE İHANET

Hz. Muhammed (sav) Son Peygamber olduğunu ilan etmekle; İnsanlığı insan sultasından korumak, akılcı değerlendirmelerle Kendini gerçekleştirmenin önünü açmak istemişti. Ne ki kitleler alışkanlıklarından kolay vazgeçemezdi. Hele ki birine, bir yere aidiyetten! Zorların zoruydu bu!

Aidiyet alışkanlığından vazgeçmek; dışarıyı, sebepleri, olayları, birilerini suçlamadan uzaklaşmak; hiç bir etkiye, unsura, değere yaslanmadan kendi kendisinin sorumluluğunu üstlenmekti. İşte bu, sorumluluğun yakıcılığından korkan için en büyük kabustu! Çare arayışları başladı.

Arayan zihin, aradığı istikamette neler bulmazdı ki? İnsan zihni buna göre dizayn edilmişti. Görmek istediğimizi görür, işitmek istediğimizi işitir sonra da “Bak bak dışarıda da varmış, demek ki haklıymışım” diye kendi kendini kandırırdı insan. Veya boyun eğerdi zihninin oyununa.

Zihin galipti; “Şeytan çoğunu azdırmış” “Cinler ekserisini ele geçirmiş”ti. Yasası böyleydi Yaratanın. İlk çare toplumsal planda bulundu. Hz. Muhammed (sav) irtihal etmişse Halifesi vardı. Tabi yaaa! Halifesi!.. Olmalıydı, elzemdi. Toplumsal Aidiyet; Halifeler zincirine bağlandı.

Toplum kendini Halifelerle ve Halifelik Kurumu ile zincirlemişti. Ohhh çok şükür diye nefes aldı kitleler. Başsız değillerdi. Çok şükür onları güdenler vardı. Çok şükür kitleyi düşünme ve araştırma zahmetinden koruyacak kurumsal oluşumlar; fetva makamları gelişmeye başladı. Ya Bireyler?!

Toplumca çare bulunmuşsa Bireyler için de bir yol bulunurdu elbet. Allah devasız dert yaratmamıştı. Arayan bulacaktı. Zihin, Allah adı altında neler yapmaz, neler yutturmazdı ki insana? Çare bulundu. Resulullah varisi alimler, arifler, bilginler, mürşidler, üstadlar, hocalar…

Sahi Resullerin mal, kişi, kurum olarak Mirası oluyor muydu? Yoksa Resulullahın biricik mirası Evrensel Yaşamın Genel İlkelerini çizen Kur’an mıydı? Zihin buna da çareler buldu. Resulün dilinden rivayetler gırla gitti. Neler dedirtilmedi ki? Varisleri vardı artık Son Peygamberin!

“Ben o zincirin son halkasıyım” demişti Son Peygamber olarak. Aidiyet seven kitleler; son halkaya halkalar eklemekten çekinmedi. Devamlılık esastı sünnetullahta. Zincir kopamazdı. Zincirlemeliydik kendimizi. Özgürlük bize haramdı. Hem Allah’ın ipine tutunmak lazımdı. Di mi ama?!

Halkalar, çeşitli kültürlerden ustaca devşirilen transferlerle eklendi bir bir. Varisi kişiler tamamdı, günü kurtarmıştık. Ya gelecek yıllar? Her yüzyılda bir Müceddit gelir bozulanı düzeltirdi. İlerisi? Kıyamete doğru? Mehdi ne güne duruyor? Bir gün gelecekti elbet, Son Peygamber adına!?..

Son Peygamber oluşuna iman ettim Ya Resulallah! Bu imanım sebebiyle düğümlediğin zincire halka ekleyerek sana ihanet edemem! Bildim; Akılla ve Evrensel İlkeler Demeti Kur’anla kendi sorumluluğumu almamı istiyorsun! Alıyor ve o bilinçle yaşamaya azmediyorum. Sana Selam olsun…

DÖNÜŞÜM EŞİĞİ

Size “Dünyaya tapmayın, burası geçici, esas hazırlığınız ahirete olsun” diyenlerin neredeyse % 99.9’unun sahip olduğu dünyalıklarla sürdükleri ultra lüks hayatı ve neredeyse hiçbirinin bir lokma bir hırka yaşamadığını gördüğünüzde yeni bir bilinç dönüşümü eşiğindesiniz demektir.

Yaşamadığını söylememek; söylediğini yaşamak insanlık ölçüsüdür. Gerçeği bir kişinin bütünüyle yaşamasının muhal olduğu malum. Ama insaf ve empati esastır. Oruçlunun karşısında kebap yenmez. Hele ki kebap yiyenin oruçluya “Nefsini eğitmelisin” ikazı kışkırtıcı bir edepsizliktir.

Size öneri getirenlerin söz ve yaşamı arasında uyum aramalı mısınız? Hem evet, hem hayır. Evet, yüksek perdeden söyleniyorsa beklentiniz haktır. Kimse Hakkı kamilen yaşayamaz gerçeğine bakarsak beklememelisiniz. Öne çıkanlar hariç. Onlar; söz, uygulama ve yaşamından sorumludur…

Kitlelerin ödediği bedel; bir zihin tembelliğinin ürünüdür. Yerimize düşünenler, yerimize bilenler, yerimize ileriyi görenler aradığımız, kabul ettiğimiz sürece; kendi düşünce, bilgi ve öngörülerimizi inşa gayretine girişmedikçe bu tembellik daha bize nice bedeller ödetecektir.

Göz gördüğünden, kulak işittiğinden, bilinç şahit olduğundan sorumludur. Evrensel Sistemin veya diğer adıyla Sünnetullahın işleyişini bilen insan “Beni Bağlamaz!” cümlesini kullanamaz. Çünkü sistemde her şey birbiri ile bağlantılıdır. Bağımsız ne bir mahluk ne de eşya vardır…

Meksika’daki kelebeğin kanat çırpışı Japonya’da kasırga tetikler mi? Allah Yasası ve Bilimsel Verilere göre evet değil mi? Peki, dünyanın herhangi bir yerindeki açlık ve sefalet lüks hayatlarda bunalım ve intihar tetikler mi? Efenim? Alakasız? Kelebek iyiydi de açlık bozdu işi!

Sözleri ve Yaşamları arasında uçurum gördüklerimize kızmak bize ne katar? Onlar savaş açmak? Hiçbir şey! Bunları görüyorum ama neden dönüşemiyorum dedin di mi sen? Gördüklerine öfkelen, geril, savaş ilan et demedik ki. İnsanlık adına yapabileceğin en büyük iş; “Kendini İnşa”dır.

Unutma; birilerinin söylem ve eylem tutarsızlığı ne kadar gayri insani ise senin, sırf onlara tepki üzerinden bir yaşam inşa etmen de en az o kadar gayri insanidir. Sistem; Tepkiselliği değil Örnekliği destekler. Allah, yaşam olarak ortaya koyanlara, örneklere yürü ya kulum der.

İnsanlar; lafazan sloganlar ve ideolojik söylemlerle köpüren karşıtlık dalgalarıyla dönüşmez. Dönüşüm; iyiye, güzele, doğruya bizatihi kendi yaşam ve tutumlarıyla örnek olanlarla başlar. Salon dolusu karanlığı tek bir mum yeniyorsa senin kendini inşa etmen kimleri dönüştürmez ki?

“Allah ile Aldatma”nın panzehiri “Allah ile İnşâ” olmaktır. Aldatanın dedikodusuyla ömür tüketmek değil. Söylemlerimiz kadar susmalarımızdan; Eylemlerimiz kadar kaçındıklarımızdan da sorumluyuz. Takva; Yaratandan ötürü yaratılmışa duyulan sorumluluktur. Duyanlarla ne mutlu!

DİNİN SÜT KIZ KARDEŞİ

Dinsel Yasa, bizi evren ve varlık hakkında düşünmeye teşvik ediyorsa; dini açıdan Felsefi Düşünce hem zorunlu bir ödev hem de övgüye değer bir çalışmadır.

Tanrı bizi varlık aleminden ibret almaya çağırıyor ve düşünmeyi teşvik ediyorsa kendisinin de akılla anlaşılmasını istiyor demektir. Öyleyse akıl yürütmek başlıca ve üstün bir Kulluk görevidir.

Akıl Yürütme ve Mantıksal Çıkarsamayı; ibret almak için dini bir ödev kabul etmişsek; bizden önce düşünenlerin düşüncelerine eğilmek de dini bir ödevdir. Onlar bizim dinimizden olmasalar bile!.. Dine yaslanarak Felsefeyi reddetmek; dinin ruhuna aykırıdır.

Geçmişin bütün bilgi ve düşünce birikimini inkar ederek, sadece dinin tebliğ edildiği dönemi esas almak ve o dinin aparatları ile bir düşünce ve bilim oluşturmaya çalışmak; köksüz ve temelsiz bir çalışma olacaktır. Bu aslında Tanrının muradına da terstir.

Kimi insanların imanı bozulur korkusuyla bütün din mensuplarına felsefeyi yasaklamak; binlerce insanın su içtiği bir çeşmeden 3-5 kişi ishal oldu diye suyu herkese yasaklamak gibidir. Dünya düşünce- bilgi birikimi sırf birilerinin imanı sarsılır diye yasaklanamaz, reddedilemez!

Düşünenlerin düşündükleri konularda vardıkları yargılar; iman ve küfür ismiyle damgalanamaz. Bu, düşünenin kendi sorunudur. Düşünen; düşünmekle Tarının emrine uymuştur. Düşüncesinde vardığı netice de tanrıya bırakılmalıdır.

“Müçtehit hükmünde isabet ederse iki sevap, edemezse bir sevap” diyerek derin düşünmeyi teşvik eden Peygamberimiz; dikkat edilirse müçtehit isabet edemezse günaha girer dememiştir. O halde düşünenin erişeceği çıkarım, küfür ve iman meselesi haline getirilmemelidir.

Evrensel ve İlahi konularda derin düşünenlerin yanlış hükme varmaları; uzman bir doktorun bir ilaçta yanılması veya adil bir hakimin bir hükmünde gayri ihtiyari yanılması gibi anlaşılmalıdır. Evrene, Yaratana dair düşünmek doktor ve hakimin işinden daha mı hafiftir ki?!

İnsanlar imana giden üç yol üzeredirler:
1- Akılcı ve Deneysel İspatla inananlar
2- Diyalektik Sorgulama ve Mantıksal Çıkarımla inananlar
3- Nasihat ve Öğütle inananlar.
Nasihatla inanana nispetle Akılcı İspatla inananların küfürde görülmeleri gayet normaldir.

Peygamber (sav) konuşamayan bir cariyenin Allah hakkında sorulunca gökyüzünü göstermesini iman delili saymıştır. Bu durum ona göredir. Bilen ve Düşünen için Allah Göktedir demek küfürdür.

Bilen ve Derin Düşünenin Evren ve Tanrı hakkındaki çıkarımlarını iman küfür sebebi saymamak gerekir. Hiç olmazsa Peygamberin cariyeye hoş görüsü kadar derin düşünene, geçmişin büyük filozoflarına hoş görü ve hürmet gösterilmelidir.

Gerçek Bilim; Yüce Tanrının bilinmesidir. Gerçek Pratik; Gerçek Uygulama; Cennet mutluluğu kazandıracak ameller ve acı verenlerden kaçınmaktır. Dinsel Yasanın; Gerçek Bilim ve Gerçek Pratiği öğretmekten başka bir amacı yoktur.

Dinsel Yasa önünde insanlar üç sınıftır:
1- Yoruma kapalı İman ehli.
2- Akılcı ve Mantıksal İspat arayanlar.
3- Yorum yapabilen ve yorumlayarak iç anlamı anlayanlar.
Üçüncü sınıfın görüşlerini ikinci sınıf kısmen anlasa da birinci sınıfa bu görüşler kesinlikle açılmamalıdır…

Derûnî yorumları herkese açanlara gelince… Bunlar, yeteneği olmayanlara bu bilgileri sundukları için imansızlığa davetiye çıkaranlardır! İmansızlığa davet ettikleri için kendileri de İmansızdırlar! Dinsel Yasanın temelini sarsmak İmansızlıktır! Kimsenin buna hakkı yoktur!

İnsanların sağlığını korumaya çalışan uzman doktorları görevlerinden alıkoymak ne kadar suç ise dini alanda derin konuları herkese açanların ki de en az o kadar suçtur. Çünkü yaptıkları halkın iman sağlığını bozmaktır! Beden sağlığına taarruz gibi ruh sağlığına taarruz da suçtur.

İlahi Yasayı saptıran imansızdır. Saptırma; çoğunluğun nezdinde sapıklık olarak nitelenecek görüş, anlayış ve tutumlara yol açmaktır. İman ehlini sarsmak; sapkınlıktır.

Birbirlerine galip gelmek, hırslarını tatmin etmek, tartışmada üste çıkmak isteyenler bu uğraşılarına Felsefe adı veriyorlarsa bu kendi kötülüklerini Felsefeye yüklemelerindendir. İşte bu felsefeye yapılan en büyük kötülüktür…

“Felsefe; Dinin biricik yoldaşı ve süt kız kardeşidir” diyerek din ile felsefe arasındaki ayrılmaz bağı gösteren ve insanlık ailesini uzlaştırmaya çalışan büyük Filozof ve İslam Düşünürü İbni Rüşt’ün bir eserinden çıkardığım notları paylaştım sizinle. Düşünenlere selam olsun.

ALLAH VE SİSTEMİNDEN MUAF OLMAK MI?

Ateş yakar
Su ıslatır
Hava serinletir veya bunaltır
Toprak çeker
Bunlar; Sünnetullahtır; Allah Yasasıdır.
Allah Yasasının kendisine işlemediği hiçbir kul yoktur! Hiç kimse bu sistemin dışında veya istisnası olarak yaşayamaz. Peygamber de olsa Veli de olsa! Aldanmamak gerektir.

Tarih göstermiştir ki; Allah, kendi sisteminin mekanizmalarıyla oynanmasına, işleyen dişlilere çomak sokulmasına razı değildir. Hele ki istisna sistemler icat ederek yaşamaya veya yaşanabileceği varsayımlarına hiç razı değildir. Zannedenler; bedel ödemişlerdir, yine öderler!

Allah, gözlediğim kadarıyla iki konuda ceza-azabını hızlı ve şiddetli vermektedir:
1- Onun sistemine karşı yan ve çakma sistemler icat ederek bildiğini okumak!
2- Dine samimi olarak yönelen kulların, anlayışlarını bulandırarak dini zedelemek ve samimiyete leke sürmek! Dikkat!..

Birilerinin üst idrak, yüksek akıl, üstün basiret sahibi olduğuna inanabilirsiniz. Birilerinin keramet- mucize gösterdiğine de inanabilir; iman adına hayal hazlarınızı besleyebilirsiniz. Amaaa birilerine Allah Sisteminin işlemeyeceğine inanmaya başlamışsanız; bir ruh hekimine görünmenizde fayda vardır.

Mısır Firavunizminden yükselen, Sümerle beslenen, Yahudi zihniyetiyle taçlanan “İNSAN TANRI” algısı ve inancı İslam’ın saf imanına “ALLAH’IN ÖZEL KULLARI” adıyla sızdırılmış, bulaştırılmıştır! Biz biliriz ki Allah Haddi Aşanı sevmez! Yine biliriz ki Edep esastır! Vesselam.

SİDRE-İ MÜNTEHA

Bir ağacın göğe doğru uzanan dallarından birindeki çiçeğin kendini ağaçtan bağımsız, bağlantısız, özel ve orijin varlık kabulü ne kadar gerçeğe aykırı ve saçma ise bir insanın kendini genetik miras ve kodlardan ayrı ve özel kabulü de en az o kadar gerçeğe aykırı ve abestir.

Daldaki çiçek etrafında kanat çırparak kendisine kur yapan kelebeğin dansına karşı içinde serin bir titreme ve ılık bir rüzgar hissetti. Güzeldi, beğeniliyor ve seviliyordu. Çiçek ait olduğu dalı, varlık sebebi ağacı ve kökleri unutmuştu o an. Kelebeğe tırtıl desek duyar mıydı?

Kökler bir kanalizasyon sızıntısına uzanmış, tabiatı gereği zehir emerek ağaca yollamıştı. Önceleri belirti vermese de gün be gün solmaya yüz tuttu çiçekler. Doğal? Olabilir? Peki. Senin üst soy ağacına bulaşan kötülük ve yanlış zamanla sende açığa çıksa! Haksızlık buuuu! (?!)

Ataların ne dedi?
– Dedesi koruk yer torunun dişi kamaşır
– Ağaca bakan keçinin dala çıkan oğlağı olur
– Anasına bak kızını al kenarına bak bezini al
– Bi alimden bi zalim bi zalimden bi alim
Sen ne dedin?
– Kimse kimsenin günahını çekmez
– Herkes kendinden mesul
Hangisi doğru?

Kanalizasyondan mikrop çeken kökler, tabiatı gereği öldürücü zehri ağaca ve dallara verdi. Tabiatı gereği… Ağaç, dallar, çiçekler, meyveler çürürken; ağaçtaki kuş yuvaları çökerken bütün orman ahalisi ayaklansa, haksızlık buuuu diye bağırsa, isyan etse ne değişir?!
“Ellerinle yaptıklarının bedelini ödüyorsun” di mi? Kulluk edebi böyle bilmeyi gerektiriyor. Genetik kodlar ve bilgi demetlerinden bağımsız yaşıyor, yapıyorum diyebilir misin? Annen, baban, üst ataların… Hepsinden akan yaşam ırmağına set çektin, kendi başına ırmak oldun?

Evrende her yapı, olgunluğa; kemalin zirvesine doğru bir gelişim süreci gösteriyor. Genetikte birikmiş, tatmin olmamış olgular bir sonrakinde tatmine ererek kemali tamamlıyor. Ya genetiğinde ödenmemiş bedeller? Doymamış hırslar? Sende doyuyor, sana fatura çıkıyorsa? Haksızlık?!

Köyde namaz çıkışı dini konularda sohbet ediyorum hacı amcalara. Konu akıyor, dilim dans ediyor. Hafiften gururlandım da, iyi anlatıyordum doğrusu. Öteden bir ihtiyarın diğerine fısıltısını duydum: “Dedesi de böyleydi. Laflara halay çektirirdi. Sülalece böyle bunlar” Bittim o an!

Güzelliklerin soydan gelmesini sindiriyoruz da yanlış, hata ve kötülüklerin gelmesini niye sindiremiyoruz? Sorumluyuz mu dedin? Ellerinle yaptın! Hem edep bunu gerektirir! Bağımsız varlık mısın ki yaptın? Sindirirsek herkes suçu atalara mı atar? Herkes değil konu, sensin şimdi!

“Acayip içiyorum, dut gibi sarhoşlukla sevdiklerime de kendime de zarar veriyorum” dedi, üzgündü. Soyuna bakmasını söylendi. Alkolik iki amca, ayık gezmeyen dede. “Bana ne onlardan” diye bastı isyanı. “Kabul et, kabul et köklerin dalı olduğunu” dediler. Zor oldu ama kabul etti…

Nasıl bırakırım alkolü dedi. “Bırakmaya uğraşma, soyunu kabul ettin ya, işlem başladı” dedi psikiyatr. Anlayamadı. Şaşırdı. Ama aradan geçen zamanda kendiliğinden soğudu alkolden. Nasıl bıraktığını bile anlamadı. İnsan kendini orijin sayınca kötülüğü de sahipleniyor muydu ne?!..

– Kendimi nasıl affederim?
– Ne konuda?
– Yanlışlar, hatalar, pişmanlıklar konusunda
– O dediklerin % 100 senden kaynaklıysa affedemezsin. Tabii %100 salt bir sen var ise
– Yok ise? Bir sürecin devamı, bir ağacın meyvesi isek?
– Zaten öyleyiz
– O zaman affedebilir miyim?!

– Kasaba, köy ve tarlaları sulayan ırmağa her nasılsa atık karışmış. Bazı köylerde içenler hastalanmış. Tarlada mahsul zarar görmüş. Akan ırmağın filan bölümü, şu kısmı, işte şu kadar metreküp su suçlu, denebilir mi?
– Denemez! Çünkü aktı gitti.
– Kendini affetmek?
– ..?!..

– Ama böyle dersek, hak hukuk sorumluluk kalmaz, kaos olur, kimse suç üstlenmez!
– Dışarı çıktın. İçeri gel içeri. Seni konuşuyoruz herkesi değil.
– Beni konuşsak da hatalarımı atalarıma mı atmak? Nerde kaldı sorumluluk?
– Tamam, beter ol! Bildiğinden şaşma! Kal Cehenneminde!

– Cehennem?
– Sahiplenmek!
– Günahımı sahiplenmem edep. Hatalıyım ben.
– Devam et sahiplenmeye. Eksiz, köksüz, bağlantısız, özel varlıksın sen. Bildiğinden şaşma!
– Nereyi kaçırıyor, göremiyorum?
– Tırtıldan bağımsız özgür kelebek, dalda açmayan özgün çiçeksin sen?
– ..!?..

Atalarımın doymamış hırsları, tatmin olmamış duyguları, bastırılmış arzularının takdir gereği (genetik icabı) bende açığa çıktığını, o yüzden bazı patlama ve yıkımlar yaşadığımı fark ettiğim gün; yıllarca süren kendimi affedememe azabım dindi benim. Seninki de dinsin istedim…

Suçu başkalarına atıp kendimi aradan sıyırıp benlik mi yaptım?
Aslaaaa!..
Böyle bir derdim hiç olmadı ve olamaz!
Neyi fark ettim öyleyse?
Bir birim değilim. Bir birey de değilim.
Bir ağacın meyvesi; bir ırmağın damlasıyım.
Biraz anlasan da yormasan beni!
Ölür müsün?

Ve ben kabul ettim; genetiğimdeki arıza bende çıkabilir, bendeki arıza neslime uzanabilir. Üst soy ağacımda ödenmemiş bedeli ödeyebilir; ödülü alınmamış başarının ödülü bana çıkabilir. Biliyorum ki genetik de kendi kemaline doğru ilerlemededir. Tüm evren gibi tüm mahlukat gibi…

Dedemin gerdiği zincirin bende kopmasına; ninemin ördüğü çorabın başıma geçirilmesine de razıyım. Hem razı olup olmamı bana soran mı var? Tercih bırakıldı mı ki? Bir sürecin, akan bir sürecin elemanıyım sadece. Tabii o sürece göre bir varlığım ve kendilik cevherim var ise…

– “Genetik Olgunlaşma” ve “Genetiğin Kendi Eksiklerini Tamamlaması”nı kabul ettik diyelim. Bu bize ne kazandırır?
– Sana ne kazandırır bilmem ama benim azabımı bitirdi. Kendimi affedemediklerimde söndü ateşim. Ayrıca iyilik- güzellikleri sahiplenme kibrinden koruduğuna şahidim.

– Suçu atalara attığından değil, süreç olduğunu sezdiğinden bitti yanman!
– Evet
– Sorumluluk edebini engellemedi bu. Sadece iç azabın bitti
– Aynen
– Fark etmek ne yapıyor ki acı dindi?
– Yangını gören söndürür, Işığı gören çoğaltır.
– Evet
– Fark etmek; Görmektir!
– Eyvallah anladım.

– Aklıma yattı da dini açıdan işaretler de isterim.
– Kur’an mahşere insanların Ümmet olarak; topluca geleceğini de söyler, Fert olarak geleceğini de.
– Fert; dallarıyla birlikte tek ağaç. Ümmet; dallar çiçekler.
– Aynen. Resulullah Miraçta nereye vardı?
– Sidre-i Münteha…

– Sidre… Sedir Ağacı. Son ağaç… Son sınır… Miraç…
– İnsanlığın topluca bir ağaç ve dallardan ibaret olduğunu gören mi Miraç ediyor?
– Kadim Bilgelikte evren için ters çevrilmiş ağaç da derler. Kökler yukarıda dallar aşağıda.
– Evet okumuştum. Miraç? Ağaç?
– Düşün!..

– Kendimizi herkesten hariç özel benlik sayma körlüğünden kurtulur; Takdirin büyük ölçüde Genetikten aktığını sindirirsek, miraç şuuru açılır desem olur mu?
– Dedin, oldu!
– Geri çekilip Ağacın bütününü gören mi Dönüşüm Kudretini eline alıyor?
– Hay Maşallah! Mübarek olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir