Değiniler- 184

Değiniler- 184

NİYETLER AYNASINDA HAYAT

Neyi, hangi niyet ve amaçla yaptığınıza dikkat ediniz. Evren her ne kadar eylemi ve harekete geçmeyi severse de eylemin esas ruhunu belirleyen Niyettir. Niyet halis ise sonuç halis; niyet karışık, bulanık, sahte ise sonuç da bulanık, karışık ve beklenmeyen biçimlerde oluşacaktır.

Beklemediğiniz sonuçlar aldığınız, istenmeyen bedeller ödeten eylemlerinizle alakalı olarak fiilden önce niyetinizi masaya yatırıp sorgulayınız. Temiz, samimi niyetle yapılan hiçbir şey size acı bedel ödetmez. Ödetiyorsa niyette bir karışıklık mevcut demektir.

Bastırılmış duyguların yön değiştirmesi olarak açığa çıkan fiillerde hiç kimse niyetin samimi olduğunu söyleyemez. Mesela? Aile içinde huzursuzsunuz ama huzur evi ziyaret edip yaşlılara destek oluyorsunuz diyelim. Sizin bu ziyaretleriniz samimi midir yoksa bir kaçış mıdır?!..

Evde bulamadığınız huzuru evin dışında birilerine huzur vermek şeklinde arıyorsanız hiç şüpheniz olmasın, o huzur verdiklerinizden nankörlük, aksilik, süistimal, sömürü türünden tavırlara maruz kalacaksınız, görmeniz gereken ne varsa göreceksiniz demektir. Onlar mı yaptı? Siz mi?

Yanında çalışan aç, hizmetindeki işçi sefil, evde çocukları yeterli ilgiyi görmemiş, bizim ki yardım sevenler derneğinin galasında okul, yol, yurt yaptırıp parlak şiltler, yaldızlı plaketler alıyor. Görür mü hayrını? Kendi kendini kandırmada insandan daha beceriklisi var mı?

Ameller Niyete Göredir” {Hz. Muhammed sav} Ciltler dolusu eser yazılacak Hadistir bu. Eylemin, senin ona yüklediğin anlama göre değil; altında saklı niyetine göre biçimlenir, karşılık bulur ve sana döner. Kötü mü döndü? Niyetini sorgula! Niyetlerimizi saflaştırmak niyazıyla…

KAÇIŞ NEREYE?

Sorunlarla yüzleşerek çözümün parçası olmak yerine onlardan uzak durmayı seçmek, sorunsuz yere doğru başını alıp gitmek, problemden uzaklaşmak sorunu çözmeyecektir. Böyle davranan insan; aynı sorunu bir daha yaşamasa bile farklı sorunlar onun peşini hiçbir zaman bırakmaz.
Niye?

Dış dünyada, yakın çevrede sorun ve problem olarak gördüğümüz her şey aslında İç Alemimizdeki bir tıkanıklık ve çözümsüzlüğün yansımasıdır. Yani esas sorun çevre ve insanlarla ilgili değil “Kafanın İçi” ile ilgilidir.

“Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” atasözü işte tam da bu mekanizmayı anlatır. İşin gerçeği yağmurdan kaçan, gittiği yerde doluya yakalanmış falan değildir. Kafasındaki problemle gittiği yerde, o yerin ve yeni kişilerin enerjisiyle problem daha da katlanmış, ağırlaşmıştır.

Eşimle geçinemedik, tek çare boşanmak dedik ayrıldık.
Yeniden evlendim.
Şimdi de yeni eşimde yeni sorunlar karşıma çıkıyor.
Yanılıyorsun yavrucuğum
Sen hiç boşanmadın! Sen çözümsüz kafanla evlisin!
Gördüğün; yeni eşte yeni sorun değil, her yere taşıdığın kafanın içidir.

Ne varsa kafada var
Ne başlarsa kafada başlar,
ne biterse kafada biter.
Kafanızda bitirmediğiniz her sorun;
cebinizde taşıdığınız saatli bomba gibi sizinledir.
İşi kafada bitiren mi?
Her gittiği yer selamet
her yaşadığı an bereket
her nefesi afiyettir vesselam…

SADAKAT AMA NEYE?

İnsanlar ya “İçe Dönük” yaşayarak dış dünyadaki her şeyin suçlusu kendilerini görme eğilimindeler ya da “Dışa Dönük” yaşayarak kendilerine toz kondurmaksızın her şeyi, herkesi suçlu görme eğiliminde. Her ikisi de Perde aslında. Söylenmeyen, saklanan üçüncü bir yol olabilir mi?!

Şaşırdın değil mi? Hadi dışa dönük olanın perdeliliğini anlarım da başta tasavvuf olmak üzere bir çok ilim dalı bizi “İçeriden Okuma”ya yönlendirirken İçe Dönüklük nasıl perde olabilir diyorsun değil mi? Daha açık ölçüsü var mı bir şeyin perde olup olmamasının? Var tabii…

Şaşmaz ve harika bir ölçüsü var elbet.
Ne mi? Mutluluk ve Huzur!..
“Dışa dönmek”; herkesi suçlamak
huzur vermedi bu belli ve açık.
“İçe Dönmek” verdi mi peki?
Hadi açık ol biraz!
Kasma kendini kutlu (!) bilgilerle.
Söyle, içe dönme önerileri huzur getirdi mi sana?!..

Getirdi diyeceğim de hala sinmeyenler var.
Tamam hoş gördüm de içim kaynayıp duruyor.
Hazmedemiyorum. Deliriyor zihnim…
Hah şöyle açık ol dostum.
Korkma dinden filan çıkmaz, tarikat değiliz diyenlerin tarikatından düşmezsin.
Hah şöyle açık ol ki açıklığa yol alalım.

Şaşmaz ölçü; “Kalp Huzuru”dur.
Vicdan ve Gönül Rahatlığıdır.
Bunca zikir, bunca gece namazı, bunca sadaka,
bunca hoş görüye ve seyir edebiyatına rağmen hala huzurun yok di mi?
Niye?
Benlik deme, ezber lakırdıları midem kaldırmıyor. Benlik değil…
Peki, ne o zaman?!

Varlığı bölenler Huzurlu olamazlar!..
Biz varlığı
Beden- Ruh,
Akıl- Duygu,
Şeriat- Hakikat,
İçsel- Dışsal diye böldük.
Dahası böyle bölmezsek anlayamayacağımıza,
fark edemeyeceğimize şartlandırıldık.
Her bölünme bize bir tercih dayatması getirdi.
Nasıl mı?
Açalım…

İnsan beden ve ruh ise hangisi daha hayırlı ve kalıcı?
Tabii ki ruh, çünkü o ebedi. Beden çürüyecek.
Boş ver bedeni. Sakın bedene bakma!
Bedenselliğe düşer hayvanlaşırsın! Sen ruha odaklan!
Empoze bu!
Neticesi? Bedenin ve bedensel olanın inkarı
İnkar olan yerde huzur olur mu?

Ruhu öne çıkarma, önemseme adına
Bedeni geriye itmek?
Hakikat üst şemsiye, diyerek
Şeriati çiğnemek?
Aklı kullanan kazanır, diyerek
Duyguları çizmek?
İç mi dış mı esas diye sormak,
içte karar kılmak, dışı dışlamak?
Hani varlık tekti?
Nerede kaldı “TekBirBütün”ün birliği?

İnsanların kimi içlerine sadık kimi dışlarına
“İç” ve “Dış”; “Biricik Olan”ın,
aynı varlığın boyutlarıysa
nerede “Kendine Sadık” olan?
Hani “Gerçeğe Vefa”?

Kendine Sadık olmak; benliktir mi dedin sen?
Sus ve otur oturduğun yere!
Hadi ordan sen de, hakikat ezbercisi!..

Önce varlığı ikiye böl
sonra iki parçadan birini seçip öne çıkar
diğerini hafife al, sonra da
“Hani tekti, neden birleştirmiyoruz?” diye sorgulayana egoist de,
bencil de hatta pervasızca ileri gidip Firavunlaştığı iddiasıyla Deccaliyet iftirası at!
Ne kolay di mi?!..

İç ve Dış aynı varlığın bölünmez boyutları
Ruh ve Beden, aynı insanın unsuları
Akıl ve Duygu?
Hadi sök beyninden birini, yaşa yaşayabilirsen?
Hakikat diye Şeriate burun kıvırmak?
Vitamin hakikat, Gıda Şeriat
Gıda almadan vitamin al bakalım!
Geçiniz….

Bu ayaklar koktu efendiler!
Vahdet adına, Din adına,
Hakikat (!) ve Üst Gerçek (?) yaftasıyla
yeter artık insanları böldüğünüz ve
huzursuz ettiğiniz, yeter anladınız mı?
Uyanıyor İnsanlar! Uyanıyor ve
“Vahdet adına Şirke Düşürme Maskeleri”
bir bir dökülüyor. Bir bir ve hızla!

Kendine Sadakat; Gerçeğe Sadakattir!
Kendine Sadık olmakla
Benliğe düşmek arasında dağlarca fark var…
Peki bu kadar iddialısın da söylediklerinin delili?
Olmaz mı? Hem de Kur’andan, hem de ayetten!
Huzursuzluğumuzun nedeni;
Bölünmemesi gerekeni bölmemizdir.
Kur’an diyor!

Onlarki söz verip andlaştıktan sonra Allaha verdikleri sözü bozarlar. ALLAHIN BİRLEŞTİRMESİNİ EMRETTİĞİ ŞEYİ KESERLER ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır (Bakara-27) Birleştirilme emredileni bölmek?  Beden ruh, akıl duygu, hakikat şeriat, iç dış?

Anladık mı hüsranımızın asıl nedenini? Anladık mı bi türlü üzüntüden çıkamayan kalbimizin nasıl süistimal edildiğini? Anladık mı Vahdet adına, Gerçek adına nasıl Bölücülük yapıldığını?! Sana, KENDİNE SADIK OLMANI ÖNERİYORUM “KENDİNE SADAKAT; GERÇEĞE SADAKATTİR” Vesselam…

TAŞ TAŞ ÜSTÜNE KOYARAK MI, TAŞLARI SÖKEREK Mİ?

Düşünmenin, İnsan olmanın ifade edebileceği en önemli şey; bize öğretile gelen her şeyi yıkabilme gücüdür!.. Dünyamız; bize öğretilenlerden mi yoksa bizim inceden inceye araştırıp öğrendiklerimiz, incelediklerimiz ve ayırdına vardıklarımızdan mı oluşuyor?

Gerçek İman; iman edilmesi gerekenler diye önünüze konanlardan şüphe etmeniz, şüphelerinizin peşine düşmeniz, peşine düştüklerinizi inkar noktasına gelene kadar sorgulamanız, böylece inkar korkusunu da aşmanızdan sonra size açılan anlayıştır…

Yılların bilgi ve kültür birikiminden sonra hayatının olgunluk safhasında “Şimdiye dek bildiklerim boş olabilir mi?” diye sorabilir, emek verdiğin anlayış-ilmin altını kendi ellerinle oyabilir, her şeyin bi anda boşa çıkmasını hazmedebilirsen hakiki aydınlanman başlamış demektir.

Kendi şüphelerinin peşinden giderek kendi iman ve anlayışını bizzat kendileri inşa edenler; kendisine öğretilenlere yaslanmayı iman kabul edenler nezdinde sapık, zındık, kafir olarak görüle gelmişlerdir.

Bir sepet elmanın içine bakıp tek tek çürük ayıklamak herkesin yapabileceği bir şeydir. Ne var ki, gözden kaçırdıkları bir tek çürük elma kalan hepsini çürütür. Çoğunluğun üşendiği ve korktuğu ise sepeti tamamen yere döküp sağlamları tek tek sepete koymaktır. Descartes misali…

Yaşadığın acı bir deneyim veya adına bela dediğin sancılı süreçler seni o güne kadar bildiğin, benimsediğin her şeyden şüphe edecek hale getirmişse; bil ki sana Hidayet Nurları erişmeye başlamıştır. Bu, bir insanın yaşayabileceği en büyük lütuftur, kıymetini bilene…

“Kitaplarınızdaki görüşlerinizle şimdilerde attığınız twitler taban tabana zıt”
dedi ve ekledi, nasıl oluyor, nereye koşuyorsunuz?
Ellerimi açtım ve Şükürler olsun Ya Rabbi
Dünkü bilgi-fikirlerime beni kilitlemediğin için şükürler olsun dedim.
Deli mi ne dercesine baktı kaldı!

DERDİN NE SENİN?

Siz bir fikir ortaya koyup, salt fikir etrafında çözümlemeler yaparken muhatabınız; “Ama efendim siz örtülü biçimde filanları eleştiriyorsunuz” veya “Büyük zatlar da güzel şeyler söylüyor, yabana atmayalım” modunda karşılık veriyorsa, tek yapacağınız; tamam deyip susmaktır…

Yanlış anlama, zan ve ön yargılarla fikirlerinizin heba olmasını istemiyorsanız önce muhatabınızın fikir dünyasının ana eksenini tespit etmelisiniz. İnsanlar bu konuda üç sınıftır:
1- Derdi sırf ilim- fikir olan
2- Derdi kişi- grup olan
3- Derdi fikir- ilim dedikodusu olan.

Derdi sırf fikir- ilim olanın bariz özelliği “Dinleme Nezaketi” ve “Bilgi- Fikre Koşulsuz Açıklık”tır… Edeple dinler, takip eder… Anlık tepkisel karşı çıkışlardan kaçınır. Anlayamadığı, aklına yatmayan konularda “Teşekkkür ederim değerlendireceğim” diyerek saygısını gösterir.

Derdi sırf fikir- ilim olanla herşeyi konuşabilir, ona dilediğiniz gibi her boyuttan açılabilirsiniz. O sizi dinlerken sofrada ekmek kırıntılarını heba etmemek üzere dikkatle toplayan kişi gibidir. İlmi ve fikri nimet bilir. İlme ve fikre ikram ve nimet hürmeti içindedir.

Derdi belli bir kişi- kişiler; grup- gruplar olanın bariz vasfı “Ama”, “Fakat”, “Tamam da” kelimeleri içinde yüzmesidir. Peşine de “Öyle diyorsunuz da şunu da diyorlar” ile gelişen karşı çıkışlar sergiler. Onun fikir ekseni “Ulu Kişi” ve “Büyük Fikir”lerle kayıtlıdır.

Derdi belli kişi- kişiler; grup- gruplar olanı ilim- fikirde “Kırmızı Çizgileri Olan” diye de anlayabilirsiniz. Sınırları, dokunulmaları, muteberleri vardır. Sınırı, dokunulmazı olana, itibar kalelerine sığınana da saygı duyulmalı; sınırsıza açık fikirlerle ona zulmedilmemelidir!

Derdi fikir- ilim dedikodusu olan? Açık özelliği ezber kavram, hazır tespitlerle konuşmasıdır. Yorulmanıza değmez. Çünkü alıcı değildir. Hani tezgah gezene esnaf şöyle yaklaşır; alıcı mı, bakıcı mı? Bakıcı ne desen geçer gider. Alıcı zaten kendini belli eder. Bunlar bakıcılardır.

Derdi fikir- ilim dedikodusu olan bakıcılar fikir sahiplerini vuruşturmayı çok severler. Hani horoz dövüşü, deve güreşi zevki gibi bir şey. Keyif alırlar bundan. Anlayamaz da konuşmaya devam ederseniz yaralı horoza dönersiniz. Haklısın, çok doğru, âlâ deyip geçilmelidirler…

İlk gençliğimden beri esas aldığım ve üzerine titrediğim bir ilim edebim ve kuralım vardır. İlim ve fikir sorduğum zat bana “Haklısın” demeye başlamışsa ben eyvah eyvah diye sızlanırım. Çünkü bu bana benim ilme kapalılığımın nazik biçimde hissettirilmesi demektir.

Derdi sırf ilim-fikir olan, Gel canımı ye, bildiklerim senindir
Kişi-Grup eksenli ilme yaklaşan; Kişiye sarıl, grubun üstüne titre,
Benle vakit harcama canım sen!
Derdi ilim-fikir dedikodusu olan, Rahatsız etmezsen memnun olurum
Bizim dükkan seni açmaz be kardeş!
İşte böyle

SAKLI KARAKTERLER

İnsanın gerçek kimliğini, baskın karakterini, esas niyetini saklama-örtme yollarından biri de kibarlık, nezaket, sevecenlik, insancıllık olarak kendini gösterir. Sevgi, saygı, nezaketi ustaca abartanların saklamaya çalıştıkları bi ikinci karakter taşıdıklarından şüphe etmeyiniz.

Kendini Beğenmişlik, Narsizm ve Egoistliğin beklenmeyen ve hiç tahmin edilmeyen ters görüntüsü; aşırı tevazu, boş vermişlik, kendini herkese feda edebilirlik olarak karşımıza çıkar. Adeta size “Hiçlenmiş, Sıfırlanmış, Her şeyden geçmiş” dedirtir bu tipler. Öyle midirler acaba?!

Nice Hiçlenmiş görünenlerin damarlarına basılınca nasıl cehennem püskürdüklerini, ortalığı nasıl ateşe verdiklerini ben bilirim. Nice hoş görü abidesi, hak ehli bilinenlerin nasıl öfke kustuklarını da görmüşümdür. Fark ne midir? Onların öfkesi celaldir, senin ki sinir! Yersen!

Kendini aşırı önemseyenlerin yakın çevrelerine verdikleri görüntülerden biri de tüm sevdiklerini alabildiğine özgür bıraktıkları izlenimidir. Görüntüde eşlerini, çocuklarını, çalışanlarını kendi hallerine bırakmışlardır. Ancak yaydıkları enerji sürekli, gizli, güçlü kontroldür!

Her ne kadar görüntü özgürlük olsa da maruz kaldıkları psikolojik ağırlığı başka yoldan telafi etmek isteyen narsistin birinci derece yakınları, kendilerini insani faaliyetlere verirler. Yardım ve eğitim organizasyonları onlar içindir. Esas amaçsa narsist ezikliğinden kaçmaktır.

Siyasetçi eşleri ve çocuklarını yardım- eğitim organizelerinde sıkça görüşümüz boşuna değildir. Uzağa gitmeyiniz Türk Siyaset tarihinin değişmez rutinidir bu. Lider her gün kürsüdeyse eşi ve çocukları da bi yerlerde bir kürsü bulmalıdır ki narsist ezikliğinden azıcık çıksınlar.

Narsist için kalabalıklara, reklam alanına da ihtiyaç yoktur. Beş on kişi bulmuşsa yeter. Çünkü onlar küçük olsun benim olsun mantığıyla narsizmlerini küçük olaya dahi büyük olay anlamı yükleyerek tatmin etmede pek mahirdirler. Yakın çevrelerine, dünya ellerinde hissi vermede de.

Tasavvuf- dini camia narsisti çevresini nasıl ezer, ne gibi yöntemler kullanır şimdilik girmeyelim. Tasavvuf Narsistlerinin kimler olduğunu anlamayı zamana bırakıyorum. Bazı kavram tabularını yıkabilirseniz zaten tanırsınız. Narsizmleri uğruna kullandıkları manevi argümanları da.

Sadece şu kadarını söyleyelim; “Sizi özgür bırakıyor, kendinizi yaşamanızı istiyorum” diyen biri dahi aslında “Sizin enerjiniz üstüne hegemonya kurdum, sizden enerji emerek yaşıyorum, bunu fark etmeyin istiyorum” diyor olabilir mi? Bunun ciddi ciddi düşünün derim…

Şizofreni; klinik hastalık olarak tescillenince Peygamberlik, Mesihlik iddialarına deli nazarıyla bakar olduk ve uyandık! Narsizm; klinik bir rahatsızlık olarak ilan edilince kimlere ne diye bakar, nelerden uyanırız, ben söylemeyeyim şimdilik. Bu kitabı mutlaka okuyun siz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir