Değiniler- 185

Değiniler- 185

İNSANIN ONAY ARAYIŞI

İnsana özgü tuhaflıklardan biri de kendisine hizmet ve iyilikleri daim olan yakın çevresine resmi ve rutin; kendisine hiç hizmet ve katkısı olmayan uzak çevreye oldukça içten ve sıcak tutumlar göstermektir. Şaşırtıcı, düşünülesidir insanın yakındakinden esirgediğini uzağa lütfu.

İnsan, fıtratı gereği taltif, onay ve kendisi odaklı ilgi ister. Yakın çevre her ne kadar ona çok şey yapsa da bu ihtiyacını zamanla unutur veya önemsemez. Yakında bulamadığını dışarıda arayışa çıkan insan beklediği onay-taltifi gördüğü yere her şeyi bir lütuf halinde yağdırır.

En açık örneği Ramazan Yardımlarıdır. Ramazan ayı gelince fakir semtlere koliler yağdırır hatta uzak diyarlara tır dolusu ihtiyaç maddesi sevk eder işadamlarımız. Fabrikasındaki işçi açmış, o işçinin çocuğuna burs lazımmış böylesi anlarda bunlar görülmez olur. Neden?!..

İçeridekine, yakın olana gösterilecek ilgi ve desteğin onay ve taltif getirisi zayıf kalacağı için. Üstelik reklamı da olmayacak, duyulmayacaktır. Dışarıdaki öyle mi? Gecekondu mahallesinde günlerce gıda kolilerinizin konuşulması, basının yardım tırlarınızı yazması az şey midir?

İlişkilerde de durum farklı değil. Kocanın umursamazlıklarına kızdığı için tebessümü esirgeyen hanımefendi söz konusu patronu olunca en sevecen haliyle arz-ı endam eder. Karısından beklediği onayı göremeyen beyefendi, diğer hanımlara şirinlik muskası dağıtarak tatmine erer…

Yakında göremediği ilgiyi uzaklarda aramak, içeride bulamadığı onayı dışarıdan beklemek tuhaf bir davranış bozukluğu mudur? Hadi buna evet dedik. Bunu böyle tespit etmek bizi kurtarır mı?
İlişkide olduklarımızın bu halini hastalık görmek neyi çözer ki?

Her konuda olduğu gibi burada da iğneyi kendimize batırarak işe başlamak lazımdır: “Onun gözü neden dışarıya kaydı?” sorusundan önce “Ben ona görmek istediği neyi içeride gösteremedim?” sorusunun sorulmasını önemsiyorum. Sağlıklı çözüme de buradan ulaşılır diye düşünüyorum.

Haklı olmak; mahkemelerde işe yarayabilir. Ancak insan ilişkilerinde, hele hele aile içi ilişkilerde işe yaradığını ben hiç görmedim. İnsani ilişkilerde esas çözümü; haklı- haksız ikilemi değil beraberce Hakkı görmek ve hak olana yoğunlaşarak hakkını vermek getirecektir.

Hak olan; insanın ilgi bekleyen, onay isteyen varlık olduğunu kabul etmektir. Bunu da insan en yakınından görmek ister. Bunu şımarıklık sayıyorsanız, çekeceğiniz var demektir. Bunu doğal, ruhsal ve tabii bir ihtiyaç olarak görmelisiniz.

Adam karısına muhabbet anında demiş ki “Bana tapıyor musun?” Kadın, “Haşa! Niye tapayım, Allah var Allah” diye karşı çıkmış. “Evet, hayatım sana tapıyorum” dese dinden mi çıkardı? Adam Allahlığa mı soyundu? İnanca dayalı hassasiyetler de muhabbete kibrit suyu döker mi dersiniz?!

Kadın, iş yerinde geliştirdiği projenin çok sevildiğini anlatıyormuş. Adamda tavır, kulağım sende anlat sen, diyerek haber izliyor. Kulağım sende mi? İlgini vermediğine kulağını versen ne olur ki? Kendini, sevgini, ilgini verememişsin behey gafil!..

İnsanları, özellikle de yakınlarınızı onların ortaya koyduğu üstün değerler üzerinden taltif ediniz. Bu tavsiyeme “Ama Resulullah insanları yüze karşı övmeyin buyurdu” şeklinde bir beyinsizlik ve anlayışsızlıkla karşı çıkmazsınız umarım.

Yakınlarınızın onay ve taltif beklentilerine vaktinde karşılık veriniz. Hem de en güzeliyle. Bunu vaktinde yapamazsanız yıllar sonra bunca emeğime rağmen beni çizdi geçti, kıymetimi bilmedi dövünmelerinizin hiç bir anlamı olmayacaktır. Acınızı çözmez sitemler…

İnsanları, özellikle de yakınlarınızı onların ortaya koyduğu üstün değerler üzerinden taltif ediniz. Bu tavsiyeme “Ama Resulullah insanları yüze karşı övmeyin buyurdu” şeklinde bir beyinsizlik ve anlayışsızlıkla karşı çıkmazsınız umarım.

Hıyanetlerin, ihanetlerin, nankörlüklerin, terk edişlerin altında hep bu taltif, onay ve yakındakinden beklenen ilgi açlığı vardır. Sevdiklerinizi, saydıklarınızı lütfen doyurunuz. Yemekle değil ilgiyle ve sevgiyle.

Muhatabından Kraliçe muamelesi görmek isteyen Hizmetçi, Kral yerine konmak isteyen Köle olmalıdır. Samimiyetle Kul olduğunuz, size Rab muamelesi yapacaktır. Sır budur. Siz yine de canım niye, biraz da o düzelsin diyorsanız ben bunları yazmadım siz de okumadınız vesselam…

ZÜMRÜD-Ü ANKA MİSALİ

Hayat yolunda gerçekleştirmek istediği ideallere doğru yürüyen her birey, muhtemel hayal kırıklıkları ve beklenmedik anlarda yaşanan ters yüz olmalar sebebiyle savrulma, çöküntü, karamsarlık gibi geriye düşmeler yaşayabilir. Bu hayatın hem doğası hem de canlandırıcı yasasıdır…

Olacağına inanılarak yürünen her hedefin yıkım ve bozuma uğraması karşısında enerji, moral ve gücünü yitirdiğini hisseden insan için gerçeği kabul, kendini reddetmek gibi algılanacağından bencil zihin kaçış yolları arar. En kolay kaçış da diğerleri ve sebepleri suçlamaktır.

Karşıyı suçlamak bir nebze insanı rahatlatsa da içerideki yangın alevlenmeye, yara kanmaya devam edecektir. İşte tam bu noktada iki seçeneği insanın:
1- Bütünüyle içe çekilerek Kurban Rolüne bürünmek
2- Kırılmaların güç toplama ve yeniden inşa fırsatı olduğunu fark etmek.

Kurban Rolü; en bilindik ve en kolay korunma yolu ve savunma mekanizmasıdır. Hayat acımasız, insanlar merhametsiz, sistem adaletsizdir. Kimler kurban olmamıştır ki? O halde bir geri çekilme ve kaçış olarak benimsenen kurban rolü iyice cilalanmalı, süslenmelidir. Ama nasıl?

Önce kutsal bir zımpara küflenmiş acıya:
“Allah belayı sevdiğine verir” mesela.
Sonra pasta cila;
“Tecrübe yenilen kazıların bileşkesidir”
ve “İyilerin kaderi hep böyledir”.
Sonra arabesk bir nağme yetişir imdada:
“Hayat sen ne çabuk harcadın beni”

Ego başarıdan çok yenilgiden; şifadan çok acıdan; kazançtan çok kayıptan; sevinçten çok acıdan beslendiği için kurban rolü çabucak benimsenir. Artık yenik, perişan, küskün, sitemkar ve hatta öfkeli insan tipidir doğan. Aklı da kurban ettiğinin hiç farkına varmayan…

Akıl kurban edilmişse sahneyi hiç kuşkusuz Duygu alır. Assolist gecikmişse uvertür boşluk doldurur. Aklın, mantığın ve genel geçer sistem kurallarının aksine bir bilinç gün be gün perçinler kendini. Romantik, nostaljik, muhalif, pişman karakter numunesi.

Boş bir teneke kutudur artık zihin.
Kurban, din adına, milliyet adına, adalet adına,
sosyal adalet adına seçilmiş modeldir artık.
Tek yapılacak biraz gaz vermektir.
Din seviyorsa kutsal, milliyet eksenliye töreler,
siyaset düşkünü ise ideal devrim ülküsünden besleme yapılır.

Acı, kırıklık ve ters yüz olmayı daha başka değerlendiren insan tipi de vardır.
Kimseyi suçlamadan kendini bir tür bakıma alır.
Sebepleri dışarıda değil içeride arar.
Suçlama ve Aklamanın ötesinde esas nedeni bulma derdindedir.
Kafa patlatırcasına düşünür inziva mağarasında.

Yakın çevresi acısını besleyecek söylemler geliştirse de, etrafı ondaki suçluluk hissini çoğaltacak kınamalar ve duygusal argümanlar üretse de o mağarasında, kovanında alt üst olan hayatını değil yeniden inşa edeceği hayatı planlamaktadır.

Millet “Küllerinden Yeniden Doğan Zümrüd-ü Anka” yı masalların efsane kuşu olarak düşünürken o masalın kendisi olduğunu fark etmiştir. Yanan kanatları değil, altından süren tüyleri büyütme derdindedir artık. Gün be gün güç kudret toplar, yeniden ayağa kalkmak, dirilmek için…

Dışarıyı ve ötekileri; hayatı ve kaderi suçlamamanın perişan kişiye getirileri olmuş mudur? Hem de nasıl? Hem de ne getiri? Kınayanın kınaması, acıyanın acıması, yargılayanın yargısına yeterince muhatap olmuştur. Herkes gönüllü almıştır günahını. Sadece günahını mı?!

Günahıyla birlikte elbette acısını, eziklik ve perişanlığını da. Günahıyla birlikte ona yük olan karmaşık zihni ve şeytani egosunu da. Bir anlamda yüklerinden kurtarmış, örtülerinden soymuşlardır. Bir anlamda yeniden uçuşa ve sefere hazırlamışlardır el birliğiyle.

Acı, eziklik, perişanlık üstünden dökülünce; egoyu bir gömlek gibi çıkarmış altında saklı yorumsuz- çekincesiz- riyasız kudretle tanışmıştır bizimki. Ayağa kalkma ve yürüme vaktidir artık. Kalkar, silkinir ve atını mahmuzlayan bir şövalye misali yeniden hayata yürür aşk ile…

İster küllerinden doğan anka, ister Miracını yaşadı, ister her şeye meydan okudu deyin. Yol da varlık da onundur artık. Romantizm, nostalji ve kurban rolünün sahte avuntularından kurtulana açılan açılmıştır. Size niye açılmasın? İsteyene vermediği görülmüş mü Allah’ın?

HAKİKAT GİYİNEN KİBİR

Sorgulamak güzeldir. Tefekkür de… Bunlarla meşgul olmamız, bunlara eğilmeyen kişiler hakkında, bunlar olmaksızın akışına yaşayan büyük çoğunluk hakkında bizde bir Kibir oluşturuyor mu?! Hıh, sorgulamayan, düşünmeyen koyun sürüsü! Beyinsizler ordusu! Geçmiyor mu içimizden?!..

Sorgulamayanlara bakışımızda Kibir var!
İçimizden geçse de. Dışarıya söylemesek de.
Sahi, Allah nezdinde iç- dış ayrımı var mıydı?
Gizlediğinizi de açığa çıkardığınızı da bilir ayeti;
içinizden geçenden de dışa vurduğunuz gibi sorumlusunuz anlamına gelmiyor mu?
Öyleyse?!

Dedeme bak dedeme!
Otobüs beklerken güneş yakmasın diye
Nenemin önüne dikilip gölge olmuş…
Avam işte ya! Avamın dibi!..
Ne Hakikat bilir ne vahdet!
Ömrü billah neneme bir karanfil bile almamıştır
Bilinçsiz? Avam?!
Sen bildin, Kibre bulaştın!
Onlar bulaşmadı ama…

Kadın hakları mı dedi biri?
Cahil kesimde, gelişmemiş yörelerde eziliyor mu kadınlar?
Dedeme bak, iyi bak…
Nenemi kraliçe ilan edip oturtmuş tahtına, arkasında yürüyor…
Allah bilir bir kez bile seni seviyorum dememiştir…

Hakikat, insan ayırmak;
Sorgulamak, ötekilere tepeden bakmaksa
Hakikatinizi de Sorgulamanızı da size iade ediyorum efendiler!
Tepe tepe kullanın! Boğulun Kibrinizde!
Narsizme Seçilmişlik yüklemek? Herkes bi yerleriyle gülüyor size!

ÖLDÜRECEKSEN BARİ GÜZEL ÖLDÜR

Yanlış veya kötü tutum söz konusu olduğunda yanlışa yanlış diyerek hiç olmazsa bu noktada hakkı teslim etmek yerine tamamen ters noktadan çıkarak “Ama sizinki de şöyle yaptıydı” diyen bir insan tipi! Yanlışı, bilinen diğer bir yanlışla yarışa çıkarmak, onu savunmak değil midir?

Doğru veya İyi Tutum söz konusu olduğunda doğru davranmış, iyi yapmış demek yerine, tuhaf bir yaklaşımla “Ama siz bir de onun diğer yaptıklarına bakın” diyen bir insan tipi!? Doğruyu, güzeli, iyiyi görmemek; daha ileri gidip yapana yaptığını çok görmek değil midir bu?!..

Yanlış; kimden, nereden açığa çıkarsa çıksın karşısında olmak, Doğru; kimden, nereden açığa çıkarsa çıksın desteklemek, teşvik etmek değil miydi imanımız ve de insanlığımızın gereği?
Sevdiklerimizin doğrusunu abartmak; sevmediklerimizin doğrusuna kör-sağır kesilmek neyin nesi?

Sevmediğimizin doğru ve iyi tutumunu, onun önceki hata ve yanlışlarında boğarak görmemeye ve hatta kamuoyunda yanlış anlaşılmasına çalışmak da bir çeşit fitne değil midir? Hadi tasavvuf ezbercilerinin lisanıyla söyleyelim, bu tavır “Allah’lığa soyunmak” değilse nedir ki?

Daha tuhafı da şu ki kendi siyasi görüşünü baz alarak diğerinin haksızlık, adaletsizlik ve zulme göz yumduğu iddiasında bulunmak? Siyasi görüşlerimizin ayrı olması, diğerini zulmü savunmakla yaftalamanın haklı gerekçesi olabilir mi?

Yanlış- Kötü, zihnen yakın olduğumdan da çıksa yanlış- kötüdür. İyi-Doğru zihnen uzak olduğumdan da çıksa doğru- iyidir. Yakın olduğumun yanlışına ayrı, uzak olduğumun yanlışına ayrı; yakın olduğumun doğrusuna ayrı uzak olduğumun doğrusuna ayrı davranıyorsam bu insanlık mıdır?

Şayet Hakkı ölçü alan insan olacaksak
öncelikle, her şeyden önce tek bir şeye
ihtiyacımız vardır: İNSAF !..
“Öldürürken güzel öldürün” demiş Resulullah savaşa giden askerlere.
Güzel öldürme de ne mi?
Yok edeceksek bile eziyet etmemek, gururla, onurla, şahsiyetle oynamamak!

İhtiyacımız İNSAF tır. İhtiyacımız BASİRET tir. İhtiyacımız VİCDAN dır. Siyasi yaklaşımla körleşen vicdan; Tarafgirlikle kapanan Basiret; Sos. Medyayla körüklenen İnsafsızlık insanlığı yaralar. Esas zararı sahibinedir! Öldüreceksen güzel öldür! Yaşatmak isteyene selam olsun!

There is 1 comment for this article

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir