Değiniler- 199

Değiniler- 199

SÖZ BÜYÜCÜLERİ

Söz; büyüdür. Herhangi bir kitle hareketi, mensupları üzerinde etkisini arttırmak, tarafsız yığınlarda ilgi uyandırmak isterse söz ustası, kalem sahibi, şair, düşünür ve yazarları yanına almak durumundadır. Algı operasyonlarının ön safında daima kalem ehli, söz ustaları yer alır.

Her kitle hareketi güzel konuşmacılar ve anlatıcıların omuzlarında yükselmiştir. Tarih boyunca lider mevkiinde olanların söz ve kalem erbabını kendine yakın tutması da güç ve hakimiyetlerini onlarla perçinleyip halkı etkilemeye dönük bir tutumdur.

Dün padişahların yanında yer alan hiciv ve methiyeci şairleri, yakın tarihimizin dergi sahipleri ve gazete köşe yazarları, bugün de sosyal medyanın trend yazar ve yorumcuları izlemektedir. Kitlesel bir hareketi parlatma ve karalamada etkin psiko-sosyal güç unsurları onlardır.

Sözleri tesirli, tespitleri sarsıcı, eleştirileri yıkıcı söz ustaları; kendilerine olan güveni kitlelerin alkış ve rağbetinde arayan kişilerdir. Gerçekte öz güvenleri zayıf olan bu insanlar; ilgi, beğeni ve rağbetle kendilerini değerli hissetme peşindedirler…

Söz ustaları aslında sözleri kadar öz güven, cesaret ve heyecan sahibi değildirler. Meydan okuyuşu sözlerde ve satırlardadır. Öz güven ve değerini kitlenin ilgisinde arayan bu tiplerin çoğunun güç, iktidar ve hakim zümrelerce kolay satın alınmaları şaşırtıcı değildir…

Sözü büyü olarak kullanmayan, sipariş eleştiri ve övgülerden uzak duran gerçek kelam ve kalem sahipleri hiçbir zaman satın alınamazlar. Ne yazık ki tarih boyunca da günümüzde de onların sayısı diğerlerine nispetle oldukça azdır ve hep az olacaktır.

Vaktiyle güçlüleri adaletsizlik ve zulümle itham eden söz ustalarından, güç el değiştirince aynı zulüm ve adaletsizlikleri alkışlayanlar çıkması da bizi şaşırtmamalı. Sözü büyü olarak kullanan için hakikatin yanında olmaktan çok rağbet gördüğü kalabalığı sürdürebilmek daha önemlidir.

Söz Büyücülerinin işini kolaylaştıran temel kodlar halkımızın dedikodu düşkünlüğünde mevcuttur;
– Ateş yanmasa duman tütmez
– Şuyuu vukuundan beter
– Bal tutan parmağını yalar türünden sözlere inanan bir kitle; iftira, bühtan, karalama vb söz büyülerine kanmaya açık ve hazır bir kitledir.

Kitleyi sözle büyülemede Pozitif Yüceltmeden çok Negatif Aşağılama daha etkindir. “Ne ilim adamları ne komutanlar çıkarmış milletiz” sözüyle “Halkın % 60’ı aptaldır” sözü teraziye konsa aşağılayıcı olan daha çok rağbet görür. Kitle; aşağılanma pahasına negatif söylemi sever!..

Sözün büyüsüne kapılmamak, söylenen veya yazılanı akıl, mantık ve reel gerçekler süzgecinden geçirmek derin basiret ve sürdürülebilir farkındalık ister. Sözlerin firesini düşecek ilme ve sorgulamaya dayalı cesaret; sizi yıkıcı ve güdücü tesirlerden koruyacaktır.

YÜCELER YÜCESİNDEN AŞAĞILAR AŞAĞISINA

İnsan egosu basitliği, düzeni, istikrarı ve sükuneti sevmez. Çünkü bunlar ona varlığını yok eden durumlardır. Ego, kendini varlığını görmek ve göstermek için karmaşa ve kaos sever. Karmaşayı gidermek için mücadele etmeli, kaosu düzeltmek için çabalamalıdır ki varım diyebilsin…

Egonun karmaşa ve kaos sevdasına macera arayışı, gizem merakı, ötelerin sırrına erme, yapılamayanı yapma, başarılamayanı başarma, aşılamayanı aşma çabası vb adlar vererek ona tav olur insan. Aslında bütün mesele egonun “Ben farklıyım” yalanına inanıp peşine düşmekten ibarettir…

Doğduğumuz andan itibaren bize hiç kimse bu halinle güzel ve iyisin dememiştir. Ailede başlayan okulla devam eden, dini-ilmi-milli programlı telkinlerle perçinlenen ilke yüklemeleri bize hep “Olmamız gereken” ve “Olmamamız gereken”i öğütler. Ego, böyle kışkırtılır ve ateşlenir…

Olmamız gerekenlere sarılmaya; olmamamız gerekenlerden sakınmaya başlamış; o yönde gayrete girmişsek ego bizi ele geçirmiş demektir. Ve biz böylesi bir esaret altında ben bu halimle de güzeldim, olacağım veya olmayacağım şeyler de neyin nesi, sorusunu sormayı bir ömür unuturuz…

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diyordu değil mi ünlü düşünür. Çünkü o da ego oltasına gelen zavallı insancıklardan biriydi. Olmak ya da Olmamak? Neden bu ikisi arasına hayatı sıkıştıralım? Varlığımız; kusurlu veya eksik mi ki olma peşinde koşup olmamak için kaçalım?!

Ego esaretimiz isim almamızla başlar.
Sen filansın!
Ben filansam ötekiler?
Onlar değilsin sen! Başkasın!
Neyim?
Acele etme öğretiriz!
İsmimizi kabul ettiğimiz gün -ki bize sormadan verdiler- biçilen egosal kimliği de kabul etmiş olduk. Ve bu kabul asıl kimliğimize ihanetimizdi!

Sonra cinsiyet, memleket, inanç, milliyet, kültür, medeniyet vb yaldızlı kılıflarla sürekli güçlendirildi varlığa ihanetimiz demek olan ego. Ama hiçbir ihanet ihanet adıyla yapılmazdı. İhanetler Sadakat kılıfıyla sunulurdu. Bunlar da insanlık; erdem, gelişim adıyla yüklendi bize.

“Biz insanı en güzel yaratılışla yarattık” ayetti değil mi? Yaratılışı güzelse, mükemmelse insana insanların ettiği bu olma ve olmama telkinleri neyin nesiydi? Zaten mükemmel daha ne? Ama peşine bir ayet daha geldi “Sonra onu aşağıların en aşağısına attık” Kim, kimi, nereye attı?

Yaşam süreçleri bizi egonun, sahte kimliğin, asıl varlığa nispetle yapay var oluş zannının kollarına attı. Salt insan oluşu unutmuş; isim, resim, cinsiyet, algı, yargı ve çeşitli kimlik kodları ile yaşar olmuştuk. Ve gitgide ayrışır, bölünür, parçalanır, yabancılaşır olmuştuk…
İyi de isim, inanç, kimlik, kültür, medeniyet ve milliyetimiz vb değerlerimiz olması, bunları sevmemiz kötü mü? Tuzağa düştüğün yer de burası; İyi- kötü penceresinden bakış! Bu da ego işi biliyor musun? Pencere seyri değil ufuk turu öneriyorum sana! Lütfen ama lütfen anla!

SECDE HALİ VEYA EGOSUZLUK ANLARI

Doğumla birlikte sanal benlik ego çerçevesinde yetişen ve yaşayan insan için egosuzluk anları çok azdır. Rüya görmeksizin yaşanan keyifli bir uyku, insanın her gün deneyimlediği egosuzluk halidir. Uyuyanların çehresini bürüyen meleksi masumiyet, egosuzluğun safi bir yansımasıdır.

Uyku esnasında insan, bütün sanal yüklemelerden kurtulurak adeta yeniden yaşam enerjisi ile şarj olur. Bu yüzden uyku; varlığın özünden enerji transferi yapmaktır. Yaşamları düzensiz, düşünceleri bozuk, enerjileri negatif insanlar genellikle uyku düzeni bozuk olan insanlardır.

Uykudan sonra her insana bahşedilen ikinci egosuzluk deneyimi cinsel ilişkide erişilen doyumdur. O an insanın sanal benliğine ait her şey hazla birlikte gelen rahatlamanın içinde kaybolur. Saniyeler süren o anda isim, cisim, resim her şey varlık enerjisi içinde yok olmuştur.

Egonun bütünüyle yok olduğu bir diğer durum da kişinin yüksek bir güç, yoğun bir baskı, şiddetli bir sıkma karşısında kendini çaresiz, bitik, yenik ve bütünüyle tükenmiş hissetmesidir. Zulüm gören mazlum, işkence gören esir, dışlanan suçlu böylesi bir egosuzluk yaşar.

“Mazlumun duasından sakınınız. Zira onun duası ile Allah arasında perde yoktur” Hadisi, zulüm gören ve benliği ezilen kişinin varlıkla birlik deneyimlediğinin adeta varlığın gücüyle bütünleştiğinin açık işaretidir.

“Secde halinde dualar kabul olur” müjdesini sadece alnın yere yapıştığı zaman dilimi olarak anlamayınız. Secde; insanın bütün güç, kudret ve savunma mekanizmalarının iflas ettiği, ümit kırıntısının bile kalmadığı acziyet halidir. O an dua edebilen; hedefi 12 den vurur.

Egonun bütünüyle yok olmasa da aşağı seviyelere çekildiği durumlardan biri de bilmediği bir memlekette, alışık olmadığı ortamlarda, tanımadıklarıyla muhatap olmak demek olan yolculuk ve misafirlik halidir. Dikkat edilirse misafirin memnuniyet ve duası da makbul sayılmıştır.

Beden sağlığı ile ego arasında doğrusal bir ilişki vardır. Bedenen hasta insan; ego gösterisinde bulunamaz. Hastalık, çok da istenmeyen bir acizlik ve muhtaçlık hali olduğundan hastalarda da ego aşağı seviyelere düşer. Hasta ziyareti ve hasta duası almak neden önerildi dersiniz?!

Tehlikeli, ölümcül risk durumları da egoyu sıfırlar. Deprem olurken bilinçli davranabilen insan yok denecek kadar azdır. Apartmanda çıkan bir yangın, kimlik ve değerlerin hepsini unutturur. “Can Havli” denen bu durumlarda ego geri çekilmiş varlığın özü insanı ele geçirmiştir.

Hayranlık, gıpta, imrenme ve bütün hayret- şaşkınlık süreçleri egonun aşağılara indiği hallerdir. Gün batımını seyreden insan; sokak hayvanının yarasını saran gönüllü, bir sanat etkinliğinin estetik zevkine kapılan izleyicide ego, yerini hakiki varlığa terk eder.

Varlığını bir başkasının varlığına adayanda ego kalmamıştır. Gerçek Sevgi dediğimiz bu hali yaşayan, belki de dışarıdan bakıldığında esir, tutuklu, düşkün, mecburen teslim gibi görünse de samimi sevginin getirdiği teslimiyet duygusu, egoyu gerçek manada silen en güçlü etkidir…

Gerçek Sevgi egonun olmadığı bir deneyim iken Aşk için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü Aşk, tetiklenişiyle birlikte sahiplik, hükümranlık ve tapınma hislerini de beraberinde körükleyen bir ateştir. Teslimiyetle başlayan nice aşkın felaketle bitmesi de bundandır.

Gerçek Sevgi; cehennemî yanışlar içerisinde sahiplenme, hükümranlık ve tapınma gibi egosal güdüleri ateşe verenlerin nasibidir. Bunu yapabilene ateş serin- selamet olur ve aşk cehenneminin hararet vadilerinden, sevgi cennetinin muhabbet yaylalarına yükselişle dönüşüm başlar.

Aşk; benim olsun, benimle olsun, ben olsun derken Sevgi; nerede kimle nasıl olursa olsun yeter ki olsun ve olduğu gibi devam etsin diyecektir. İşte bu yüzden aşk egosuzluk değil olsa olsa egosuzluk öncesi oldukça tehlikeli, riskli; yıkım- yanışlara açık bir geçittir. Geçebilene.

Sanal benlik- sahte kimliklerle yaşamak durumundayız. Asıl mesele egosuzluk anlarımızı fark edip onları gereğince değerlendirmek; kendimiz, sevdiklerimiz, insanlık ve mahlukat için hayra dönüştürebilmektir. Dönüşüm niyetine giren ve samimiyetle yönelen gönüllere selam olsun…

NEYİN MAĞDURUYUZ?

Sorularımızın asıl cevaplarını alamayışımız; onları kendimize değil başkalarına sormamızdandır. İnsanoğlu çareyi dışarıda arama mağdurudur. Dışarıdan, ötekinden alınan cevaplar, çözüm ve teselli getirir görünse de özümüzden alacağımız cevap orijinalliğinde olmayacaktır.

Bu haliyle insanoğlu, içindeki derin kuyuya bakmak yerine kuyuda ne var sorusunu onun içine hiç girmemiş, onu hiç görmemiş olanlara sormaktadır. Oysa yapması gereken kuyunun kapağını açıp içeriye kendi gözleriyle bakması sonra da bir şekilde derine doğru inme cesareti bulmasıdır.

Yüzleşmekten kaçış; benliğin sigortasıdır. Kendisiyle yüzleşmekten kaçanlar; cevabı dışarıda aramaya; süslü sözler, derin laflar öğrenmeye veya doğru kabul ettiklerini taklide mahkum ve mecbur olurlar. Taklit bilgi, taklit anlayış; taklit anlayış tatminsiz yaşamlar getirmiştir.

“Soru İlmin yarısıdır” Hadisini biliyoruz. Soru senden çıkmış ise, ilmin yarısı sende ise, bir şeyin yarısı bütününden parça ise, ilmin diğer yarısı olan cevap nerededir?! İyice bunu düşündün mü hiç!?.. Sorunun çıktığı yerde mi, sorunun yöneltildiği yerde mi?!..

Hakikatte soru kimden ve nereden çıkmış ise cevap da oradadır. Soru ve Cevap İlim adlı bütünün eşit parçalarıdır. İlim parçalanamaz ise cevap nerede, nasıl aranmalıdır? Ödediğimiz bedel; tembelliğimizin mi yüzleşme korkumuzun mu dışarı- ötekini put edinmenin mi bedeli?!..

Bu bağlamda “Benim için dua eder misin?” talebini de gözden geçirsek mi? Seni, en iyi sen kendin tanıdığına göre benim senin için edeceğim dua sana gerçek çözüm olabilir mi? Yoksa bu bir çeşit gönül desteği, enerji takviyesi mi? Benim sana duam; senin sana duan olur mu dersin?!

Her soru cevabını içinde taşıdığı gibi her problem de çözümü kendinde barındırır. Problem kimde ise çare de onda, sorunun- derdin ta içinde, oradadır. Ne ki egoyu acıtacak yüzleşmelerden incinme ihtimalimiz, bizi bu paha biçilmez gerçek hazineye erişmekten alıkoymaktadır…

Problemin çözümsüz görünüşü karşısında sebebi genetiğe, astrolojiye, çevreye ve en nihayetinde ilahi takdire bağlamak dahi bir kendinden kaçışın egosal biçimidir. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınan kendi gerçeğine yabancı olarak sanal gerçekleri hakikat sanmaya devam edecektir.

Soru sorabiliyorsanız, cevabın önüne gelmişsiniz demektir. Probleminizi görebilmişseniz çözüme de yaklaşmışsınız demektir. Tam bu noktada işi nasihatlere, tekliflere, tavsiyelere ve üst idrak kabul edilenlerin söylemlerine bırakmak; hazine dairesi önünden geriye doğru kaçmaktır.

Soru ilmin yarısı; problem çözümün paydası; acı mutluluğun bitişik duvarıdır. Daraldığınız, bunaldığınız, sıkıştığınız, çare bulamadığınız konuları böyle düşünürseniz, ummadığınız güzellikler size, yine sizden açılacaktır. Kendi kuyusunun kapağını açabilenlere selam olsun.

BİR EGO OLTASI; BAŞARI

Başarı kavramını hayatlarının merkezine alarak başarma gayesi çerçevesinde düşünen, çalışan, yaşayanlar hırs adlı insanı yiyip bitirecek ateş püsküren ejderhanın kollarına gönüllü teslim olmuşlardır. Başarı; insana insanlığını unutturan hatta onu insanlığından çıkaran kavramdır.

Başarı; enerjisini Hırstan alır. Hırs; kıyası, mücadeleyi, savaşı, çarpışmayı, ötekini alt etmeyi, ötekini yok saymayı ve ileri aşamada öteki sayılanı yok etmeyi beraberinde getirir. Başarı odaklı yaşayann için her yol mubah, her şey meşru, her yanlış bir gerekliliktir…

Başarı; doğal olarak sahibini Şimdiki Zamandan ve Maziden kopararak onu hep Gelecekte Yaşatır!.. Nasıl olacağı belli olmayan, henüz yaratılmamış olan ama idealize edilmiş hayalî bir gelecekte. Maziden, Şimdiden koparak Gelecek endişesine düşen için sükûn ve huzur mümkün müdür?!

Hayatî hedef Başarılı olmak ise diğer bütün insanî kavramlar silinmeye, ezilmeye, ayaklar altına alınmaya, yok sayılmaya mahkumdur. Başarıyı merkeze alan için bütün insanlar öteki; aynı ortamı paylaştığı bütün arkadaşları yenilmesi, geçilmesi gereken birer rakiptir sadece…

Başarılı anne olmak istedi. Çocukları en iyi, en ahlaklı, en donanımlı yetişmeliydi. Evini askeriyeye çevirdiğinin farkında değildi. Disiplin, titizlik, düzen, takip!.. Çocuklar büyüyünce bir gitti daha da dönmedi. Eşi mi? Eve ne kadar geç giderse o kadar kâr sayıyor şimdi.

Başarılı baba olmalıydı. Evlatları itibarına laf getirmemeliydi. Maddi, manevi her konuda verecek talimatları ve nasihatleri hep vardı onlar için. Kimlik ve kişiliklerini kâle almadı hiç. Kendi kimliği ve inancını dayattı hepsine. Şimdilerde yollarını gözlüyor bir gelseler diye!

Başarı, kişinin dış dünyasını savaşa, arenaya çevirirken iç aleminde neler yapar? Dikkat ettiniz mi hayatta başarılı insanların yüzlerine?! Bir şirket ceosuna, tanınmış siyasetçiye, güçlü işadamına, başarılı aktöre, öne çıkmış akademisyene? Dikkatle izleyin. Çok şey göreceksiniz.

Her şeyden önce Sahtedirler! Gülmeleri- ağlamaları, ilgileri- yergileri, söylemleri- eylemleri baştan ayağa sahte! Soğuk resmiyetleri, hesapçı duruşları, tedirginlikle yoğunlaşan kontrolcü bakışları iç huzursuzluklarını yansıtır gibidir. Dikkatle izleyin başarı odaklıları!..

Neden huzursuzdurlar peki? Başarı kavramı insanı kendisine yabancılaştıran bir kavram olarak sahte ve samimiyetsiz bir çok düşünce ve eylemi onlara dayattığı ve yaşattığı için! İçi sürekli bir didişme ile kaynayanın yüzünde huzur, dinginlik ve sükunet izleri görülebilir mi?!..

Tarihe baktığınızda binleri hatta milyonları ölüme sürükleyen liderlerin bunu nasıl yapabildiğini, nasıl bir vicdan taşıdıklarını çok sorgulamışız ama içinden çıkamamışızdır değil mi? Cevabı basittir; Başarı Hırsı; Vicdanı donduran, merhameti kapatan, empatiyi kesen bir olgudur!

Ölüm döşeğindeki meşhurların son demde neler söylediğine eğildiniz mi hiç? Hepsinin ortak söylemi; “Değmezmiş, hiçbir şeye değmezmiş” şeklindedir. Neden? Beden aciz düşünce Hırs sönmekte, hırs sönünce örtülen Asıl İnsanî Kimlik devreye girmektedir. İş işten geçtikten sonra!..

Başarı odaklılık; hissi öldürür, gönle perde çeker. Bir genel müdür, politikacı veya tüccar ruhluya şunu teklif edin; “Gel, gün batımını izleyelim. Şiir dinleyip sohbet edelim” Hiç müsait değillerdir. Hep işleri vardır. Çünkü başarı odaklılık, insanı gönle yabancılaştırır!..

Ne buyurdu Allah Resulü Hz. Muhammed (sav)? “HIRS SAHİBİ; MAHRUMDUR!” Nelerden, nasıl, niçin mahrum, biraz anlatmaya çalıştım sana. Umarım Başarı kavramından uzak durur; hırsına alet olmadan sadece yapman gerekeni yaparak, hayatın hakkını vererek, içinden geldiği gibi yaşarsın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir