Değiniler- 191

Değiniler- 191

ŞİMDİ TAM VAKTİ

Hazır olunuz, Evliya dediklerinizin Eşkıya Eşkıya dediklerinizin Evliya çıkışına! Güvendiklerinizin Hain, Hain bilinenin Güvenilir çıkmasına! Uzaklarınızın Yakın, Yakınlarınızın Uzaklığına! Küresel süreçler her şeye gebe…

Anadolu İnsanı “Can Havli” diye bir kavram kullanır. Can Havliyle kimin ne yapacağı, ne ortaya koyacağı hiç belli olmaz. Zorlu süreçler; bir çeşit İnsanlık Aynasıdır. Hızla insanların gerçek kimliklerini ortaya çıkarırlar.

Bu süreçte insanlara verdiğiniz iyi- kötü etiketlerini dahi askıya almak lehinizedir. Yıkılmamanız, şaşırmamanız, parmak ısırmamanız için. Nötr olmakta fayda vardır. Ve hiçbir zaman unutmayınız ki bir yönü Halife olan İnsan; Çiğ Süt emmiştir…

Savaş, salgın ve krizler tarih boyunca bireysel hayatı da toplumsal yaşamı da derinden etkilemiş; üst değerleri alt üst etmiştir. İnsanlık; çok büyük bir değişimin ön temizlik eşiğindedir. Tabiri caizse inşa edilecek yeni bina için yıkım, moloz temizliği, hafriyat alımıdır bu…

Hiçbirimizin temizlik süprüntüsü mü yoksa yeni inşa tuğlası mı olacağımızın garantisi yoktur. Bulduğunu önüne katan sel; götürecekleri arasında ayrım yapmaz. Dalları, taşları önüne kattığı gibi bazen duvar yıkar, bazen sağlam ağaçları kökünden söker. Garantisi yok hiçbir şeyin!

Bir kitap okuyorum, sevdiğim bi İslam Alimi. Özgeçmişinde, genç yaşta Bağdat Moğol istilasında öldü yazıyor. Bir filozof inceliyorum. Hayatı çok kısa. Daha çok eser verebilirdi ne yazık ki Vebadan gitti yazıyor. İçim parçalanıyor bu hayatlara. Biliyorum ki yapacak bişey yok!..

Babamın dayısının bir adeti varmış; her akşam uyumadan eşine; “Hatun, yatıp kalkamamak da var, hakkını helal et” dermiş. Her gece uyumadan. Bir ömür devam etmiş bu adetine. Aşırı bulmuştum bir zamanlar bu inceliği. Şimdilerde? Ağzımı açamam, büyük insanmış diyorum sadece…

Cumaya gidip kapıda Polis tedbiri görmek sarmış dostumu. Bunları da mı görecektik abi diye mesaj atmış. Bu millet neler gördü neler! Bu topraklar ne acılar, ne hasretler gördü! Duygusala bağlama! Vatanın, polisin, devletin, camin ayakta ekmeğin suyun var, nefes alıyorsun ya!

Sevgiyi artırma, Nefreti azaltma vakti şimdi. Takılma kimin ne yaptığına. Düşmanlığı bitirme, Barışı yüceltme vakti şimdi. Takılma kin ve nefret kölesi aymazlara. Vaktiyle kırdığından özür dileyebiliyor musun? Dün Hakkına girdiğinden helallik isteyebiliyor musun? Şimdi tam vakti!

Panik yok, Tedbir var Korku yok, Korunmak var Duygusal tutum yok, Akıllı davranmak var Ve hepsinden önemlisi; ALLAH VAR! İMANIMIZ VAR! DEVLETİMİZ, VATANIMIZ VAR! Şer bilinende Hayır, Hayır sanılanda Şer var! Hak Şerleri Hayreyler! (Âmîn)

BEDENİM İÇİN İLAÇ; BİLİNCİM İÇİN DUA

İnsan hem ruhu hem de bedeni olan; hem dünyaya hem de sonsuza dönük ufuklar taşıyan varlıktır. Bedensel kabul edileni ruhsal boyuttan; ruhsal kabul edileni bedensel boyuttan bütünüyle ayrı düşünmek insan varlığına ve onun varlık sebebine aykırı düşmektir.

Madde ve mana odaklı konularla bilimsel konular hakkında da insanın varlık temeli göz önünde bulundurulmalıdır. Son yıllarda bilimsel olma; çağdaşlık- evrensellikle özdeşleştirilerek insanın ruh ve mana boyutu hafife alınmış, buna dönük çabalar alay konusu haline getirilmiştir.

Hakikatte ruh ve beden ayrımı nasıl ikilik (şirk) bilimsellik adına manevi alanı; maneviyat adına bilimsel alanı hafife almak da aynı ölçüde ikilik (şirk) tir. Salt bilimsel veya salt Manevi konu yoktur. İnsan yapısı, her konuda ikisine de dönük ihtiyaçları olan varlıktır çünkü.

Hastanede yatan birine ilaç takviyesi kadar moral takviyesinin de önemli olduğunu; çiçek götürmek kadar “Senin için dua ediyorum bilesin, gönlüm seninle unutma” demenin de ona bir çeşit destek olduğunu kim inkar edebilir, kim hafife alabilir?

Küresel ölçekte büyük bir dar boğazdan geçiyoruz. Bir yanda laboratuvar araştırmaları sürerken diğer yanda dua zincirlerinin harekete geçirilmesi; ruh ve mana boyutundan da destek alınarak gönüllerin beslenmesi neden yadırganır? Dua denince aşı üzerinden alay etmek neyin nesi?!

Milletçe bilinçlenme adına bir dizi sosyal faaliyet el birliği ile yürütülürken, Devletimiz tüm kurumları ile krizi yönetirken sırf Diyanet yatsı ezanından sonra dua yayını yapacak diye bunca alay, bunca tepki, bunca çok bilmişlik, din adına ukalalık neden?!

Her kurum, her sivil toplum kuruluşu faaliyet sahasına göre kriz yönetimine katkı sunuyor. Söz konusu Diyanet ise, söz konusu Camiler ve Ezan ise elbette yapılacak olan Duadır!.. Yoksa siz minarelerden mesir macunu misali aşı ve ilaç serpilsin mi bekliyordunuz? Bu neyin kafası?!.

Bu ülke iki tür münafıklıktan çok çekti;
1- Din Düşmanlığını çağdaşlık- laiklik ardına saklayanlar
2- Yobazlığını dindarlık- gelenekçilik kılıfında sunanlar. Basiretle olayı tartıp oyunu göremediği için münafıklığı samimi sanıp bunların değirmenine su taşıyan milyonlar. Yazıktır…

Bunun yanı sıra bir etkinlikle diğerini aynı kefeye koyup güya hangisi daha manevi hangisi daha insancıl tartışması gibi lüzumsuz kıyaslara girenler! Alkışlamak mı? Minareden dua mı? Oyununuzu bozuyorum. Penceremden alkış da yapıcam, dua başlayınca ellerimi de açıcam bu gece!..

Basiret; Yansız ama Hakkaniyetli değerlendirmedir. Bize düşen budur. Bölücü- karıştırıcıların değirmenine su taşımak değil. Akşamları süren dualar için Diyaneti kutluyorum. Sağlık Bakanına ve sağlıkçılarımıza hep duacıyım! İnsan; ilaçsız da duasız da olmaz.

HALA MI SEN BEN?

Bütün ülke Ölümün Nefesini bu kadar yakından; hatta ense kökünde hissederken hala politik içerikli paylaşım yapanları; hala karalama, ötekileştirme ve zihinsel intikam peşinde koşanları gördükçe dilim tutuluyor. “Nasıl yani, hala mı?” demekten kendimi alamıyorum.

Artık kurşun hedef gözetmiyor! Afet ayrım yapmıyor. İnsan, hayvan veya doğaya verdiğimiz zararın suyu çıkmadan, telafi imkanı bulamadan, helalleşemeden vereceğiz belki de son nefesi! Hala mı sen ben?

Biz siyasi ayrımları, görüş farklılıklarını bir kenara koyamaz da böylesi bir acı ve teyakkuz halinde bile bu çekişmelere devam edersek; fırsatı ganimet bilen, yangından mal kaçıran, can çekişenin ceplerinde para arayan ölü soyuculardan ne farkımız kalır?!..

Hiç olmazsa şu günlerde Merhameti, İnsanlığı, Erdemi, Muhabbeti, İyi Niyeti öne çıkaranlar olarak topluma hatta dünyaya iyilik numunesi olmak çok mu zor? Her tür inanç- düşünce kalıbını askıya almak ve bir süre için fikri hür, vicdanı objektif olmak çok mu zor?!

Nefret ettiklerimiz kadar Çirkin, Haset ettiklerimiz kadar İğrenç, Kınadıklarımız kadar Yobaz ve Cahil, Dışladıklarımız kadar Gafil olduğumuzun farkında mıyız? Geri çekilip bir baksak kendimize manzara bu! Hoş mu?!..

Mermi sıkarcasına Laf Sokmak yerine Merhem sürercesine Şefkat Göstermek çok mu zor? Sen ve Öteki dili Yılan Dilidir. Görebiliyoruz değil mi? Yapamadığımız gönüller olabilir bari yıkmadıklarımız olsun! Az daha Merhamet, az daha Şefkat, az daha İnsanlık lütfen.

KENDİ KENDİNE SÖYLEDİĞİN YALANI BİLDİN Mİ?

İnsan; kendisine söylediği yalanları fark etmeden esas yalanı ve esas gerçeği keşfedemez.

İnsan; kendisine söylediği yalanları görmemek için mazeretler arayan, bahaneler bulan ve sebeplere yaslanan bir varlıktır. Ve insan bunu gaflet eseri değil, cehaletinden de değil bile isteye yapar, gayet farkındalıklı yapar.

Neden insan kendisine yalan söyler peki? İnsan nefsi için yanılmış olmayı, aldanmış olmayı, kendi kendini kandırdığını itiraf etmek kabullerin en ağırıdır. Ve pek çok insan bunu, bile bile idam sehpasına çıkmak kadar korkunç sayar. Ölmemelidir ego, kaçmalıdır ki yaşayabilsin…

Kendi kendini çeşitli bahanelere sığınarak kandıran insan iç aleminde kendini kandırdığını bilir mi peki? Af buyurun avam ağzıyla söyleyeceğim; domuz gibi bilir. Bilirse neden devam eder buna? Dedik ya haksızım, yanıldım demek, yanlış ata oynamışım demek ölüm gibidir ego için.

Kendi gerçeğini kendine itiraf etmemek için bi ömür azap çekmeye razı olur mu insan? Hem de nasıl! Ne azaplara razı olur, parmak ısırırsın. Sen görürsün, o bir türlü görmez/ görmek istemez. Tıpkı sırf dişçi koltuğuna oturmamak için delirten sancıyla gece gündüz kıvranan misali…

Kendisine söylediği yalanları neler üzerinden kendine kabul ettirir insan? Dindarsa din üzerinden, gelenek düşkünü ise ahlak ve namus üzerinden, akılcı ise akıl, bilimci ise bilim, yenilik ve ilerilik sevdasında ise ilericilik üstünden. Şeytan oyunlarının nihayeti var mı ki?!

En komiği de nedir biliyor musun? Dur anlatayım da az gülelim. Geçimsizlik çeken birine, kendinle yüzleştin mi dedim. “Ben yüzleştim de hocam, ah bi de eşim yüzleşse! Ama o buna yanaşmaz ki!” dedi. O kendisiyle yüzleşmiş de eşi yüzleşmemiş miş! Yüzleşmiş mi bizimki sahiden?!..

İnsanlardan yana sorun yaşayan, istişare etmek istedi. Yetiştiği çevreyi bildiğimden ön şart koydum: “Allah, Din, Kitap, Ahlak, Namus vb Kutsal Kavramlara yaslanmayacaksın! Bunlar olmadan konuş, dinliyorum….” Birkaç cümleden sonra bunalıma girdi. Birbirimize bakıştık kaldık!

Devam edemedi, neden? Balonlarını patlattım çünkü! Şemsiyesini kırdım, ıslan dedim! Kelini sakladığı şapkasını çıkardım! Devam edemezdi. “Buyur kendi hatalarını say istersen” dedim. “Vardır benim de hatalarım, kimin yok ki” deyip müsaade istedi. Kimin yok ki? Şeytan Lafıdır!

“Ben kendimle yüzleştim de ah bi de eşim yüzleşse” demişti di mi? Ben de yüzleşme mi bu demiştim. Bu yüzleşme değil. Neden? Kendisiyle yüzleşenin değil eşi suçlayacağı hiç bir insan kalmaz! Kendi yalanıyla yüzleşenin, sahteliğini fark edenin yalan ve sahte görmesi de biter çünkü.

Ziyaret ettiğim, genellikle mecazlarla konuşan bilge bir gün şöyle dedi: “Çakışmıyor. İki görüntü çakışmıyor” Bilirdim halini. “Ne görüntüsü, ne çakışması?” dedim. Sana bakıyorum da bedenin önümde, ruhun 10 m. yan tarafta duruyor. Üst üste çakışmıyor” dedi. Günlerce düşündüm..

Biliyordum, kendime söylemek istemediğimi ima ediyordu. Yediremiyor ama istiyordum gerçeğimi duymayı. Tekrar gittim. “Çakışmayanı çakıştırsak!” dedim. Uzun süre sustu. Kitaplarımdan birini uzatarak; “Ya bu satırlardaki ol, ya içinde kaynayanı patlat, ama oynama kendinle!” dedi..

“Oynama Kendinle! Bu çelişki seni yer bitirir; Mehmetlerden birini seç, ikisiyle birden yürüme ki azaba duçar olmayasın!” demişti. Tokat gibi mi? Deprem gibiydi! Kandırma kendini, oynama kendinle!.. Hazmı kolay olmadı ama iyi bir ders olmuştu. Beni, resmen benim gözüme sokmuştu.

O gün bugün; kendimi kandırmama adına kimseyi suçlamamayı sebeplere sığınmamayı bahane üretmemeyi mazeret geliştirmemeyi öğrenmiş bulunuyorum. Kutsal veya Çağdaş kavramlar ardına saklanmak? Zerre kadar işim olmaz! Bilirim ki onlar egonun kadife perdeleri Perde ışığı keser…

Yaşadığımız günlerin hayırlı tarafını görebiliyor musun? Eve kapanmak; bir inziva ve yüzleşme deneyimi değil mi? Değerlendirebilirsen tabi. Mazeret, bahane ve kutsallarını aşıp sorgula kendine söylediğin yalanları!.. Sonra bak aynaya. Yalanlarını fark ettiğin an bak!..

Aynada gördüğüne “Pisliğin tekisin! Yalancı, Sahtekar, İki Yüzlü seni” diyeceksin o an. Yüzleşme gerçekleşmişse bunlar kendiliğinden dökülecek dilinden… Sonrası? Pisliği fark eden o an Arınmıştır! Pisi gören Tertemizdir artık! Hadi, cesaret!

MUHATABINIZ; SAĞLIĞINIZ VEYA AZABINIZ

Huzurunuz; kimi, hangi ölçülerle muhatap alacağınızla doğrudan alakalıdır. Muhatap alacaklarınızla ilgili belli başlı ölçü ve ilkeleriniz yoksa veya olsa da siz duygusallık ve merhamet adına onlara sadık kalamıyorsanız; insanların sizi üzmesinden şikayet hakkınız olmayacaktır…

Hastalıklardan korunma adına belirlediğiniz mesafe ölçüleri, maskeler aynı şekilde düşük ve saplantılı bilinçlerden korunma için de elzemdir. Korunma; önce tanıma ve işaretleri dikkatle okumakla başlar. Bu yüzden insan bilinçlerinin verdiği işaretleri doğru okumak mühimdir.

İnsanoğlu her ne kadar kendini sakladığını, örttüğünü zannetse de evrensel işleyişte herkes çırılçıplaktır. İnsan, insana bir şekilde kendini açık etmededir her an. Bütün mesele; sözlerle, tavırlarla, duruşlarla verilen işaretleri okuyup tedbir ve korunma bandı çekebilmededir.

Soru soran; aslında soru sormamakta, muhatabına “Benim çapım, seviyem, durduğum yer, hayat anlayışım budur” diyerek kendini açık etmededir. Tepki veren de tepkisiyle kendisini, seviyesini, baktığı yeri ve görüş ufkunu muhatabına açıkça bildirmektedir. Görmek isterseniz tabii.

Sordunuz, cevap bile verilmediyse; tepki verdiniz ama karşılık gelmediyse biliniz ki sorulan; tepki verilen; sizin seviyenizi ölçmüş, tartmış ya cevaba değmeyeceğinizi veya karşılık verilse de tatmin olmayacağınızı gördüğünden boşa kürek çekmek istememiş demektir.

Samimiyetle ortaya koyduğunuz söz, tavır, beyanlara karşı sorulan soru, verilen tepkinin önce kokusunu almaya çalışınız. Tarafgirlik, grupçuluk, siyasi saplantı, insanı takıntı, taşlama, kavga ve tartışmaya çekme niyetinin kokusu çok pistir ve isterseniz o kokuyu alırsınız siz.

İnsan muhatap aldıkları kadar Cenneti, muhatap aldıkları kadar Cehennemi yaşar! Huzurunuz da Azabınız da muhatap aldıklarınızla doğrudan ilişkilidir. Öyleyse sözler, tavırlar ve tepkilerin buğusunu iyi koklamak; ardındaki niyeti sezmek, ona göre korunmak için çok çok önemlidir.

Değer verdiklerinizle değersizleştirilmek, Sevdiklerinizle sevgiden mahrum edilmek, Önemsediklerinizle önemsizleştirilmek istemiyorsanız; insanı okumanız lazımdır. İnsan; sözleriyle çıplaktır. Bilen ve azıcık basireti olan sözlerden, gözlerden ve hallerden onu zaten görecektir.

Muhatabınızı okuyamazsanız; altına bakır muamelesi yapıp karşıya eziyet etmeniz; bakıra altın muamelesi yapıp kendinize zulmetmeniz, böylece zulme, sömürüye açık hale gelmeniz işten bile değildir. Kimse kimseye bir şey yapmaz! İnsan, her ne ederse kendi kendine eder…

Bilen için, edep sahibi için, nezaketten nasibi olan için Susmak; cevapların, tepkilerin en güzelidir. Bilmeyen, edepten nasiplenmemiş haddi aştığından bile habersiz olana susmak da anlam ifade etmeyecektir. Hak görme, hoş görme adına içinize atma! Yazık edersin kendine!

Söz, göz ve duruşları koklayınız. İyice çekiniz içinize. İyice çekerseniz o koku size, altındaki gaye, niyet ve manayı apaçık ifşa edecektir. Ve siz böylece korunacaksınızdır. Maske, dezenfektan, su. Sadece bedenin değil bilincin sıhhati için de. Düşünün ve kullanın olur mu?

SEVİLMEK VE YAŞAMAK

Sevilmeyi beklediğiniz sizi sevmemişse binlercesi sizi sevse kıymeti yoktur. Anlaşılmayı beklediğiniz sizi anlamamışsa binlercesi sizi anlasa yine kıymeti yoktur.
Sevilmeyi beklediğiniz sizi sevmişse binlercesi sizden nefret etse önemi yoktur. Anlaşılmayı beklediğiniz sizi anlamışsa binlercesi sizi yanlış anlasa önemi yoktur.

Beklentilerden geçmek, herkesi kucaklamak, insan ayrımı yapmamak idealize edilmiş süslü hayallerdir. Gerçekte insan, sevildiğinden emin olma hissini tadıp sevgiye doyacağı birini arar. Anladığından şüphe etmediği, doğru anlaşıldığına ikna olduğu birini. Ömür; onun arayışıdır.

Beklentilerden geç, irade göster, özgüvenini yüksek tut türü laflar; o bir teki bulamayanlar için teselli ikramiyesiyle avutmadan başka bir şey değildir. Piyango vurmamışsa -ki çoğuna vurmaz- amorti çıksa nee, alt ikramiye çıksa nee? İnsan, hep o büyük ikramiye peşindedir…

Bir ömür büyük ikramiye peşinde olanlar; amortilere doymayanlar ne mi yapmışlardır? Kumandan olurlar, Lider olurlar, Sanatçı olurlar, Düşünür olurlar, Filozof olurlar, Bilime, Tekniğe imza atarlar. Medeniyet; kendilerine ikramiye çıkmayanların insanlığa sunduğu armağanıdır…

Mimar Sinan, Mihrimah Sultana kavuşsaydı felçti Osmanlı Mimarisi… Bugün ne Selimiye olurdu, ne Süleymaniye ne de yüzlerce han, hamam, medrese ve kervansaray… Kavuşsa bitikti dünya. Kavuşsa aşkın imzasını atar mıydı onca taşa, onca duvara? Deli mi? Dönüp bakmazdı bile…

Hayat; doymayanların, anlaşılmayanların omuzlarında yükselir hep. Doyanlar; anlaşılanlar; sevilenler ve sevgiyi bulanlar; cennetlerindedirler. Dışarı çıkmayı düşünmezler bile… Ama bil ki; bu bir tür kilitlenme, tükeniş, bitiş ve harcanma demektir. Cennetine giren; bitmiştir…

Sana ne dua etsem? Sevmesini beklediğin sevsin Anlamasını istediğin anlasın? İstediğin cennetse tükeniş pahasına… Yok bu bi tür beddua, dersen şöyle diyeyim; Hayatın hep bi sevilme- anlaşılma peşinde geçsin! Hiç doyma! Ki İnsanlık kazansın! Sen Arafta, Onlar Cennette kalsın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir