Değiniler- 195

Değiniler- 195

SAKIN HA SAKIN!

Muhatabınız “Beni, göremediğim kendi gerçeğimle yüzleştirir misin lütfen” dese bile sakın ola ki ona onun gerçeğini söylemeyiniz! Kendi gerçeğini göremeyen yoktur aslında. Sadece görmek istemeyen ego köleleri vardır. Kölenin köleliğini yüzüne vurursanız sizi düşman beller…

İnsanların iyiliği için gerçeklerini göstermek, fark etmek istemediklerini fark ettirmek isterseniz sizi iyilik havarisi bilmeyeceklerdir. Aksine, cehennem zebanisi sayarlar. Neden? Cehennemini görmek istemeyen; onu cennet saymıştır. Siz? Cennetten çıkarmak isteyen şeytan!..

Yüksek ısıda yaşayan canlılar var? Gübrelikten, pislikten beslenen canlılar? Öyleyse bilelim ki acıdan gıdalanan, azaptan beslenen, yakıcı duyguları öğün yemeği gibi yiyenler de var insanlar arasında. Yediğin gamdır, acıdır, pistir derseniz; ekmeklerine göz dikmiş olursunuz!..

Gerçekleri göstermekle suçlu konumuna düşürülmek istemiyorsanız insanlara sadece Ayna olunuz. Böyle mi, evet öyle kardeşim. Yoksa şöyle mi, evet aynen. Haklı mıyım, tabi ki haklısın… Selamet budur. Gerçeğini samimiyetle görmek isteyenler? Onlar sizi bulur, görür, alır zaten!

HERKESİN BİLGİN, HERKESİN UZMAN KESİLDİĞİ ÜÇ KONU

Çok eski bir sosyolojik tespittir; şu üç konuda bilen bilmeyen, içinde olan olmayan, uzmanlığı olan olmayan herkes konuşur: 1- Sağlık 2- Siyaset 3- Din

Sağlık sorunu mu var hemen herkesin önerisi olur. Şifalı bitkilerden frekans-rezonans uygulamalarına, halk ilaçlarından derme çatma terkiplere kadar. Basit bir delil. Dost meclisinde başım ağrıyor deyin hele. Kimse doktora git demeyecek cebindeki ağrı kesiciyi anında uzatacaktır.

Son yıllarda Çin Tıbbı, Biyoenerji veya kutsalı da arkasına alarak pazarlanan Tıbbı Nebevi önerileri diye bir dizi teşhis ve tedavi usullleri gırla gitmekte. Şu soru hiç hatıra gelmez; Madem bu kadar basitti, bu doktorlar 10 yıl, eczacılar 5 yıl neden dirsek çürütüyor?

Algı operasyonlarına dayalı komplo teorileri bu alanda da sahne almıştır;
* ilaç sanayi insan sömürüyor
* modern tıp hastalık odaklı; şifa odaklı değil
* tahlil, röntgen ve inceleme adı altında tıbbi cihaz sektörü semirtiliyor.
Bu kadar basit mi, bu kadar ucuz mu yani?!

Corona burada da ders oldu ibret alana. Hadi, corona hastasını Çin Tıbbı, Biyoenerji, Rezonans ve Tıbbı Nebeviyle tedavi etsene! Hadi otçular, şerbetçiler corona karışımları pazarlasa ya! Kim alır ki? Modern Tıbba dört elle sarıldık. Aşı çıksa, ilacı olsa diye dua ediyoruz.

Hastane, doktor, eczacıya güvensizlik nere gitti? Dün Şehir Hastanesi israf diyen bugün yoğun bakım zenginliğimiz karşısında açıktan söylemese de içten içe dua ediyor yapanlara. Avrupalı ve Amerikalının sağlıkta gıpta ettiği ülke olmakla gururlanıyor sessizce. Noldu sahi?!..

Sağlığı sağlıkçılara bıraktığımızda Bilim Kurulu adlı bir heyetin bizi ne güzel yönlendirdiğini gördük di mi? Yapılacaklar konusunda sağlık uzmanlarından oluşan kurulun dediklerini emir saymak süreci hafifletti. Ne imiş o vakit? Sağlık, sağlık uzmanlarına bırakılmalı imiş…

Herkesin uzman kesildiği ikinci konu Siyaset. Bin yıllık devlet geleneği olan milletiz. Kahve köşelerinden hamamlara, esnaf lokantalarından bekleme salonlarına başlıca muhabbet konusu siyaset. Her ne hikmetse oyumuzu verdik, seçtik, sonrası seçtiklerimizin işidir, kimse demiyor.

Haksızlık, Adaletsizlik, Usulsüzlük, Yolsuzluk vb sinir uçlarımıza dokunan kavramlar gündem edilmişse yerimizde duramıyor; kendimizi bu alanda da söz söylemeye yetkin addediyoruz. Oysa koca bir sistemi, mekanizması, kadrosu ve uzmanları var siyaset kurumunun.

İşimize gelmeyen, sindiremediklerimiz hk.da ağza geleni saydırıyor iftira, bühtan olabilir mi, yanıltılıyor olabilir miyiz demeden, konuştuklarımız insan, kul hakkına girer miyiz demeden kendimizi %100 konuşma hakkına sahip sayarak; kural, ölçü, değer tanımadan konuşup yazıyoruz.

Karşıtı olduğumuz görüşün iyi, faydalı ve güzel icraatını görmeyi kendimize haram ederek; Taraftarı olduğumuz görüşün yanlış, zararlı, ve hatalı icraatını görmemeyi kendimize ödev bilerek siyaset alanına yaklaşıyoruz. Haksızlığa isyan adı altında haksızlık ettiğimizi unutarak.

Negatif enerjinin insanı esir aldığı; dedikodu, iftira, saldırganlık ve dışlamaya kadar bir dizi insanlık dışı tutumun toplumu hallaç pamuğu gibi attığı alan siyaset. Sövgü, yergi, kuşku, zanna dayalı zihin çöplüğü. Oysa hayati bir alan. Siyasiye biz yetki vermedik mi? Daha ne?

Herkesin söz söylediği, adeta ağzı olanın konuştuğu üç alandan en masumu, en garibanı ve belki de en çok sündürülüp örseleneni; DİN alanı. Bu alanda konuşanlar; “Dinin Uzmanlığı olmaz” cümlesiyle kendilerine alan açtılar, sonra da sözlerini dinleyecek kitleyi ele geçirdiler.

Her konunun uzmanı olur da dinin uzmanı neden olmaz diye soramadık onlara. Onlar dinin uzmanı olmaz derken bizi “Ruhbanlık” kavramıyla vurdular! Din, din adamının tekelinde olamaz diyerek etkin oldukları kitle üzerinden din uzmanlığına soyundular. Artık çok geçti. Yutmuştuk…

Dinin uzmanı olmakla Dinde ruhban kesilmek aynı şey değildi. Bunu kaçırdılar gözlerimizden. İlahiyatçılar mı, at çöpe! Diyanet mi, siyasetin emrinde! İmamlar mı, parayla namaz kıldıran samimiyetsizler! Bunları ince ince empoze ettiler zihnimize. Dine hizmet için mi? Hayır. Ya niçin?

Kendilerine alan açmak için. Dinde uzmanlık yok ama onlar din adına her şeyi konuşabilir. Ruhbanlık yok ama Velayet üstünden her tür saygı, ilgi gösterilmeli ki narsizmleri doyurulmalıdır. Diyanete güvenilmez ama onların her dediği yeni inmiş ayettir. Zihinleri böyle ele geçirdiler.

Dinde uzmanlık yok, dini tahsil alana güvenilmez diyene lise kaçtan terksin diyemedik. Dini metot adına ne eğitim aldın, kimin önüne diz çöktün, literatürü nasıl belledin zaten soramadık. Okuldan çıkanı beğenmeyen kendilerinin nereden nasıl çıktığı belirsizlere dini teslim ettik.

Ve şimdi ülkemde Müslümanlık çeşitleri gırla. Kur’an Müslümanlığı, Hadis Müslümanlığı, Tasavvuf Müslümanlığı, Tarikat Müslümanlığı, Modern Müslümanlık, Kuantum- Astroloji Müslümanlığı vs. İslam’la Komünizm yan yana gelmeyeceği halde Komünist Müslümanlık bile var iyi mi?

“Dinde Ruhbanlık Yok” sözünü “Dinde Uzmanlık Yok” diye pazarlayanların oyununa gelmenin bedeli? “Dinde Zorlama Yok” ilkesini kimsenin yediği halta, yaptığı ahlaksızlığa karışma hakkımız yok diye yedirdiler. Ya Hoşgörü? Yorumsuz Seyir? Rezalete kayıtsız, Necasete duyarsız olmak!

İnsanlar yoruldu farkında mısınız? Müslümanlık grupları (?) na devam edenler bile yorgun, bitkin şimdi. Gerçeği arıyorlar ama algı operasyonlarının büyüsünü bozamadıkları; aidiyetlerden kopamadıkları, yalnızlığı göz alamadıkları için çıkamıyorlar girdaptan. Ama çok yorgunlar…

Farkında mısınız hemen herkes çocukluğunun Ramazanlarını arıyor. Bir babaanneden yansıyan, bir büyükbabada şahsiyet bulan o samimi Müslüman kimliğe hasret çekiyor. Basit nostaljik bir özlem mi bu? Yoksa fark edişin sancısı, sahtelikten yorulan gönüllerin nefes alma ihtiyacı mı?

Ömrünü davasına; milli- manevi değerler mücadelesine adamış; İslam, gençlik, millet demiş büyük mütefekkir Necip Fazıla ahir ömründe sordular; Bize esas lazım olan nedir? Şöyle dedi: “Yıllarca mücadele ettim; yazdım, çile çektim. Anladım ki bize lazım olan Kocakarı İmanı imiş.”

Kocakarı imanı? Samimiyet ve Gönül. Sorgulama adına prensipleri sündürme, eğme bükme değil doğrudan teslimiyet. Hepimizin özlediği. Sizi bilmem ama Din-Hakikat adına bilgi riyakarlığı, seçilmişlik ukalalığından ben de yoruldum. Dinleneceğimiz, Şifalanacağımız bir yeni dönemin başlaması niyazımla…

ÜMİT DİZELERİ

Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır…

{Edip Cansever}

Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları
Sararıp dökülürken güz rüzgârlarında
Ardında savrulsunlar unut yaprakları
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.

{Özdemir Asaf}

Öyle yıkma kendini
Öyle mahzun, öyle garip
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne
Tükür yüzüne celladın
Fırsatçının, fesatçının, hayının
Dayan kitap ile
Dayan iş ile
Tırnak ile diş ile
Umut ile, sevda ile düş ile
Dayan rüsva etme beni

{Ahmet Arif}

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde
Basarak yosunlu taşlara.
Sen bugünden yarına
Birazcık umut sakla.

{Metin Altıok}

Damlardaki kar, saçaklardaki buz,
Kanı kaynayan suya dar geliyor.
Haberin var mı? Oluklardan
Akan su sesinde bahar geliyor.
Duy güneyden estiğini rüzgarın;
Göreceksin neler olacak yarın.
Yuvada çırpınan yavru kuşların
Uçmak hevesinde bahar geliyor.

{Cahit Sıtkı Tarancı}

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel…

{Can Yücel}

Keder seni bağrına basmak mı ister,
“Hadi ordan, çek arabanı!” de;
Boş sıkıntılara kaptırma günlerini.
Yutmadan bedenini toprak,
Ne kitabı bırak, ne çayır çimeni;
Hele yârin dudağını, sakın ha,
Ta son güne dek.
……………….

{Ömer Hayyam}

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında.

{Rüştü Onur}

Bir güzellik yap kendine!
Ve sadece sahip olduklarını düşün, mutlu ol onlarla;
Sahip olmadıkların üzülsün, senin olmadıklarına.

Bir güzellik yap kendine!
Keşkeleri hiç düşünme, mutlu ol seçimlerinle;
Bırak, keşkeler üzülsün senin seçimlerine.
Bir güzellik yap kendine!
Her yeni günü senin günün ilan et ve şımart kendini olabildiğince;
Bırak, dünler üzülsün seçilmediğine…

Bir güzellik yap kendine!
Kalbinde daha da büyüt sevgisini, sevdiklerinin;
Bırak sevmediklerin üzülsün, kalbinde yer yok diye…

Bir güzellik yap kendine!
Sev kendini kimselerin sevmediği kadar,
mutlu ol varlığınla;
Bırak seni sevmeyenler üzülsün,
yüreklerine sığamayacak kadar büyüksün diye…

{Paul Auster]

Bugün yaşamı seviyorum
Yarın da bir neden bulur severim
Daha sonra yeniden keşfeder yeniden severim
Benim sevmekten başka işim yok ki…

{Cemal Süreya}

Sabreyle gönül sabırsız olma
Cümleyi gönlüne yâr eden vardır
Darda kaldım diye umutsuz olma
Yoğ iken dünyayı var eden vardır

Öz gönülden bizim yârimiz olan
Sevdası sinede nârımız olan
Şu çark-ı dünyada birimiz olan
Doğup şu cihanı nur eden vardır

{NesetErtas}

BİR ALGI OPERASYONU; ANORMALİ NORMALLEŞTİRME

Kitleleri algı operasyonları ile yönlendirenlerin kullandığı etkin metotların en önde geleni; meşru olmayana meşruluk kazandırmak için ona öncelikle zihinlerde bir alan açmaktır. Bir konu normal şartlarda hiç aklınıza gelmezken dile düşürerek, gündem ederek o akıllara getirtilir.

“Kulağına kar suyu kaçırtmak”,”Uyuyan köpeği uyandırmak” halk deyişlerimiz; algı operasyonlarına yön verenlerin zihinlerimizde bulduğu açık kapıları veya o kapıları aralamalarını pek güzel ifade eder. Kötü, haram, günah hiç hatırınızda yokken gündem etmekle yapılan tam da budur.

Zaten kirli, iğrenç ve kötü bildiğiniz hiç bahsetmediğiniz hatta düşünmek dahi istemediğiniz konuyu önce dile düşürürler. Dile düşen iyice bir konuşulur. Kızarak, kınayarak, iğrenç diyerek konuşsanız bile maksatları hasıl olmuştur. İstedikleri zaten konuşmanız, tepki vermenizdi.

Acayiptir insan zihni. Ve onun acayip özelliklerinden biri de şudur; “İnsan, çok konuştuğunu yavaş yavaş kabul etmeye, meşru görmeye başlar.” Bu sizin elinizde değildir. Dile düşen gönlü de bir şekilde etkileyeceği için dile düşmesi yeterince maksada hizmet edecektir.

Dün ayıp, günah, haram ve çirkin sayılan pek çok şey bugün normalleşmiş, bir adım öteye geçilerek çağdaşlık ve insanlık gereği sayılır olmuşsa altında önce konuşulmaz olanın konuşturulması, saklı olanın açılması, mahrem olanın çamaşır serercesine askıya çıkarılması vardır.

40 sene geriye gittiğimde gazetelerde önce bunalımlara çare dertlere çözüm köşeleri, dert dinleyen abla ve abiler yükselmeye başlamıştı. Gelen mektuplara cevap verir, güya derdi çözerlerdi. Başlarken kimse şunu sormadı; Ya Hu ben derdimi, özelimi neden gazeteye vereyim ki?!..

Dert, bunalım köşesi açılmış, hizmet (?) veriliyor. Nesi kötü?!.. Güzin abla semboldü. O tutunca her gazete güzin veya gönül ablalar buldu, köşeler patladı. Tabii mektuplar da. Kocadan hoşnutsuz kadın, kadından şikayetçi koca, neler yazılmıyordu neler? Evlerin içi açıktı artık…

Gençliğin içine çekilmediği iş revaç bulsa da yetmezdi aç odaklara. Gençliği içeri çekmeliydiler. Konuşulmayan konuşulmalıydı ama nasıl? Gençlik sorunu, cinsel sorun, ergenlik bunalımı kavramları sürüldü piyasaya. Dert köşeleri şekil değiştirmiş, dümen doktorlara geçmişti…

Dert dinleyen ablaları sindirmişse millet; meşrulaşmışsa dert köşeleri; mahrem sorunlarda genç zihinlerin dümenini eline alanları da sindirirdi. Önemliydi cinsel hayat. Hem gençler bilinçlenmeli, öğrenmeliydi. Çocukluğumdaki dert köşeleri, ilk gençliğimde seks köşelerine evrildi.

Hiç gündem edilmeyen, hep içeride kalan sırlar Dert Köşesi adıyla topluma saçılıyor ama yazanın da okuyanın da aklına ben ne yapıyorum, neden tanımadıklarıma sır ifşa ediyorum sorusu gelmiyordu. Plan işlemişti. Zihne düşen; akılda da gönülde de toplumda da meşruiyet bulmuştu.

Önce gündeme, sonra zihne, sonra akla, sonra kalbe düşürme ve aşamalı biçimde iğrençliğe meşruiyet kazandırma taktiği hala kusursuz, hala tıkır tıkır işliyor. Mesafe aldıkları, yol kat ettikleri; Kur’an ayetleriyle ahlak ikazı yapıldı diye davalar açılmasından belli değil mi?!..

Önüne kattığı gençliği, bilinçsiz kitleleri savuran, ailenin temellerini dinamitleyen bu akımlar karşısında alınacak tavır da yine maneviyat köklerimizde mevcuttur. İslam Edebinde “Bâtılı tasvir etmeyiniz, bâtılı-haramı- günahı tasvir onlara ilgi ve özenti oluşturur” denmiştir…

Yapılacak olan; gündem edilene karşı gündem oluşturmak değil anormali normalleştirmeye karşı normal olanı öne çıkarma ve özendirmedir, teşvik etmedir. Savunulan iğrençlik insani tercih değil, psk durum hiç değil, ruhsal ve bedensel boyutuyla tedavi edilesi bir hastalıktır.

Bâtılın, yanlışın, şeytanın gücü yoktur. Bunlar olmayan güçlerini Hakkın, Doğrunun ve Rahmani olanın sessiz- etkisiz kalışından alır. Ülkece, milletçe bir ahlak ve maneviyat seferberliğine ihtiyacımız var. Ailenin, nikahın ve istikrarlı yuvaların teşvik edildiği bir seferberlik.

Gündem- zihin- meşriyet operasyonlarını güncel bir konu üzerinden hatırlattığım bu diziyi bir devlet adamımızın tarihi sözleriyle noktalıyorum: “Bir ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” {İnönü} Sakınan ve Korunanlara selam olsun.

İSTİŞARE EDENLERİ DİNLERKEN

Dertleşmek, istişare etmek isteyenleri her ne kadar empati kurarak en güzel şekilde dinleseniz, dikkat kesilerek anlamaya çalışsanız da anlattıkları, ortaya serdikleri verilerle doğru teşhise ulaşabileceğinizi düşünmeyiniz. Veriler üstünden değerlendirme çok yanıltıcı olabilir.

Etkin Dinleme konuşana tam odaklanma ile yapılır ki söylenmek istenen kelime-jest-mimik kaçırmadan doğru anlaşılsın. Dert, sıkıntı istişarelerinde etkin dinleme bile yeterli değildir. Çünkü bu durumlarda sadece muhatabın söylediklerini değil söylemediklerini de yakalamak gerekir.

İyi bir dinleme ile muhatabın söylediklerinin kelime aralarından söylemek istemediği çok şeyi de yakalamak mümkündür. İnsanlar, ne kadar saklansalar da dil, gönlün gerçeğini bir şekilde aşikar eder. Ancak bunları fark etmek bile istişare edeni doğru anlamanıza yetmez. Neden?!..

İnsan sorununu ne kadar açarsa açsın, derdini ne kadar dökerse döksün, cümlelerinden söylemediklerini ne kadar anlarsanız anlayın göremeyeceğiniz esas önemi haiz hususlar vardır. Onlar ancak alışkanlık, bağımlılık, yapışkanlık kavramları bilinirse anlaşılabilecek konulardır.

Evlilik, uzun iş ortaklığı, yıllara dayanan dostluk, akrabalıktan doğan kayırmacılık, ticari kader ortaklığı vb ilişkilerde sorun ne kadar ortaya konursa konsun; tarafların uzun soluklu yaşamaktan doğmuş alışkanlık, bağımlılık, yapışkanlık ile de güdülendiklerini hiç unutmayınız.

Ne demeye çalışıyorum? Örneklersek daha net anlaşılır. Yakın tanıdığınız iki dostun arası bozulduğunda biri size dert yanarak fikir isteyebilir. Ve bu esnada kendini bütünüyle mağdur, hakkı yenmiş gösterebilir. Dinlersiniz. Baktınız olmuyor, bırak onu deme noktasına gelirsiniz…

Dinlemişsinizdir, veriler ortadadır, saklananları da sezmişsinizdir, olmadığını görür, bırak dersiniz… Veya bir evlilik ilişkisinde taraflardan biri sürekli dertlenerek anlatır. Empati yaparsınız olmaz, derdiyle dertlenirsiniz olmaz, yollar önerirsiniz olmaz, bunalırsınız…

Her çareyi düşündüğünüz halde ikna olma ve rahatlama görmeyince “Eee kardeşim vazgeç bu işten” demek durumunda kalırsınız haklı olarak. İşte o an ummadığınız bir şey olur. İyi gitmeyen arkadaşlık- ilişki hk.da sizden fikir isteyen; sizi suçlu ilan eder! Haklı mı? Haklıdır! Neden?

O haklı siz haksızsınız! Çünkü siz uzun ilişkilerde “Bağlanma”, “Alışma”, “Yapışma” etkisini göz ardı ettiniz ve sadece anlatılanlar üzerinden öneri getirdiniz. “Ama o kadar dertliydi ki zulüm görüyordu ben de ayrıl dedim, şimdi niye beni suçladı” sorusunun cevabı da buradadır.

İstişarede yapılacak en güzel şey fikir vermek, hüküm vermemektir. Yol göstermek, yola yönlendirmemektir. Karar alma biçimlerini göstermek, karar alma süreçlerini sermek ama karar almaya zorlamamaktır. Muhatabınızı karar almaya yönlendirirseniz; sonuçlarına da ortak olursunuz.

Unutmayınız ki insanlar ilişkileri, dostları ve ortaklarından şikayet etseler de derinden derine bağımlılık, alışkanlık ve yapışkanlık hissetmekten kendilerini alamazlar. Bağımlılık, alışıklık, yapışıklık aşağılanma sebebi olduğundan bunu muhataplarına açık etmek hiç istemezler.

Bağımlı, alışık, yapışık yaşayamayan kişi istişare ettiğini o ne derse desin farklı açılımlara ısrarla zorlayacaktır. Size, neden ikna olmuyor oysa her şeyi verdim dedirtecek kadar sizi yoracaktır. Neden mi yapıyor? Hem zulüm gördüğünden şikayet ediyor hem ondan kopmak istemiyor.

Hem zulüm görmek, hem zulümden şikayet etmek, hem de zulmedenden ayrılmak istememek saçma değil mi ama? Değil. İşte sen bunu anlayamıyorsun! Bağımlı, alışkın, yapışık olmak ne demek bilmediğin için anlamıyorsun! Bu yüzden de sert ve açık hüküm verip muhatabını kızdırıyorsun!

“Celladına aşık olmak” diye bir kavram duydun mu? İşte onlar tam da öyledirler. Birini aşkından koparmak isterseniz sizi alkışlar, sizi sever, sizi över mi? Asla! İşte istişare edene fikir önerirken onun gözünde bir anda kötü olman ve seni düşman bellemesi bundandır…

İstişare sünnet. Fikir almadan hareket etmemek Edeptir. Dostlarınız nazarında kötü bilinmemek, düşman bellenmemek, iyilik ederken kötülük eder konumuna düşmemek için. İnsan; bağlanmayı, alışmayı, yapışmayı seven varlık. Koparmayınız ki sizden kopmasın ve sizi suçlamasın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir