Değiniler- 192

Değiniler- 192

KARANTİNA VEYA YALNIZLIK AYNASI

Yalnızlık; henüz kendisine yetemeyen, kendi yüzüne bakamayan, kendisini tanıyamamış veya tanırsa göreceklerini sindiremeyeceğini sezdiği için tanımak istemeyen, bundan şiddetle kaçınan insanlar için korkunç, acı, sancılı ve ölümcül bir deneyim olarak kabul edile gelmiştir…

Hazmedemeyeceği için Yalnızlıktan kaçan insan Kalabalıklara koşar, onlara sığınır. Kalabalıklar; bütün sancıları dindiren, korkuları azaltan, sanal coşkular sunarak sözde hayat veren en güçlü ve en etkili uyuşturuculardır çünkü.

Kendi yüzüne bakmaktan kaçındığı için çeşitli insan yüzlerinde gerçeği aramak?! Kendi yüzünde görmek istemediklerini başka yüzlerde görerek hiç olmazsa böyle değilim, fena değilim, iyiyim hani diyebilmek. Kendi yüzüne yabancı olarak başka yüzlerde gerçeği tanıma arayışı?!..

Doğruyu yanlış yerde arayanın er geç yaşayacağı ters yüz olma halini bir şekilde kalabalıklar kendisine yaşatınca da kahretmek hayata ve küsmek gerçeğe. Her kaçan kovalanacağı, her kovalanan tökezleyeceği için düşmek ve belki de ezilmek ayaklar, insanlar arasında. Kim yaptı?!

Tecrübe; deneyimlerle kazanan bilgelik? Kendi yüzüne bakmamak için kaçılan kalabalıklarda defalarca tokatlanıp dön kendine hitabını; senelerce duymazlığa verdiği o hitabı duymaya niyet etmek olmasın tecrübe? Tecrübeli? Kendinden çok kaçmış! Biz neler gördük? Ben ne çok kaçtım!..

Tecrübeli? Kendi yüzüne bakmamak için zamanlar, insanlar, mekanlar boyu koşmuş, gerçekle hep kaçak güreşmiş kişi desem ağır mı kaçar? Tecrübeli? Çok kazık yemiş? Kendine neşter atmaktan ödü koptuğu için her bıçak çekene gönüllü razı olmuş kişi mi? Akıllıca, Bilgece mi bu şimdi?

Kalabalıklarla kendimizi uyuşturmayı elimizden aldı #corona Oysa iyiydik, yuvarlanıp gidiyorduk şöyle. Dar alana hapsedildik (mi acaba?) Yoksa Alemlerin Rabbi; #corona adı altında sarhoşluktan uyanma ve hep kaçtığımız kendi yüzümüze yalnızlık aynasında bakma fırsatı mı verdi?!..

Benim Allah’la olduğum öyle bir vakit var ki ne bir mukarreb melek ne de bir mürsel nebi o an yanıma girebilir. {Hz. Muhammed sav} Nasıl bi vakit? Şu günlerden daha iyi fırsat yok onu yakalamak; derin huzuruna, engin sükununa ermek için. Yalnızlık; Allah Aynası! Bakabilene…

FARKLIYIM İSYANI

İnsanoğlu, insan topluluğu içinde yaşamasına hatta buna eli mahkum olmasına rağmen o topluluktaki insanlara bir şekilde “Ben sizden farklıyım” mesajı vermeye çalışan garip bir varlıktır. Hem herkesle yaşamaya mecbur ve mahkum olmak; hem de herkese ben farklıyım mesajı yaymak?!..

Sıradanlık, herkes gibi olmak, sıradan muamelesi görmek neden rahatsız eder insanı? Yiyip içen, konuşan, çiftleşen, çalışan, uyuyan ve nihayetinde ölen bir yapının nedir bu kendini ve farklılığını ispat çabası? Sıradanlığı sindirenler basit; buna direnenler seçilmiş öyle mi?

Taziyede bile birleşemeyen insan! Allah rahmet eylesin, kabri pür nur olsun, ışıklar içinde uyusun, dinince dinlensin, kalbimizde yaşayacak falan filan… Vakıa belli, biri ölmüş. Yapılacak belli; acıyı paylaşmak, teselli ve sevgi ikram etmek. Niye bunca farklı söylem?!..

Bireysel spor etkinliğinde bile statü arayışı, ego tatmini! Efenim ben yürüyüş yaparım. Basit adam, yürür işte. Şekerim biz tenis kortunda buluşuyoruz. Elit hanımlar başka nerde buluşur ki? Halı sahadaydık gece. Sıradan yurdum insanı. Golf başka, zeka işi. Tabiki öyle mirim…

Sıradan yaşamayı sindiremeyenlerin hedefindedir Elitler. Kibirli, insan ayıran, mezhebi geniş, değerlere ters yaşayan, belki de dış mahfillere satılmış gayri milli tipler… Ya Elitler nezdinde Yurdum İnsanı? Seviyelerine inmek çok şey kaybettirir elitlere! Kaçmalıdırlar ısrarla!

Sıradan olmak güvenli limandır çokları için. Nasılsa çoğunluk öyledir. Çoğunluğun yanında olmak güvende olmaktır. “Elle gelen düğün bayram” “Sürüden ayrılanı kurt kapar” tam da onlar için harika sığınak, kutlu bahane olarak yaslanılacak atasözleri. Güvenli limandır sıradanlık!

Farklılığını fark ettirmek isteyen; bu farkı benimsemiş ise onu bazen kibir kalkanı bazen tevazu kılığında gurur şemsiyesi olarak sıradanlara bağışlamaktan zevk alır. Büyüktür, olgundur, kendine yakışanı yapmıştır. Sıradanların gönlüne girmiş, takdir görmüştür. Ya kendi gönlü?

Gönüllere girerken de Kibrini besleyebilir mi insan? Herkese herkesçe davranırken bile farklılığa dayalı egosu şişebilir mi? Elinde olan her şeyi sınırsız paylaşırken, dışarıya benliksiz görüntüsü verirken de dağ gibi büyütebilir mi benliğini? Sorgulasak mı bir?!..

Sıradanlar gibi yaşarsa sürüye sayılmak ile sıra dışılığını yaşamak isterken kibre batmak arasındaki uçurumu nasıl aşar insan? Hem kendindeki benzersiz potansiyeli açığa çıkarıp yaşamak; hem de çevreye, topluma uyum göstermek becerisini nasıl birleştirebilir insan? Kolay mı?!

Kendini yaşamaya kalkarsa elitler gibi ötelenmek, dışlanmak; herkese uyarsa basit sayılarak önemsizler arasına karışmak korkuları kurt gibi kemirir mi insanı? Hem iç aleminde kaynayan duygular, hem dış dünyanın tepkileri arasında bunu tolere edip dengeleyebilir mi insan?!..

İnsan farklılığını hissettirmek için her yolu deniyor. Medeni, gelişmiş, modern bir metropolde hiçbir ikazı takmadan geziniyor insanlar! Özgüven mi? Devlete kafa tutmak mı? Umursamazlık mı? Yoksa sadece “Biz farklıyız”ı gösterme saplantısı mı? Beyinsizlik desek ayıp mı?

İhtiyar neden fırlıyor caddeye? Genç neden kaçak yolla çıkmak istiyor şehirden? Can pahasına! Risk ortadayken! Belki de sebep çok basittir; sıradan değilim, sıradışılığımı görün işte! Beyinsizlik pahasına sıradanlığa isyan; kınanma pahasına kural tanımazlık! İnsan işte…

Sıra dışı arzuları bastırmanın adıdır Nezaket, Kibarlık ve Medeniyet. Bastırmasa, çıkarsa öylece? Hayvan, adi, alçak, arsız ve melanet. Sıradan olsa. Uğraşmasa farklılığa? O zaman da tembel, başarısız, umursamaz, garabet. Lanet, Övgü ve Gariplik arasında sıkışık insan…

Sahi kim çıkardı sıradan ve sıra dışı ayrımını? Hep bir olsaydık? Kim dedi ki tek düzelik kötü? Ödül ve Ceza. Cennet ve Cehennem. Olgun ve Tutarsız. Said ve Şaki Akıllı ve Deli Hayat; imtihan olursa mı güzel? Yoksa o da mı algı? Seyaslânâren neye sayarsan say yâren!..

GÖZLERİMİZ OLDUĞU İÇİN GÖREMİYORUZ

“Gözlerimiz olduğu için göremiyoruz” demiş Aristo. İlk bakışta biraz tuhaf biraz da garip duran bu söz bize ne anlatmak istiyor? İnsan görebildiği, duyabildiği, koklayabildiği ölçüde biliyor ve hissediyorsa; göz bunlar içinde en önemli duyu ise nasıl düşünmek gerek bu sözü?!.

Gözle görülen, elle tutulan, kulakla işitilen, dille tadılan, burunla koklananlar; salt- objektif veri alış verişi midir? Yoksa apaçık ortada dediklerimiz dahi insan zihnince subjektif- yanlı yaklaşımlarla yoğrulduktan sonra mı algılanmış, bilinmiş kabul edilmektedir?!..

Aynı manzaraya bakanlar aynı resmi mi görürler? Yoksa her birinin zihinsel algılama biçimi o resimden farklı anlamlar mı çıkarmaktadır? Aynı olaya apaçık şahit olanlar, gerçekte her şeyi görmüş olsalar bile neden farklı tutum ve bakış geliştirebilmektedirler?!..

Her bireyin duyuları; algıladıklarını görünenden ibaret kabul ederek alsa da zihin, kendine göre işlem yaparak bazen veriyi göründüğü gibi bazen de kendi ilgi ve çekincelerine göre farklı şekillere sokarak değerlendirmektedir. İşte bu noktada göz insana en büyük perdeyi çeker…

Kişinin veri işlemede görünenden hareket etmesi, onu ilk temel kabul ederek baz alması; algıda önceliği Zihne verirken Kalbi saf dışı etmektedir. Kalp devreden çıktığında ise basiret, firaset, vicdan, erdem, insaf gibi insanüstü değerler bütünüyle geri plana itilmektedir…

Gördüğü, duyduğu, bildiğiyle hatta şahit olduğuyla kayıtlanmak işte bu noktada başlar. Kişi; zihninin oyununa geldiğinden bile habersizdir. “Göz var izan var kardeşim, her şey ortada, daha ne, kıvırmayın yahu” diyerek isyan eden, hakkı gördüğünü sanan; çoktan zokayı yutmuştur.

Kan damlayan bıçakla sokağa fırlayanı görenler; kim bilir kimi öldürdü, yaraladı yargısına varırlar. Gözün verisi zihnin kabulleriyle birleşince şak diye varılır bu hükme. Belki tavuk kesti, bıçağa boya sürdü, bıçak plastik, oyun belki diye kimse düşünmez, düşünmek dahi istemez.

Neden düşünemez? Panik, korku, telaş halindeki bilinç zihninin kölesidir çünkü. Kalp devre dışı kalmış, farklı olabileceği zerre kadar düşünülmediğinden basirete hiç kapı aralanmamıştır. Sadece görülenler değil duyulanları kabulde de durum farklı değil. İşte birkaç örnek…

79 yılıydı… Türk basını “KÂBE BASILDI” diye bir haber geçti. Bir grup terörist, Mekke’de eyleme geçmiş, Kabe’yi basmışlardı!.. Müslüman topluluklar Kabe işgal edildi diye ağlıyor, hocalar “Evini koruyamadık Ya Rab” diye içli vaazlar ediyordu. Haber böyleydi, inanmıştı herkes.

Suud yönetimi teröristleri ele geçirmiş, çoğunun kolları kesilmiş, ele başının da önce kolları kesilmiş sonra kellesi alınmıştı. Kabeyi basıp 400 den fazla müslümanı yaralamışlarsa; haremde, emin yerde masum müslümanlara saldırmışlarsa hak etmişlerdi. Ya haberin gerçeği?!..

Senelerce KABE BASILDI, Suud gereğini yaptı diye inandırıldı kitleler. Nice sonra öğrenecektik Kabe basılmamıştı, işgal filan yoktu. Sadece Suud yönetiminin adaletsizliğini protesto eden 35 kişilik bir yürüyüştü yapılan. Gençlere polis ateş açmış, onlar da Kabeye sığınmıştı.

Gençler, nasılsa polis Haremde kan dökmez diye inanip Kabeye sığınmış ama Suud polisi onları orada öldürmüş, kargaşada yüzlerce müslüman da yaralanmıştı. Dünyaya, bizim zalimliğimizi protesto ettiler diyemezlerdi. Kabeye sığınanı vurduk da diyemezlerdi. Kabe basıldı dediler.

Kabeyi basanlar cezalandırılmıştı. Kimse bilmedi aslında şehit edilenlerin zalim Suudu protesto ettiğini. Habere kutsal ve kutsala dayalı duygu katılmış, ajans mutfaklarında pişirilmiş, biçim değiştirerek servis edilmişti. 1.5 milyar İslam Alemi senelerce böyle bildi.

Bir başka örnek İDİ AMİN dir. Uganda’da milli bir hamle ile kalkınma ve bilinçlenme başlatmış ancak Batı medyasının karalaması ile hafızalara şöyle kazınmıştı: 25 karısı, 90 çocuğu, sayısız torunu var. 300.000 insanın katili… İngiliz algısını da biz yıllar sonra öğrenecektik!

Bütün bunları neden anlattık? Gördüğüne, duyduğuna, bildiğine veya kamuoyunun genel olarak benimsediğine göre mi olayları, kişileri değerlendiriyorsun yoksa Kalp ölçeğine vurup araştırma, tetkik ve insafla mı hareket ediyorsun? Zihnin mi sana hakim Kalbin mi?

Resulullah (sav) in Miracına ait şu ayeti hatırlar mısın? “Gönlü, gördüğünü yalanlamadı!..” Dehşet bir ifadedir bu. Görmüştür, gördüğünü gönlüne sunmuştur, görüleni kalbi de onaylamıştır. Gözle gönlü birleştirerek Hak budur; beni Gören Hakkı gördü demiştir. Bize mesajı?

Gördüğü, duyduğu, bildiği ve sunulanı Kalp ölçeğine vurabiliyor muyuz? Yoksa zaten tetikte bekleyen Zihnin oyunlarına gerçek adı mı veriyoruz? Aristo; Gözlerimiz olduğu için göremiyoruz dedi Miraç; Gönlün, gözü yalanlamamasıydı Kalbini göz, gözünü kalple dengeleyene ne mutlu…

AKIL TUTULMASI- ALGI SAPMASI VE BİZ

Büyük kitleleri etkileyen savaş, afet ve salgınlar insanlık ailesine verdikleri zarar ve bıraktıkları acının yanı sıra kişi ve toplumlarda anlayış değişimini de tetiklerler. Anlayış Değişimini sadece hayra dönük gelişim olarak anlamayınız. Bu süreçte Algı Sapmaları tavan yapar!

Zorda kalan, sıkışan ve lehine de olsa kendisine yasaklar konan insanın yapamayacağı yoktur. Geçmişteki sıkıntıların ahlaki ve insani çöküş getirdiği de bir gerçektir. Aç kalınca kardeşini yiyen, bunalınca kendi değerlerini alenen çiğneyen örneklerle doludur insanlık tarihi.

Algı sapmaları artıyor ve artacak. Dün sadık bildiğinizden bugün hainlik; dün sevecen bildiğinizden bugün gaddarlık, dün insaflı bildiğinizden bugün zalimlik görürseniz şaşırmayınız lütfen. Kitlesel Zorlu Süreçler; koyundan canavar; canavardan koyun çıkaracak süreçlerdir!

Bazen öylesi akıl tutulmalarına şahit olursunuz ki bu tam da Kur’anın “Gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler, kalpleri vardır hissetmezler” şeklindeki betimlemesini alır önümüze koyar. Ve gördüklerimiz karşısında parmak ısırırız.

Eve kapandık. Birkaç gün daha geçtikten sonra çocuğum bu muymuş, onu hiç tanımamışım; eşim mi bunu yapan, neler oluyor böyle dedirtecek ölçüde sizi hayretlere salacak örnekleri en yakınınızda görebilir, yaşayabilirsiniz. Kızılacak, şaşılacak şey değil Doğal, insan sıkıştı çünkü.

Akıl Tutulması, Algı Sapması tetiklendiği için üzülerek söyleyeyim ki akıl verme, doğruyu gösterme hatta insafa davet etme süreci bile değil bugünler. Aklı tutulan, benim aklım nerede tıkandı demeyeceği için gösterilecek doğruya da önerilecek insafa da bütünüyle kapanacaktır…

İnsan, insanın göz göre göre uçuruma, ateşe koşmasına istemeyeceği gibi yanlışa, algıya, saplantıya düşmesini de istemeyecek, en azından basiret ve insaf önerecektir. Son haftalar bana öğretmiştir ki bunu bile kimseye önermeyiniz! Bırakınız, herkes nasıl inanırsa öyle inansın!..

“Ülkemiz, diğer ülkelere nispetle sağlıkta iyi bir yerde” tespitini bile yandaşlık gören; milli gururu bile yalakalık sayana verilecek hiç bir şey yoktur. Aynı şekilde “Yardımları güzelce dağıtın” talebini dahi vatana ihanet sayacak algıdaki insana da hiç bir şey verilemez…

Bu süreçte sevdiklerinize, dostlarınıza, yakın bildiklerinize verebileceğiniz sadece Sevginiz ve Samimiyetinizdir. Ötesine geçmeyiniz, üzülürsünüz. Algı Sapması yaşayan; fena halde şok eder, üzer sizi. Gerçeklerin ve Hakkın tespiti mi? Bırakınız, onu dahi bir süre askıya alınız.

Bize düşen; kendi aklımıza, vicdanımıza, insaf ölçülerimize sadık kalmaktır. Sormadıkça cevap vermemek, üstüne gelse bile savuşturmak ve sükût en güzelidir. Sağlık, afiyet ve huzur için. Sürecin tüm ağırlığına rağmen insaf, vicdan ve basireti elden bırakmayanlara selam olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir