Değiniler- 200

Değiniler- 200

İNSANI İNSANLIKTAN ÇIKARAN İKİ HABİS UR

Kendini olduğu gibi kabul edememek insanoğlunu iki sahteliğe; orijinal varlığını, asıl yiyip tüketen iki habis tümöre mahkum etmiştir: 1- Kibir 2- Tevazu

Kibri anlarız da Tevazu neden habis olsun, soru akla gelebilir. Kibir, ne kadar dışa doğru gösterilen bir yapaylık ve sahtelik ise Tevazu da en az o kadar yapaylık ve sahteliktir. Çünkü tevazu kişinin asıl hali değil büründüğü, gösterdiği, öyle bilinsin istediği halidir…

Var oluşunun orijinalliğini fark edemeyen, insanlar arasında özel olmak, sıradan biri sayılmamak, apayrı bir yere sahip olmak ister. Hiç kimsenin parmak izi, göz irisi, zihin ve beden yapısı diğerine tıpatıp benzemeyecek kadar her insan biricik iken bu neyin arayışıdır?!..

Varlığının Biricikliği kendilerini tatmin etmeyenler; herkes içinde kendilerini üstün gösterme çabasına girişerek Kibir; herkes arasında kendilerini silik gösterme çabasına girişerek Tevazu örtülerine sığınırlar. Var oluşunun eşsizliğini yaşayan için ikisi de bayağı tutumlardır.

Ahlak ve inanca dayalı öğretiler bize alçak gönüllü olmayı, tevazu göstermeyi önermiştir. Bu öneri Kibrin kötülüğünden sakındırmak içindir. Oysa bu öneride de temel bir yanlış vardır; “Bir aşırılığı diğer bir aşırılıkla önleme yanlışı!”

Büyüklenmek, kendini herkesten üstün görmek bir aşırılık; kendini herkesin ayakları altına vermek diğer bir aşırılık… Ölümü gösterip hastalığa razı etmek gibi bir şey bu. Sıhhat önerisi nereye gitti?! Sıhhat imkansız mıydı ki?

İnsanlığın düşünce gelişimi dikkatle izlenirse asırlar boyunca kitleler ikili tercihlere zorlanmış veya yönlendirilmiştir. Doğru- Yanlış, Güzel- Çirkin, İyi- Kötü vb. Genellikle tüm insani öğretiler bu minvalde biçimlenmiş, toplumlar buna koşullandırılmıştır.

Orta Yol- Üçüncü Tercih olabileceği kitlelerden özenle saklanmış, görülmek istenmediği gibi gösterilmemiştir de. Çünkü kitlenin 3. 4. 5. yolları keşfi onun güdüm- yönetilebilirlikten çıkma riski olarak kabul edilmiştir yönetenlerce. Ne gariptir ki yönetilenler de buna inanmıştır!

Güdümlü ve Yönetilebilir olmaktan çıkış bireye “Raydan çıkma”, “Yoldan sapma”, “Haddi aşma”, “Ahlaksızlık”, “Bozulma” ve hatta “İnsanlıktan düşme” olarak sunulmuştur. Oysa sorgulayan ve sürekli gelişen insanlık, bugün ikili önerilerin ikilem ve tutarsızlığını açıkça görmektedir.

İnsanlık uyanmıştır. Tevazu adına “Ben fakir”, “Bendeniz”, “Ben Kıtmiyriniz” diyenlerin içlerinde nasıl devasa bir kibir barındırdıkları, kibirlerini arsızca Tevazu ambalajında sakladıkları apaçık görülür hale gelmiştir. Kibrin ve Tevazuun asıl sebebi nedir peki?!

Kendini olduğundan fazla göstermek demek olan Kibir; çevresinden emin olamama, süistimal edilme korkusu taşıma, hafife alınma, yok sayılma, önemsenmeme endişesi duymak gibi vehimlerden doğar. Sözün kısası; özgüven zayıflığı ve dirayetsizlik, eziklik ve iradesizlik mahsulüdür.

Kendini olduğundan aşağı göstermek demek olan Tevazu; çevrenin ilgisini çekme, sempati toplama, merhamet bekleme, kendini yok ettikçe değer bulacağını düşünme anlayışlarından beslenir. Bunun da altında zaten değerli zaten önemli olduğuna inanamayanın değer- önem arayışı vardır…

Yapılması gereken kendini iç aleminde olduğu gibi kabul etmek, dış alemine de olduğundan farklı görünme ve bu konuda ifrat olan kibir, tefrit olan tevazu sahteliklerine düşmemektir. Bu da insanın kendi muhteşem değer ve benzersiz özgünlüğünü fark edişi ve kabulü ile mümkündür.

Unutma dostum, ben Mehmet olarak yaratıldım. Eşim, benzerim, aynım yok. Sen de öylesin. Benden, benim tıpatıp aynım ikinci bir Mehmet yaratılmayacak ve yaratılamaz! Senin için de öyle! Neden mi yaratılamaz? Çünkü Allah’ın Yaratım Sisteminde tekrar ve kopya hiç görülmemiştir!

Bu kadar orijinal, bu kadar özgün, bu kadar değerli, bu kadar paha biçilmez, bu kadar tek ve biricik iken Kibir gökdelenlerine çıkmak veya Tevazu bataklıklarına saplanmak mı? Hiç işimiz olmasın ama hiç! Varlığın kıymetini bilen; kendi kıymetini de bilir ve yaşar vesselam…

SEN ÇEKİL ARADAN CEBRAİL!

İnsan bazı gerçekleri kabul edemediği için daralan, bunalan, strese giren bir Zihin yapısına sahiptir. Kabullenememe sorunun arka planında ne var ki insan kendini bu derece kötü hisseder? Veya kabullenmek, sonrasında da uyumlanmak neden insana ters, zor ve ağır gelir?!..

Doğumdan itibaren insan, ikili tekliflere muhatap olmuş ve bunlar içinden en güzeli, en doğrusu, en anlamlısını tercihe koşullandırılmıştır. İş sadece tercih ve seçim koşullanması ile kalsa yine iyi; insana neleri tercih ederse iyi hissedeceği de çevresince tek tek kodlanmıştır.

İkilemli seçimlere koşullanan ve seçmesi gerekenler yönünde sürekli kodlanan insan; her ne zaman ne ile karşılaşırsa karşılaşsın kendi istemi dışında beynini ele geçiren Zihin adlı arsız, pervasız yağmacının, bu işgalci yapının güdümü altında hareket etmekte ve düşünmektedir…

Zihin; doğum öncesinde, doğumda yoktur. Doğum sonrasında insana ilgi, korumacılık, terbiye, ahlak, düzen, disiplin odaklı bilgi yüklemelerinin toplamıyla oluşan ve insanın “Bu benim” diyerek sahiplendiği, kendisi sandığı giydirilmiş benliktir Zihin! Gerçeğin naylon taklididir!..

“Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası ona…” diye devam eden Hadis doğanların İslam Dini üzere doğmasını değil; yüklenecek program- verileri kabule açık doğduklarını işaret eder. Doğan her kişi oluşacak bir zihnin arsası, tarlası olma konusunda savunmasızdır!..

Her doğan İslam Fıtratı (Kabullere Yatkınlık Eğilimi) ile doğar. Ve bu eğilim nedeniyle anne baba, çevre, okul, yerleşik algı ve bakış açılarını içselleştirmeye hazır halde dünyaya gelir. Sanıldığı gibi her doğan Müslüman doğmakta sonra etkilerle başka dine geçmekte değildir…

Doğum sonrası süreçlerde kazanılan, edinilen, yüklenilen tüm anlayış- kabuller; milliyet, din, memleket, insanlık, ilişki- yaşam biçimleri, değer- bakış açılarının hepsi Zihin adıyla bize giydirilen veya bizim de gönüllü giyindiğimiz ama gerçeğimiz olmayan kimlik elbiseleridir…

Varoluşun özü Zihinsizdir. Dolayısıyla da Benliksiz, Egosuz ve Kimliksizdir. Zihin; değerler, inançlar, kabullerle yaşamaya bizi sürüklerken örnek, idol, özenilesi şahsiyet numuneleri de sunar. Eğer biriyle aynileşecek, özdeşleşecek isek onlarla özdeşlemeli, örnek almalıyızdır…

Her aynileşme, her özdeşleşme varoluşun asıl gerçeğini inkar ederek başka bir gerçekliği benimsemektir. İyi İnsan, İyi Vatandaş, İyi Dindar, İyi Usta, İyi Öğrenci, İyi Esnaf, İyi Sanatçı vb adı altındaki her örnek; bununla özdeşleş, bununla kendi gerçeğine sırt dön davetiyesidir!

Bu davetleri yaşam süreçlerimizde bazen gönüllü, bazen de gönülsüz kabul ederiz. Onlarsız yaşanamayacağına zihnimiz bizi inandırmıştır çünkü. İşte bu noktada ikilemli önerilere ya uymak ya da direnmekle karşı karşıya geliriz. Direnen bazen benliğimizdir, bazen öz varlığımız.

Kahvaltısını zeytin, peynir ve reçelle yapmaya alışan için sabah çorbası içmek zulüm gibidir. Çorbayla kahvaltı edene de zeytin, peynir, reçel eziyet ve işkence olacaktır. Bakar mısınız işe? Aslında her iki durumda da ortada sadece yemek vardır. Eziyet, işkence, zulüm neye göre?!

Çekirdek Ailede yetişmiş biri hayatının bir safhasında geniş aile olarak yaşamak durumunda kalırsa bunalacaktır. Aile büyüklerinin bakım için aileye alınması veya mağdur bir akrabanın evde kollanması gerektiğinde bu, ona göre eziyet sayılacaktır. Bunalım nerede, yanlış neye göre?

Biz Türkler, cennet gibi vatan bizimkisi, dünyada benzeri yok demeyi pek severiz. Çöldeki Arap vatanını cehennem mi sayıyor? Moğolistan bozkırındaki göçer, ah Türkiye, burası rezalet mi diyor? Peru’lu, Arjantin’li vatanından uzak düşerse nereyi özler? Cennet vatan, neye göre?!

Biz Müslümanlar bizim dinimiz en güzeli demeyi de çok severiz. Bunu diyenler; Nepal, Hindistan, İzlanda veya Brezilya’da doğmuş olsalar yine en güzeli İslam mı derlerdi? Yoksa İsevilik, Budizm veya Hinduizmi mi en güzel sayarlardı? İnançların en güzel oluşu neye, kime göre?!

Çayı fincanla içiyorum. Kupa olmaz, cam olmalı; içini görmeliyim. Sen illa kupa veya ince belli bardakta getirirsen rahatsız olur, gerilirim. Halbuki aynı çay! Birkaç yıl önceye kadar böyle içmiyordum ha. Beni cam fincana bağlayan, ötekileri sıkıcı ve itici gösteren ne peki?!

Kabullenmenin neden zor olduğunu, neden bizi strese soktuğunu konuşuyoruz. Konudan koptuk sanma devam ediyoruz. Koşullanma ve Kodlamalarımız, belli kabullerle zihin adlı bir yabancıyı bize biz diye dayattı ve kabul ettirdi. Ölmeden evvel ondan, zihinden kurtulmak mümkün mü?!

İslam mutasavvıflarının “Nefse muhalefet” öğüdü çoğunlukla bütün arzulara karşı çık; kendine savaş aç, aç kal, bedeni isteklere diren şeklinde anlaşılmıştır. Esas istenen o değildir. Nefse muhalefet et; giydirilmiş kimliklerin farkına var ve onları değiştir öğüdüdür. Nedir onlar?

İyi kabulün neye göre iyi? Güzel anlayışın neye göre güzel? Zevkli dediğin neye göre zevkli? Sana iyi, güzel, zevkli gelen diğerleri için kötü, çirkin, çekilmez olabiliyor mu? Oluyor ise, onlar da insan evladı, Allah Kulu ise benimsediklerinin, önemsediklerinin değeri neye göre?!

Vatan olarak ülkeni; inanç olarak dinini; ırk olarak renk ve genlerini; bakış olarak yaşam anlayışını; yeme-içme-tatil-dinlenme tercihlerini sen mi yaptın? Yoksa içine doğduğun ortamın seni koşullandırmasıyla oluşan kodlar mı bunlar? Bilinç, akıl, mantık neresinde? Sen neredesin?

Deveye sordular; yokuşu mu inişi mi seversin? Düzlüklerin suyu mu çıktı dedi. Sen kendine hiç sordun mu bu tip soruları? Ve diyebildin mi zihnine; bana ikili tercih dayatma; 3. yollar da var hatta tercihsiz olmak da var, çekil aradan! Diyebildin veya demeyi düşündün mü hiç?!

İbrahim as Nemrud’un ateşine atılırken kime “Çekil aradan, beni Rabbimle baş başa bırak” dedi? Cebrail’e mi? Sakın Zihnine; genel geçer algı kalıpları ve sanal kimliklerin değer kabullerine demiş olmasın? Bunca yıl İbrahim kıssası okursun, böyle düşündün mü hiç? Kime dedi?!

İbrahim as Zihnine “Çekil aradan” dedikten sonra ne oldu? “Ey Ateş İbrahim’e serin ve selamet ol” hükmü çıktı değil mi künfeyekun oldurandan! Kabullerini genişletmek, stresten kurtulmak, içten içe yakan ateşi söndürmek için ne yapmak lazımmış o vakit? Yaparsak ne olurmuş?!

Tercihlerle düşünmek mi yoksa “Tercihsiz Tanık” edasıyla izlemek mi hayatı? Kabullerimizi kutsamak mı yoksa kabullerimizde bilinç ve aklımızın zaten hiç devrede olmadığını sezinlemek mi? Aracılara çekil aradan demek mi yoksa idol edinmek, benimsemek mi fikirleri ve öncüleri?!

Zihnin ve çıktılarını kendin sanmıyorsun değil mi? Edinilmiş kimliklerden bağımsız düşünebildiğinde tercih dayatmaları, koşullanmalar ve kodlamalar düşecek senden. “Kaldır kendini aradan ortaya çıksın yaratan” “Fark et zihnini ve uzaklaş ondan ki hakiki varlığını göresin!”

Ne mutlu Zihnine Çekil Rabbimle aramdan diyebilenlere! Ne mutlu Zihnine Muhalefet bilinci içinde hayatı izleyenlere! Ve ne mutlu Zihinsel koşullanma, kodlama ve kabullerden Allah’a; Öz Varlığa firar edebilenlere!..

GÜÇ ARAYIŞI VE OYUNA GELEN İNSAN

İtibar görme, çevresine söz geçirme, kariyer- uzmanlığıyla göz doldurma, imrenilen bir konum elde etme ve sıradanlığı aşıp ileri geçme isteği şeklinde beliren insanın “Güçlü Olma Arzusu”; onun kendi içinde hissettiği bir boşluk veya eksiklik hissini tamamlama hırsından ibarettir.

Güçlü olma arzusu duymayan insan kendinden emin olan, kendi bütünlük ve özgünlüğünü fark etmiş insandır. Güç isteği duymayan, birilerine hegemonya kurma çabasına da girişmez. Bilir ki bu çocukça bir oyun ve basitlik durumudur. Boşluk hissetmeyenin, güç elde etme derdi de yoktur.

İster hayran etme, ister bilgi verme, ister düşünce çevresi oluşturma, ister siyasi oluşumlar örgütleme şeklinde olsun; her güç arayışı; diğer insanların bireyliğini ve özgünlüğünü yok sayma, onları kendine kul ve robotik yapılar haline getirme amacını içinde saklar…

Öne çıkma ve insanlara yön verme şeklinde lider kişiliklerde görülen güç arayışıdır da onlara tâbî olan kitlelerdeki nedir peki? O da güç arayışı! Kendini yeterince güçlü bulmayan insanlar; kalabalıklara aktif katılarak, güçlüye yakın durarak güç elde edeceklerine inanmışlardır.

Dünya Sistemindeki “Güçlü zayıfı yer” anlayışı bir sünnetullah mı, yoksa böylesi bir hüküm güç arayanların hissettikleri boşluğu genel geçer yasa halinde etrafa takdimi ve böylece eksiklik bastırma, kompleks örtme, amaç saklama şekilleri mi? Doğada güç arayışı, gösterisi var mı?

Fırtına, güç gösterisi için mi kırar dalları, uçurur çatıları? Yıldırım, göklerin hakimi, yakıcı gücü benim diye mi düşer toprağa? Çiçekten bal özü emen arı; kölemsin benim, mecbursun bana diye fısıldıyor mudur? Kelebekler, aşağılar mı gülleri biz uçabiliyoruz baak diye?!

Hiçbiri değil mi? İster alıcı ister verici olsun ne bir hayvan hayvana veya bir bitkiye, ne bir bitki toprağa ne de bir hava hareketi yere ve yerdekilere güç gösterme derdinde değildir. Bu tuhaf ve aşağılık anlayış sadece insan türüne özgü bir rahatsızlık ve bir hastalıktır.

Yetişme çağımızdan itibaren Güçlü Olma, Öne Geçme, İleride Yürümeye özendiriliriz. Kariyer, meslek, iş, konum ve hatta ahlak anlayışımızın temelinde ötekinden güçlü, ötekinden ileride, herkesten farklı olma motivasyonu vardır. Hayatın bir güç arenası olduğuna inandırılmışızdır!

Beyoğlu’nda bir kahvede ney üfleyen Neyzen Tevfik’e uğrayan Talat Paşa, kendi aklınca iyilik etmek ister. “Neyzen seni devlette bir göreve alalım” der. Haline acımış, cebi para görsün, üstü başı düzelsin, insanca medeni bir hayat sürsün istemiştir paşa.

Neyzen, paşam memur oluna ne olacak?
Maaşın olur
Maaş olunca?
İyi yaşarsın
Sonra?
Memuriyette yükselirsin
Yükselince?
Daha iyi yaşarsın
Sonra?
Emekli olursun
Sonra Paşam?
Sonrası Hiç der Talat Paşa
Neyzen ben şimdi de hiçim paşam, bunca maceraya ne gerek, der.

Talat Paşa şaşırır, Devlet Kuşunu ret ters gelir. Ya neyzene ters gelen? Neyzen gibiler kendilerinden, hayatlarından emin oldukları için güç arayışında değillerdir. Boşluk hissetmiyorsa, güçle ne işi olur? Hayatın sonu herkes için ölüm denen eşitlikse, neyin gücü, ne arayışı?!

İnceden güç aramalarımız da vardır bizim. Annelik- Babalık doğal bir canlılık işlevi olarak sıradan bir durum olduğu halde bunlar üzerinden güç gösterisi yaparız çocuklarımıza. Biz okuduk, başardık, elde ettik haydi bakalım siz de girin bu kulvara, hırsla koşun bu yarışta!

Amaç çocuklara merhamet edip onlara mutlu, müreffeh bir yaşam sunmak mıdır, yoksa onlar üzerinden güç isteğimizi tatmin midir? İkisi de mi yoksa? Çocuklara iyi şeyler verme adına neler yaptığımızı bir başka açıdan fark etme imkanımız olacak mıdır günün birinde?!

Güç gösterisinin maneviyat giyinmişini duydun mu? Toplumdan uzaklaşıp inzivaya girmek? Nafileleri farzdan ileri sayıp kimsenin tutamadığı oruçlara, kılamadığı namazlara, çekemediği tesbihata yoğunlaşmak?!. Bunlar da Güç arayışının maneviyat kılıklısıdır desem, bozulur musun?!

Manastırlara, dağlara, tekkelere, aşramlara, dergahlara kapananlar veya modern hayat içinde komünal yapılanmalar kurup özel gruplar oluşturarak halktan uzaklaşanlar, nefslerini mi arındırıyorlar?! Güç arayan nefslerini; maneviyat adına farklılıkla tatmin ediyor olmasınlar sakın?

“İnsanların arasından uzaklaşan mümine nispetle halkın arasına karışıp eziyetlerine sabreden mümin daha faziletlidir” buyurmuş Allah Resulü (sav). Ne güzel buyurmuş! Ve ne güzel yırtıp atmış maneviyat üzerinden güç arayanların egosal oyunlarına çektiği takva (?) perdesini!

Fedakar, insancıl, kibar, saygılı, bilge, medeni, okumuş, aydın, hamarat, titiz, çalışkan vb dış dünyadaki insanların sana yüklediği anlamlar hoşuna gidiyor mu? Zayıf karakterlerin genellikle Fedakarlık ve Nezaket üzerinden Güç arayışına girdiklerini söylesem sarsılır mısın?!

Güç arzusu deyince şak diye aklımıza iktidar ve zenginler; makam ve imkan sahipleri geliyor. Onlardan niye bahsetmiyorum? Kendi içimizdeki güç arzusuyla yüzleşebilecek miyiz? Onunla yüzleşip köklerindeki boşluk ve eksiklik hissettiğimiz kompleks anlayışları görebilecek miyiz?!

Yüzleştik ve gördük, çözüm yolu ne deme! Güç arzusundan nasıl kurtuluruz da deme! Fark etmek; her şeydir. Fark ettiğin an dönüşümün otomatik başlar, ayrıca yöntem-eylem derdine düşmene hiç gerek yok. İşte bu yüzden hap gibi öneriler bekleme, sadece fark etmeye bak dostum…

Allah’ım! Biricik güç, yegane kudret sensin! Bilerek bilmeyerek, örtülü veya açık, zihnimizin yaldızlı- anlamlı paketlerde sunduğu güç iddialarıyla karşına dikilmekten; kudretine direnmekten sana sığınırız! Bizi, güç arama kompleksi, gafleti ve düşüklüğünden muhafaza eyle!

SEVGİNİN GERÇEĞİ

İnsan önemsenmeye, değer verilmeye, üstün tutulmaya muhtaç varlıktır. İnsanın bu ihtiyacının diğer bir insan üzerinden karşılanması eğilim ve çabasının somutlaşmış hali; Sevgidir. Sevgi; iki insanın birbirine, birbirini karşılıklı olarak değerli- önemli hissettirmesi işlevidir.

Her insan, en az bir kişinin nazarında önemli, değerli, vazgeçilmez ve de üstün tutulmak ister. Bu; bedenden öte ruhun, özün, varoluşun bir ihtiyacıdır. İnsan sevdikçe ve sevildikçe kendini tanır, kendini bulur, varoluşunu fark eder ve gerçek anlamda yaşadığını hisseder…

“Matematik; Evrenin Yaratım Dili” tanımını yapan bilim insanları gibi “Sevgi; Evrenin Yaşam Enerjisi” diyen gönül insanları vardır. Hakikaten hayatiyetin, canlılığın vazgeçilmez enerjisi Sevgidir. Onu hayvan, bitki, insan hatta cansız kabul edilen varlıklar dahi algılarlar.

Evcil hayvanlar ve insan arasında kurulan sevgi bağları olduğu gibi vahşi hayvanlarla bile bunu yaşayanlar vardır. Yıllar geçse de hayvanların bakıcılarını unutmadıkları bir vakıa. Çiçekleriyle konuşan teyzeler biliriz. O çiçekler herkesinkinden daha gür, canlı ve alımlıdır…

Eşyanın bilinci olduğu, dolayısıyla cansız kabulünün geçersiz olduğu bilimsel bir gerçek artık. İşte bu noktada “EVİNİZE GİRİNCE, EVDE KİMSE OLMASA BİLE BOŞ EVE SELAM VERİN” Hadisi ne kadar anlamlıdır! Sevgi gönderin ki sevgi dönsün size dercesine… Boşluk da olmadığına göre!

“ARANIZDA SELAMI YAYINIZ” Hadisini de sadece belli kalıp sözlerle esenlik dileme olarak değil; sevgiyi, yaşam enerjisini, yaşam anahtarı niyetine kullanmayı yayınız ki birbirinizi böylece besleyin ve güçlendirin ve diri tutun diye anlamak sanırız yanlış olmayacaktır.

Beden, yaşamak için Nefese; Öz, kendini seyretmek için Sevgiye ihtiyaç duyar. Nefessiz kalan beden çırpınmaya; Sevgisiz kalan ruh saldırganlaşmaya başlar. Bütün sapmaların altında doyurulmamış sevgilerin dışarıda aranışı veya tersine bir etkiyle nefrete dönüşmesi vardır.

Sevgi açlığı çekenleri incelediğimizde genellikle doyulmamış anne- baba ilgisi ve değer görülmeyen ezik geçmiş çocukluk karşımıza çıkar. Küçükken okşanmamış, öpülmemiş, ilgi ve sevgiye doyurulmamış bilinç; bir ömür bu eksikliği gidermenin hırsı ve ateşli arayışına düşecektir.

Küçüklüğünde azarlanan, itilen, konum itibarıyla kendini değersiz hisseden; sevgi açlığını ömürlük savaşa dönüştürür. Kitleleri gütmeyi iş edinen lider-önder-rehberler; şöhrete manyağı sanatçılar, insan beğenmeyen düşünürler, kariyerden medet uman uzmanlar onlar arasından çıkar.

Sevgi Açlığı da sistemde yerli yerince. Bütüncül bakarsak hayatın kompleks yapısında önemli işleve sahip. O açlık olmasa ilgi manyağı, hükmetme sevdalısı öncüler, farklılık diye çırpınan ustalar olur muydu? Medeniyet, gelişimini Sevgi Açlığına borçludur desek abartmış olmayız!

Sevgi eksikliği çeken veya mevcut sevgiyi değerlendiremeyip alıngan, kırılgan, küskün olanlara dikkat ettiniz mi? Geçimsiz eşler mesela? Göz göze gelmekten kaçınırlar. Başlarını çevirir veya öne eğerler. Gözler; insandan insana açılan Perdesiz Sevgi Pencereleridir çünkü…

Gözler; sadece sevgiyi değil kelimelere sığmayan düşünceleri, kelimelerin ardına saklanan gerçekleri, açığa vurulmak istenmeyen esas hissedişleri de muhataba aktarır. İşte bu yüzden özgüveni zayıf olanlar, gerçeklerden kaçanlar konuşurken sık sık gözlerini de kaçırırlar.

Eskilerin telefonla, mektupla değil illa “rûberû (yüz yüze) olmak gerek” demelerinin altında sevgi aktarımı gerçeği vardır. Konuşurken insanların gözlerine bakmak, hem onları etkilemek hem de arayı düzeltmek için birebirdir. Göz göze, gönül gönüle gözden ırak, gönülden de uzak!

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olmazsınız.” (Hadis) Cennet imana, iman Sevgiye bağlanmış. İç huzuru, iç barış, özgüven eminliğe; eminlik de sevmeye bağlanmış. Huzurun formulü gayet açık değil mi?!

Yakındaki sevdiklerinizin gözlerine bakın; uzaktakilerin bi şekilde gönlünü alın. Selamı; sevgi anahtarını, ilgi mıknatısını, esenlik yükselticisini insan, hayvan, bitki ayırt etmeden mahlukata yöneltin bugün. Cennet, ahirete ertelemeden şimdi nasıl yaşanırmış göreceksiniz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir