Değiniler- 189

Değiniler- 189

UYANMAK MI? SAHİ Mİ?

Bir rüyadan uyanmak; gerçeğe uyanmak mıdır? Yoksa bir rüyadan rüyaya geçmeyi uyanmak mı sanmıştır insan? Rüya içre rüyalara, düş içre düşlere geçiyorsak ve bu sürekli deveran edip durmadaysa gerçek bir uyanış söz konusu mudur insan için? Günün birinde rüya- düşler bitecek midir?!

“İşte bu, haklı çıktım, isabet ettim, hem akış da beni doğruladı” dediğimizde zanlarımız, varsaymalarımız, öngörmelerimiz yakiyne; çıplak gerçeğe mi dönüşmededir? Yoksa işte bu, dediklerimizle bir zannın kapısından diğer bir zannın eşiğine mi adım atmaktayızdır?

Ölmeden evvel ölmek denen uyanış veya bedenin gerçekten ölümü; esas gerçeğe uyanış mıdır? Yoksa zihnimize daha evvelce inanç adına atılmış ve kökleşmiş; Cennet- Cehennem- Araf- Mahşer kavramlarının ortamına uyanış mıdır? Önceden yerleşik olana uyanmak; uyanmak mıdır sahi?!..

“İsteseniz de Allah’ın Mülkünden çıkamazsınız” diye klişeleşen ayete dayalı bilgi; zanndan, rüyadan, düşten, varsayımdan, yüklenmiş anlamlardan ebediyyen çıkamayacağımız anlamına da gelir mi? Çok mu ileri gittim ne?

Evren içre evrenler nedir dedim.
Hayal içre hayal, hayal içre hayal, hayal içre hayaldir dedi.
Hayal içre hayaller silsilesi bir evren!
Uyanış bunun neresinde?
Dışı var mı?
Çıkılabilir mi?

“Eğer göklerin ve yerin sınırlarını geçebiliyorsanız haydi geçin! Bunu (O’nun bahşettiği) çok özel bir güç sayesinde yapabilirsiniz ancak” (Rahman- 33)
Göklerin ve Yerin sınırlarını geçmek?
Düşünsel, zihinsel ve bedensel dünyasını aşmak?
Mümkün geliyor mu size?
Hele bi düşünün!

İnsan; veri sarmalı, bilgi birikimi ve dna varisi.
Hepsine düşünsel ve bedensel planda insan diyoruz.
Genetiğinin, veri sarmalının, bilgi birikiminin dışına çıkabilen var mıdır?
Yoksa çıktım zannı dahi bunların gereğini- emrini yapmaktır da
insan çıktım, aştım mı sanmıştır?!

Kendi beyninin kendisine düşündürttükleri dışında düşünceye,
hayal ettirdikleri dışında hayale erişebilen var mıdır?
Sahi, hormonlarının aksine davranabilen, birkaç konuda değil her konuda
hormonal tetiklemelerin tersine yaşayabilen var mı aramızda?!..

Siz ey görünmez ve görünür varlık (çifti)! Eğer göklerin ve yerin sınırlarını geçebiliyorsanız haydi geçin! Bunu, (O’nun bahşettiği) çok özel bir güç sayesinde yapabilirsiniz ancak!” (Rahman- 33)

Onun bahşettiği çok özel güç?
İman? Şüphe? Teslimiyet? Arayış? Bırakmak? Merak?

ROBOTİK YAŞAM ve KUTSAL HAVUÇLAR

Belli sınavları geçmek, öngörülmüş ideallere erişmek, kabul gören hedeflere ulaşmak, benimsenmiş ve önemsenmiş güç ve sermayelere sahip olmak şeklinde anlaşılan yaşam; robotik yaşamdır. Makinaların, üretim çarklarının çok programlı rutin imalatlarından farkı olmayan bir yaşam…

Eğitim süreçleri size meslek, kariyer, uzmanlık katma şeklinde yaşamı kazanma- kazandırma süreçleri midir? Bu süreçler bir bakıma sizi topluma, rutine, alışılmışa, kabul görmüşe, herkesçe onaylanmışa uyumlu hale getirme süreçleri değil midir? Sürüye eleman katma süreçleri…

Acısı ve neşesiyle, kayıpları ve kazançlarıyla, kirlisi ve temiziyle, günahı ve sevabıyla yaşamı muhteşem- muazzam bir bütün olarak görme kabiliyeti verir mi eğitim? Büyüyünce ne olacaksın sorusuna hayatın muhteşem- muazzam güzelliğinin farkına varacağım diyen görülmüş müdür?!..

Büyüyünce ne olacaksın? Başarınca ne elde edeceksin? Kariyer edinince nereye varacaksın? Bu işi bitirince kârın ne olacak? Bunlara verilen cevaplar rutin, klasik ve hemen herkesçe bilinen; maddi, beşeri anlayışların özeti. Cevaplar dokunur mu yüreğinize? Titreşir mi gönlünüzde?!

İster maddi, ister ilmi, ister manevi olsun kazanma, başarma
ve elde etmeye odaklanmış zihin; hırslı, ihtiraslı zihindir.
Ve insan hırsı kadar korkak, hırsı kadar insanları ve değerleri çiğneme arsızlığına açıktır.
Korkak ve hırslı! Neticesi? Bir o kadar ruhsuz ve acımasız!..

Korkan, ötekini rakip sayan, berikini çantada keklik görüp paspas niyetine kullanan bir zihin ve o zihnin aklı; objektif, evrensel ve insani olarak hayatı kuşatabilir mi? O zihin, her şeyiyle mükemmel, her haliyle muhteşem, her vesileyle anlamlı ve güzel görebilir mi çevresini?

Size dayatılan, hedef gösterilen ve ulaşılması istenen ortak değerler diye sunulanlar;
bi anlamda sizi taklitçi bireyler haline getirmez mi?
Taklit eden, taklide alışan, kabuller peşinde koşan keşiflere açılabilir mi?
Kendinin ve yaşamın esas gerçeğini keşfedebilir mi mesela?!

Size hakikat diye sunulanı kavramak hakikati kavramak mıdır?
Yoksa uzatılan bi havucun peşinden koşarak uzatanın amaçlarına hizmet mi?
Yaşamak; hakikat denenlere uyumlu ömür sürmek midir?
Yoksa bu da bi çeşit entelektüel koyunluk mudur?
Özgürlük postuna sarılı koyunluk?

Yaşamak; kendi çabanız, kendi araştırmanız, kendi sorgulamarınızla
yol ve inanç inşa etmenizdir.
Yaşamın o muhteşem güzelliği ancak böyle açığa çıkar.
Öğretiler ve öğretilenlere sahip olmak, onları iyi kavramak yaşamak değil
robot olarak öğütücü dişlilere hizmet etmektir.

Fani ve Dünyevi mevki, makam ve güç peşinde koşmakla
Ebedi ve Uhrevi alemin zirve mertebelerini elde etmek peşinde koşmak arasında ne fark var?!..
İkisinde de ortak güdü hırs değil mi?
İkisinde de korkularla yönlendirilmiyor mu insanlar?

Çalış, çabala, elde et ki muhtaç olmayasın!
Fakirlik korkusuyla kazanma süreçlerine sokulmak ile
cehennem korkusu ile cennete yönlendirilmek arasında fark ne?
Hırs, korku, sakındırma, özendirme ile yönlendirilmek!
Sonuç? Yapay Beşerler üretmek topluma. Ve unutturmak insanlığı.

Çatışan, yarışan sermaye çevreleri dünyayı mahvetti.
Peki çatışan, yarışan ve ebediyet vaatleri sunarak
maneviyat hırsı körükleyen inanç çevreleri?
Sermayenin ezdikleri kadar, inanç çatışmaları da ezmedi mi?
Para, mal, toprak için ölümlere nispetle inanç için ölümler daha mı az?!

Hakikati keşfedip yaşayacak olanlar sürekli araştıran, sürekli yenilenen, sürekli gözleyen bilinçlerdir. Korkudan, hırstan ve bir hedefe varmaktan, bir ideale erişmekten özgürleşmiş bilinçler. Yöneldikleriniz, uğraştıklarınız, çabaladıklarınız sizi korku ve hırstan kurtarabildi mi?

Yöneldikleriniz, uğraştıklarınız, çabaladıklarınız sizi korku
ve hırstan kurtarmamışsa biliniz ki yanlış yoldasınız.
Gayretiniz; dinginliğiniz
uğraşınız sükunetiniz olmamışsa hala
biliniz ki yanlış yoldasınız.
Doğru yol, doğru yöneliş korkuya da hırsa da yer bırakmaz çünkü.

İsyan edebildikleriniz kadar korkudan arınır,
korkudan arındığınız ölçüde hırstan özgürleşirsiniz.
Eğitim süreçleri; itaatkar yığın üretme ve yığın kalitesini arttırma amacı taşır.
İnsan kalitesi?
Kendini eğitmeyi kendi eline alıp
başkasına bırakmayanın nasibidir vesselam…

KADEMELİ ÖLÜMÜ YAŞAM ZANNETMEK

Hayatınız doğumdan ölüme doğru yeme-içme, çiftleşme, öğrenilmiş- öğretilmiş değerlerin yerleşik algılarla gelişen bir ömür şeklinde sürüyorsa aslında yaşadığınız şey yaşam değil, “Kademeli Ölüm”dür. Ve ne yazık ki büyük çoğunluk kademeli ölümü yaşamak diye etiketlemiştir.

Doğdu, büyüdü, ergen oldu, yaşlandı, öldü. Gelişti mi peki? Gerçek manada olgunlaştı mı? Nelerin kendisine dayatılmış algılar olduğunu fark etmek şöyle dursun yerel ve genel değerlerle yaşamayı idealize etmiş bir de onları kutsayarak adanmışsa böylesi yaşama yaşam denebilir mi?

Gerçeğe dair fark edilmesi gerekeni kendi araştırma- sorgulamasıyla fark eden, derine dalan, ölümü de bedeni de aşan kaç kişi vardır? Çoğunluğun kendini cinsiyet- yaş ile tanımladığı, ölümle varlığını sınırladığı dünyada kaçımız için cinsiyet, yaş ve hatta ölüm önemsizleşebilir?!

Göğün maviliklerine doğru yükselmiş, dal budak yaymış ağaçlar
bu haşmet, heybet ve güzelliklerini oldukları yerde
kendi derinlerine doğru kök salmaya borçlular değil mi?
Peki ya bizler?
Kendi derunumuza kök salarak suya, minerale ulaşıyor muyuz
yoksa bahçıvan mı bekliyoruz?!

Her doğan masumdur. Masumiyeti; bir anlamda saflık ve yapılacak her yüklemeye açıklık diye anlar insanoğlu. Bu yüzden çocuğa yemek yedirircesine öğreti yükler, elbise giydirircesine değerler giydirir. Adam olsun diye mi? Yoksa masumiyeti iğfal edip toplumsal parça kılmak için mi?

Doğum masumiyeti, hayatla yüklenmiş- giydirilmiş örtülere büründürülüyor ise yüklenenlerden silkelenmek; giydirilmişlerden soyunmak gerektir ki tekrar o masumiyete dönülebilsin. İkinci doğum, miraç veya ölmeden evvel ölme denen biçimde. Dileyene, Nasiplisine…

GEL, YASAK MEYVE YİYELİM ŞİMDİ

İnsanı toplumun parçası yapma adına eğitim, inanç ve politika eliyle empoze edilen değerler; özgün birey oluşa yönelmeyi aşağılar, topluma uyumlu bir eleman olmayı yüceltir. Buna kanan insan; masumiyetini yitirdiğini fark etmeksizin Sahte yaşamı Olgunluk etiketiyle içselleştirir!

Toplum, toplumsal yaşamı insana Cennet; konfor alanı olarak sunar. Hakikat nezdinde bu cennet, kişinin cehennemidir. Çıkabilmeyi göze alan; cennet sandığının cehennem olduğunu fark edecektir. Çıkamayan cennet zannıyla cehennem yaşadığın sezmeden geçer dünyadan. Sürüye sayılarak.

Ademi cennetten biri kovmamıştır. Şeytana filan da uymamıştır.
Adem aslınd cennetten değil, cennet görüntüsünde kendisine pazarlanan cehennemden çıkmıştır.

Kandıran Şeytan diye bize sunulan; Ademin akletmesi, sorgulamasıdır.
Cennet diye sunulan ise onun gafleti, bahanesi; cehennemi.

Adem; kendine cennet diye sunulanın, akletmesi sorgulaması sayesinde aslında cehennem olduğunu fark eden bilincin adıdır. Yasak meyveyi yemesi ile rüyası bozulur. Yasak Meyve? Sana öğretilen, benimsetilen, kutsanan değerleri sorgulamandır. İşte bu rüyanı bozar ve uyandırır seni!

Yasak Meyve, yasak algısıyla öylesi bir noktaya gelir ki çiğnemek; sınır aşmaktır. Bu sana benimsetilir ki denemeyesin! Denediğinde kendini değerler, algılar, kabullerin dışında bulursun. Sadece onların mı? Gruplar, kurumlar, ideoloji ve yolların da dışında. İtilmiş biri olarak.

Yasak Meyve haramlar mı?
Cinsellik mi? Ahlak ve Namusu hafife almak mı?
Bedensel dürtülere uymak mı yoksa?
Hiçbiri gülüm inan hiçbiri!
Yasak Meyve; öğretilen, benimsetilen, kutsanan her şeyi sorgulamaktır!
İşte bu toplum, inanç, aile ve siyasetin hiç işine gelmez!
Yassah hemşerim Yassahh!

Bir Yasak Meyve deneyimi yaşamak ister misin? Çok öteye gitme, arkadaş grubundakilerin üst bilinç kabul ettiği kişinin görüşlerini eleştir mesela. Tartış hatta. Göreceğin tepki azarlanmaktan küsmeye, sırt çevirmekten adını nanköre çıkarmaya kadar uzanacaktır. Mesela dedik…

Şimdi bir yasak meyve yiyelim.
Kâbe, koronovirüs önlemi olarak boşaltıldı, dezenfekte edildi.
Suud, umreleri askıya aldı.
Aklın yolu bir, doğrusu da bu. Yarından itibaren algı başlar:
“Kâbe boş kaldı!” “Kıyamet yakın!” “Mahzunuz!”
Hadisler de ileri sürülürse de şaşırmam!

Oysa mesele doğaldır.
Aklın, mantığın, bilimin, basiretin gereği yapılmıştır Kâbe boşaltılarak.
Dikkatle izleyin algıları. Kabe boş kaldı Ya Rab! Mahzunuz Ya Resulallah!
Ümmetin fakirlik imtihanı bitmiyor, cepler boş,
Afrika susuz ve aç, ona feryat ettiniz mi hiç?
Sordum gitti.

Ademle sembolleşen evrensel bilinci yaşamak için Yasak Meyve yiyiniz!
Şeytana uyarak! Yiyiniz ki çıkınız cennetinizden!
Çıkınız ki fark ediniz orası aslında cehenneminizmiş!
Bebeksi masumiyetinizi, çalınan safiyetinizi geri almak için yapınız bunu!
Cesaret ve Basiret dilerim…

OLGUNLUĞUN GERÇEĞİ

Gerçek manada olgun kişi ile karşılaştığınızda sizde bıraktığı izlenim,
içten içe size şöyle dedirtir; Çocuk gibi… Basit…
Ne bileyim heybet, ağırlık, olağanüstü etki filan?!..
Neden göremiyorum bunları?!..

Kendi derununa doğru inen kişi, orada kimliğini, benliğini, bilgisini ve dünyevi kisvelerini yitirir, kaybeder. Her şeyini orada bırakıp geri döndüğü için siz onu basit, çocuk gibi ve yaşına göre hiç de beklenmeyen haller içinde görürsünüz.

Toprağa düşene kadar tohum hakkında konuşabilirsiniz. İçinde ağaç gizli, yapraklar dizili, yıllar yüklü dersiniz. Toprağa düşen tohum çatlamış, kendini yitirmiş, filizlenip sürgün vermek üzere varlığından geçmiştir. Tohum gizemi ve sertliği gitmiş filiz masumiyeti gelmiştir…

Bilgiye veya Nefs arınmasına dayalı kemâlât tarif edenler; olgunlaşanın haşmetinden, heybetinden, derin bilgisinden, saçtığı güçlü enerjiden bahsederler. Onlara göre olgunluk; yeni ve devasa bir kimliktir. Bu tanımda buram buram kokan egoyu, leş gibi iğrenç kibri hissettin mi?!

Olgunlaştığını iddia edene sende kibir var demişler. Kibir değil bu heybettir hatta kibriyadan bir yansımadır demiş. Avam tabii ne bilecek kibriya ve kibir farkını di mi? Yoksa kibrini Kibriya ile örten mi kandırıyor kendini? Olgunlaşan; avama farklı havasa farklı mı görünür ki?!

Çocuk avama başka havasa başka mı görünür?
Çocuğu elit başka sıradan başka mı görür?
Çocuk çocuktur işte. Her görenin gözünde aynı çocuk.
Gerçek olgunluk çocukluk ise olgunu tanımak veya tanıyamamak da balonmuş demek! Birilerinin olgunluk üzerinden uçurduğu manevi (!) balon!

Bırakın bilgi ve riyazata dayalı olgunluk tanımlarını.
Sadece şu ölçüye itibar edin; gerçek manada olgunlaşan çocuklaşır.
Gerçek olgun, ne basit insan dedirtir kendine.
Çünkü kimlik namına her şeyini yitirerek çocuk safiyetine erişmiştir.
Çatlayan ve filiz veren tohum gibi…

Bu anlamda olgun, sana hiçbir konuda kendini ezik, garip hissettirmez. Bilgi, görgü, terbiye konularında ne birilerinden geri ne de ileri hissi vermez. Yanında kendini evinde gibi hissedersin. Çözülür dilin, zihnin acaba çok mu açıldım dese de açık olmaktan alıkoyamazsın kendini!

Olgunluk çeşitli açılardan büyüyerek veya belli alanlarda gelişerek elde edilecek olgu değildir. Aslında olgunluk ile elde etmek kelimeleri yan yana dahi düşünülemez. Olgunluk, şimdiye kadar elde ettiklerini olduğu yere bırakarak geriye, çocukluk evresine dönenin nasibidir…

Olgun kişinin insanı yanıltan en güçlü tarafı; kendisinin bir eğitici, rehber ve usta olamayacağı imajıdır. Basitliği, çocukluğu, aklına eseni söylemesi, içinden geleni yapması ile insana tabiatıyla haklı olarak bu mu, hadi canım, dengesizin teki, bundan bir nane olmaz dedirtir.

Öğretilmiş ve pazarlanan olgunluk; seni daha fazla bilmeye, daha fazla düşünmeye, daha fazla nefsine sırt çevirmeye, daha fazla çabalamaya iter. Oysa bunların hepsi ego besler ve kibri parlatır aşama aşama. Hakiki olgunluk; senden hiçbir zaman dahasını istemeyen bırakmışlıktır.

Olgun kişinin ben ben ben dediğini, her fırsatta kendini, tecrübesini anlattığını görürsen şaşırma!
Bütün çocuklar ben demiyor mu? Anne var yaaa diye söze girmiyor mu? Baba baaak diyerek kendini göstermek istemiyor mu? Olgunlar; Çocuktur dedik. Ben ben demelerine aldanma emi?

Akıl dediler, ilim dediler, anlamak dediler, sorgulama dediler, arınma dediler.
Bi durun, bi durun hele diyemedik hiçbirine
Ve böyle böyle çaldılar masumiyetimizi
Yabancılaştırdılar çocuk safiyetimize bizi
Hepsini elinin tersiyle itip çocuk kalmak isteyeceklere selam olsun…

There is 1 comment for this article
  1. Hakan GÖKTÜRK at 16:21

    Eskici Hasan, Emine Hatun, Çoban Osman Hikayesi

    Şimdi olan vakadan bahsedeceğim.
    Dinleyin,

    Anadolu’nun bir köyünde eskicilik yapan zayıf, çelimsiz, sessiz ayakkabı tamircisi Hasan Usta varmış.
    Gözlüğünün bir sapı kırık olduğu için oraya bir ip bağlayarak kulağına takarmış.

    Köylüler tarafından; kendisinin köy camisine gelmediğini gördükleri için Hasan ustaya hor bakılırmış

    Günün birinde kaza müftüsü köye misafir gelmiş. O gün de Hasan usta
    evinde vefat etmiş. Karısı iri yarı Emine hatun muhtara, imama haber vermiş. Hasan ustanın öldüğünü…
    imam, muhtar, köylüler ve müftü köy kahvesinde oturdukları bir zaman,

    İlk defa imam:
    – “Emine hatun, onu ne yıkarım ne de namazını kılarım” dediğinde cemaat de bu sözü tasdik etmiş. Müftü sormuş,
    – Neden böyle yapıyorsunuz… imam, muhtar ve cemaat
    – Senelerdir Hasan usta bir defa camiye gelmemiştir, demişler… Müftü, sizin bileceğiniz iş demiş,

    Hasan ustanın ölüsü üç gön evde kalmış. Emine hatun çaresiz Hasan ustayı soyup bir çuvala koymuş, sırtlamış eline bir de kürek almış. Çıkmış köyden… Ormanın kıyısında ******* diye düşünmüş.

    Giderken köyün yanından geçen yolun öte tarafında küçük bir kulübede yaşayan çoban Osman Emine hatunu görmüş. Nedir bu diye sormuş… Emine hatun köylünün yaptığını anlatmış. Çoban, Osman ver Emine hatun, bu kadın işi değil ben ******* Hasan ustayı…

    Sırtlamış çuvalı almış küreği eline. Bir çukur açmış çuvalla birlikte Hasan ustanın cesedini koymuş çukura, üstünü toprakla Örtmüş. Ve gelmiş, al Emine hatun küreği… Hepimiz öleceğiz. Hak’kın emri bu ya…

    Ertesi günü sabah namazına cemaat toplanmış müftü de orada… imam namazı kıldırmış. Camiden çıkacakları sırada müftü ayağa kalkmış,

    – Cemaat biraz durun, ben bu gece Hasan ustayı Resulü Ekrem’in önünde diz çökmüş Resul’ün onunla konuştuğunu gördüm, ve sarsıldım. Yıkayıp namazını kılmadığınız bu işte bir hata olsa gerek dediği sırada, imam ve cemaat irkilerek müftü efendi hepimiz aynı rüyayı gördük demişler. Hepsi birden kalkıp Emine hatunun evine gitmişler. Hasan ustanın cenazesini ne yaptığını sormuşlar…

    – Ben gömecektim, çoban Osman bu kadın işi değildir diye aldı götürdü gömdü şu ormanın yamacına dedi… Emine hatun göz yaşlarıyla,
    – Müftü efendi Hasan kırk senedir koçanıdır. Namazını daima evde kılardı. Niçin camiye gitmediğini bilemiyorum dedi…

    Cemaat hep birlikte Çoban Osman’ın kulübesine gittiler. Çoban Osman da yoldan geçen bir zavallıya toprak kabın içinde süt ekmek koymuş onunla yiyiyordu.
    Çoban Osman ayağa fırladı.

    Hayrola imam efendi dedi.
    – Hasan ustayı sen mi gömdün? ‘
    – Evet imam efendi
    – Nereye?
    – Şu ormanın yamacına… – Yıkadın mı? ‘ -Ben bu işi bilmem. Çuvalla beraber, çukur açtım oraya koydum.

    Toprakla örttüm üstünü… Müftü efendi söze karıştı:
    – Osman ağa, üstüne birşey okudun mu?
    – Müftü efendi, ben birşey bilmem ki okuyum…

    – Ne söyledin?
    – Müftü efendi, yalnız gömdüm. Işte okadar…
    Müftü, imam, cemaat zorladılar çoban Osman’ı… Muhakkak birşey okudun söyledin dediler…
    – Hayır efendim birşey bilmem kî söyleyim…

    Tekrar tehdit edecek surette zorladılar çoban Osman’ı… Gözleri doldu
    çoban Osman’ın…

    – Ha şunu söyledim efendim dua değil bu amma, Ya Rabbi bu benim küçücek kulübeme yolda kalanlar uğrar. Onlara süt veririm. Varsa yumurta ekmek veririm. Bir gece de misafir ederim. Ertesi günü uğurlarım onları, hiç birşey beklemeden. Zaten onlar Tanrı misafiridir.

    Senin misafirine ben böyle yapıyorum. Bu da sana misafir geldi. Ne yaparsan yap dedim
    döndüm… Hepsi bu kadar.

    Düşün tekrar düşün ne demek İstediğimizi anlarsan ne mutlu size…

    Dua edin bize…

    12.VII.1982

    DR. MÜNİR DERMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir