Değiniler- 201

Değiniler- 201

KUYUNUN BETON KAPAĞINI KALDIRMAK

İnsanlar sevmekten korkar. Çünkü sevmek; vermek, geçmek, değişmek ve yaşarken ölmektir. İstenen genellikle sevme adı altında saklı sevilmektir. Hayır ben sadece sevmek istiyorum diyen dahi sevilmek için sevmek ister. Almak niyetinde olan almayı vermekle örter. Asıl amaç almaktır.

Seven; ölür. Bedenen değil zihnen ölümdür bu. Sevmişse kendine ait kavramlar, kendine ait anlayışlar, kendine ait arzular ve kendi istekleriyle yaşamaması; bunların hepsini sevilenin kavram, anlayış ve isteklerinde yok etmesi lazımdır. İşte bu yok ediş, zihnin ölümüdür.

Zihin; yani o ana kadar sürdürülen kimlik, kişilik ve benlik bir başkasının kimliğinde yok edilmedikçe kimse ölmez. Bu egonun; sevmedikçe ölmeyeceği demektir. Bilgiyle, yoğun ibadetle, yoğun riyazatla, aşırı takva ile ego öldürmek? Güldürmeyin. Sevmedikçe imkansız. Hayatta olmaz!

Sevgi olmaksızın nefes bile alınamaz aslında. Ne ki insanlar sahte sevgilere gerçek sevgi muamelesi yaparak sevginin gerçeğini yaşadıkları yönünde kendi kendilerini kandırabilen varlıklardır. “Karşılıklı Sevmek” diye bir kavram var mesela? Traji-komik bir saçmalıktır. Neden?!

Karşılıklı olan; alış- veriştir.
Karşılık; verilene aynı ölçüde vermek gerektirir.
Sevgi verdim, hadi sen de beni sev, bana sevildiğimi hissettir!
Faaaiiikkkk şımaarrrt beni! Olur Safiyeeee!
Sevgiden anladığınız bu ise siz sevginin semtine bile uğramamışsınız demektir…

Sevgi; sanal benlikleri alır bizden Sevilen eliyle.
Sevgi; egomuzu alır bizden gerçek varlığın örtüsü açılsın diye.
Ego; su kuyusunun ağzındaki beton kapak.
Ve o kapağı benimsemişizdir biz.
Bu yüzden korkutur bizi benliğin soyulması, deruni kuyunun açılması demek olan Sevmek!

Ateşten bir denizi mumdan kayıkla geçmek, diye mi tarif etmiştiler?
Mumdan kayık? Geçilebilir mi o deniz? Erir, buhar mı olur yoksa?
Benliklerimiz erimesin, kimliklerimiz buharlaşmasın, sahipliklerimiz darbe almasın, kişilik elbisemizden çıplak kalmayalım diye sevemiyoruz!..

Sevdim ama kıymetimi bilmedi…
Sevdim ama nankör çıktı…
Neler vermedim neler, gör ki hıyanet etti…
Sevenlerin sözleri mi bunlar?
Kesinlikle hayır!..
Bunlar pazar yerine tezgah açan, malına müşteri çıkmayınca veya malını istediği gibi satamayınca olay çıkaran satıcılar!..

Sevgi üzerine konuşan konuşana. Bizim gibi yazanlar gırla.
O niye hep susuyor dedim bilge dedeye?
Dost meclisinde kenara oturur ve hep susar, derin derin bakardı.
O niye hep susuyor?!
Bilge Dede; Ölüler konuşmaz oğul. O seveli seneler oldu. Biz onu çoktan defnettik dedi…

“Kabir ehlinden yardım isteyin” diye Hadis mi var?
Şeriatte ölüden, kabirden istemek şirk değil mi?
Kabir ehlinden istemek?
O niye konuşmuyor dediklerim mi onlar?
Susanın sohbeti, konuşandan daha feyzli geldiği gün; gerçek sevgiye erdiğiniz gündür.
Size, onu lütfetsin Allah…

ÖLÜ GİBİ BAKAN GÖZLER

Sevgi; muhatabının suretinden öte siretini yani bedeninden öte özünü gören, sezen, hissedenlerin yaşayacağı; duygu ve ilgiden ileri bir varoluş farkındalığıdır. Bu yüzden sevgi; heyecanla çarpan bir kalp değil sükunetle tefekkür eden bilgelik, anlayış ve derin farkındalık ister.

Bir çift göze, bir tatlı tebessüme, bir içli söze vurulabilirsin. Bir bakışa, bir edaya çarpılabilirsin. Bunlarla adına aşk dediğin yakıcı ama ilk etapta azabı fark edilmeyen ateş tetiklenir. Gözleri ışık çarpmasından kör olarak atlarsın ateşe! Oysa sevgi bir ateş değildir…

Heyecan ve macera arayışına aşk ve hakikat anlamı yükleyenler; aşkı zirve zannetmişlerdir. Sevgiyi Aşktan üstün kılan yakıcı ve yıkıcı değil, yetiştirici ve inşa edici olmasıdır. Yakmadan ısıtır, yıkmadan yükseltir sevgi…

Tatmin olmamış şehvetin kılık değiştirerek manevi, insani, evrensel pozlarda kendini pazarlaması çoklarının aşk dediği şeyin ta kendisidir. Sevgide şehvetin ayak oyunları yoktur. Kılık değiştirme sahteliği de yoktur. Çünkü sevgi; yalın, öz varoluşun kişiyi ele alması demektir.

Aşk, temelinde uyuyan doymamış şehvetin açığa çıkışıyla kişiyi cehennemî yanışlara atar. Sevgide temel; evrensel, insani öz olduğundan azap da ateş de yoktur. Bu manada dini litetürdeki cennetlik, cehennemlik, cehennem sonrası cennete girenleri de yeniden yorumlamak lazımdır.

Cennetlik; bir manada aşkın yakıcı azabını görmeden Sevgiyi tadan! Cehennem sonrası Cennete girmeye hak kazanan; aşk ateşinde arınıp ateşi sönüp serinleyen, sevgide dinginleşen! Ebedi Cehennemlik? Aşktan başkasını göremeyecek şekilde gözleri kör olup ateşte kendini helak eden!

Gücünü doymamış arzulardan alan aşk; beraberinde hırs, öfke, taşkınlık, çılgınlık, uçarılık ve kural tanımazlığı da en güçlü biçimde açığa çıkarır. Sevgi; hırs, öfke, taşkınlık barındırmadığından yıkıcılık, yakıcılık ve kural çiğneme eğilimi göstermeyen dinginliktir…

Sahiplikten beslenen Aşk; paylaşım, bölüşüm, hoş görü ve anlayışa kapalı; karşılıklı Köle- Efendi ilişkisinin tatmininden ibarettir. Aşk, benim olsun, kimseye yar olmasın diye sırnaşırken Sevgi; nerede, nasıl, kimle olursa olsun yeter ki o kendisi olsun diyerek özgür bırakır!..

Aşığın ideali, gayesi, hedefi, erişilecek mertebesi, varılacak menzilleri vardır.
Hırslı yüklü çaba, tutku delisi yöneliş ister aşk.
Hırçın, kabaran, taşan sel gibidir.
Sevgide hedef, gaye, menzil, mertebe kalmamıştır.
Odaklanma bile yoktur.
Durgun ama dipsiz bir göldür sevgi.

Aşığın gözleri çakmak çakmaktır.
Işıltılı ve pırıltısını, taşkın enerjisini hemen herkes tanır, fark eder, öykünür ve ah ben de der. Sevenin gözleri? Siması? Enerjisi?
Abi dedi genç adam bilgeye;
“Tanıdığım Hak Dostlarının gözleri ölü gibi. Boş boş bakıyorlar, neden?”

“Ölü gibi boş bakan gözler?” dedi bilge.
Evet dedi genç merak ve heyecanla.
Derin düşüncelerle uzaklara daldı bilge.
“Ölmüşlerdir. Ölüler neye odaklanabilir ki?” diye ekledi.
Dileyene çakmak çakmak gözler
Dileyene boş bakan derin gözler ihsan eder Allah.
Ne diliyorsan o!..

ALLAH SANA AKILLI AŞK VERSİN

Sevgi; öncelikle insanın beşeri zaaflarını kabul etmektir. Sevenlerin sevdiklerinden insan üstü mükemmeliyet beklentisi, sevgiye indirilmiş en büyük darbedir. Sevgi; insanı göklere çıkarmayan, yere de çalmayan ama onun düşüklük ve üstünlüklerini her daim kabule hazır olandır…

Sevileni insanüstü görme veya ondan böylesi bir beklentiye girmenin altında sevenin gizli egosu saklıdır. Seven, kendisi o kadar mükemmeldir ki ancak o mükemmeliyette biri onu sevebilir/ sevmelidir. Kibrini sevginin gerekleri gibi muhatabına dayatanlar, sevgiye zulmedenlerdir…

Sevgi; anlayış göstermek değildir. Çünkü anlayış göstermenin altında “Ben ondan üstünüm, onun bu düşüklüğünü hoş görüyorum, ona lütfediyorum” kibri yatar. Sevgi; sevilene böylesi bir aşağılamayı reva görmez. Anlayış gösterisi yerine anlama ve onunla o olma hali vardır sevgide.

Aşk; birine yönelip onda kendini yok etme veya onu kendi hegemonyasında eritme isteğinin tutkulu biçimi iken Sevgi; birine yönelme ihtiyacı duymaz. Sevgi; yönsüzdür. Hedefi yoktur. Sevgi; her yerde Tek-Bir-Bütünü görmüştür. Aşk nokta atışı iken Sevgi; noktanın ta kendisidir!

Aşk; birine yöneliştir ki gayrına kördür. Aşıklar; körlüklerinde karşılıklı olarak ışık arayan gafillerdir. Kavuşamamaları onların lehinedir. Çünkü iki körlüğün birleşmesi daha büyük bir körlük demektir ki ondan bir ışık çıkmaz. Kavuşamamalarıyla ışığa uyandırılır aşıklar!..

Aşk sarhoşluğundan uyanabilenler veya yol kazaları ile uyandırılanlar ya da aşkları kavuşmakla sönenler (ki hep söner) için iki yol vardır; ya ömür boyu o ateşli gafletin özlemiyle yanmak ya da uyanmanın değerini bilerek sönen ateşin küllerinden serin- selamet bir hayata doğmak!

Sevgi; aşkın kül edene kadar yaktığı veya aşk gafletinden bi şekil uyandırılanlardan; derin düşüncelere açılanın nasibi sükûnet, dinginlik, huzur yaşamıdır. Birine hapsolduktan sonra kilidi açılandır o. Özgürlüğün kıymetini hapisten çıkan; serinliğin kıymetini ateşte yanan bilir.

Aşk; kutsanmıştır. Avam ve hakikatin taklidinde kalanlar nezdinde en yüksek hedef ve mertebedir. Gerçekte ise aşk, sonucunda Sevgiye götürebilecekse kutsaldır. Sevgiye götürmeyen aşklar; cehennemde cennet hayali kuranların kendi kendilerini aldatmasından başka bir şey değildir…

Güneşin yakıcı hararet ve göz kamaştıran aydınlığından sonra akşamın kızıl gurubunu seyredebiliyor musun? Yoksa ağlıyor musun güneşim gittiiii, bittiiim diye? Gurubu seyredebilen; önce yıldızları peşinden şiirsel, sezgisel ilhamlar serpiştiren mehtaplı geceyi yaşayacak olandır.

“Allah sana Akıllı Aşk versin” demişti Mevlana torunu edebiyat hocası genç adama. Aşk ve Akıl? Mümkün mü efendim, demişti de “Mümkün olmayan var mı alemde?” cevabını almış, hocası duayı tekrarlamıştı. O, şimdilerde anladı; Akıllı Aşkın aşkta kül olana açılan Sevgi olduğunu…

YARDIM EDEN EGO

Yardım etmek; “öteki”ne doğru bir eylemdir. Senden gayrı olana, senden başkasına, senden ayrı durana, kendinden uzak ve farklı gördüğüne yardım edebilirsin. Ve bu manada yardım; egonun en büyük kendi kendisini tatmin aracıdır ki gerçekte bu, ulviyet giyinmiş kibir seremonisidir.

Bir anne bebeğine süt verirken yardım ediyorum hissi taşır mı?
Bir kuş öterken evrensel orkestrada önemli bir yerim var diye düşünür mü?
Bir ağaç, oksijen saçmakla insan ve hayvana hayat veriyorum, varlığım olmazsa olmaz modunda mıdır?

Süt veren anne, şakıyan kuş, dal budak yayan ağaç, çağıldayan ırmak; alemde birilerine yardım ettikleri hissi taşımazlar. Onlar doğaldırlar. Doğalarının gereğini yapmaktadırlar, doğa ve kendilerinden ayrı görmediklerine… Bedelsiz, riyasız, hesapsız ve beklentisiz olarak…

Dikkat eder misin, insanlık en büyük belayı insanlığa yardım etme, onlara adanma, onlar için fedakarlıkta bulunma adına ortaya çıkanlardan çekmiştir! Neden? Çünkü diğerine yardım etme; en büyük varlık perdesidir. Diğerine fedakarlık? İğrenç ego kokusu geliyor, duyabiliyor musun?!

Bize kendimizi tanımadan insanlara fedakarlık etmek öğretildi. Oysa insana yardım etmek isteyen önce kendine yardım etmeli, kendi hakikatini onarmalı, kendi yarasını sarmalı idi. Kendimize bakmayı ayıp- günah saydırdılar; kardeş adı altında önce öteki dedirttiler bize. Sonuç?!

Yardım ve fedakarlık, kendini tanımayanlar eliyle ötekine doğru yöneltilince kör noktadan şeytan girdi damarımıza! “Sen ne güzel insansın, kendinden geçtin, adandın, verdin, sen ne güzel insansın!” Fısıltısı hoşumuza gitti. Şeytan değil canım Rahman konuşuyor (!) Geçmiş olsun!

Annene “Anne süt verdin, büyüttün, bana yardım ettin, sağ ol” de bakalım. Hakaret sayacak, çok üzülecektir. Terliği kafana yersen de şaşırma! “Ne yardımı evladım; saçmalama, yardım aklımdan bile geçmedi, sen bensin, ben kendi kendime yaptım ne yaptımsa, ne yardımı?” diyecektir.

Sevginin gerçeği?
Sevginin kokusunu alanlar; kimseye yardım etmezler, edemezler.
Onlar için kimse yoktur, alem tektir çünkü.
Verdikleri verme değil, aldıkları alma değildir.
Yaptıklarına yardım, fedakarlık deme sakın, üzersin onları!
Öteleri yok ki yardım etsinler?!

Birilerine yardım etmeyi çok arzuluyorsun?
İster hayra, ister şerre dönük olsun her arzu beşeri ve hayvanidir!
Her beşeri olan ego besler, desem şaşırmazsın değil mi?
Yardım etme arzusu? Kollama tutkusu? Koruma güdüsü?
Kokla hele kokla! Duyabiliyor musun leş gibi kokan egoyu?

Bir de verirken utanan, bunun yardım sanılmasından korkanlar vardır. Tanıdın mı hiç? Ben tanıdım, sanki veren el değilmişler gibi terler, utanır, yerin dibine geçerler. “Almakla bana en büyük iyiliği yaptın, Allah senden razı olsun” diyerek alana şükran duyan gönüllerdir onlar.

“Diş Kirası” ecdat yadigarı unutulmuş bir uygulama. Nedir bilir misin? Ziyafet verir evinde. İnsanları ağırlar. Uğurlarken kapıya dikilerek “Yemeğimi yeme lütfunda bulundunuz, buyurun hediyeniz” der… Hem yedir, hem hediye ver?!.. Öteki görmeden verenin halidir işte bu…

Topluma, vatana, millete, insanlığa faydalı olmak gibi yüksek gayeler taşıyor musun? Onlar da hırsa dönüşmeye müsait arzulardır… Onlar da her arzu gibi ego besler… Onlarda da ötekine doğrudur yaklaşım… Peki ya esaslı gerçek?!..

Gerçeği bilenler, birilerine faydalı olmak gibi bir gaye gütmezler. Adanmazlar, fedakarlık da etmezler. Onlar; varlığa en büyük hizmetin kendi varlıklarını geliştirmek ve büyütmek olduğunu sezmişlerdir. Koku saçmak için değil sadece çiçek olduğu için açan çiçekler misali…

Yüce gayelerin? Büyük ideallerin? İnsanlık için ulvi hedeflerin var? Mübarek Cuma akşamı bunların altına saklanan egoyu görebilecek miyiz? İstiğfar edelim; öteki görüp yardım etmeye, adanmaya, fedakarlığa istiğfar! Sadece varoluş zevkiyle yaşamak niyazımla…

NASIL YAŞANMAMALI?

Bütün dogmatik inançlar yanlışlarla doludur ve kendine saygısı olan bir kimse tarafından son gerçek olarak kabul edilmemelidir. Düşünme hakkınızı saklı tutun ve hep kullanın. Çünkü yanlış da olsa düşünmek hiç düşünmemekten daha iyidir.

Masallar masal diye, efsaneler efsane diye anlatılmalı. Boş inançları gerçek diye öğretmekten daha korkunç bir şey olamaz. Çocuk aklı bunları kabul eder ve çocuk yanlış şeylere inanır. Bu yanlış inançlardan arınmak çok zor olur, uzun yıllar alır.

İnsanlar boş inançlara bir gerçekmiş gibi inanıp uğruna savaşır, dövüşür, can verirler. Hatta boş inançlar uğruna sağlam inançlardan daha fazla dövüşürler. Çünkü boş inanç öylesine elle tutulamazdır ki çürütülmesi neredeyse olanaksızdır…

Bir yanlış düşünce binlerce yıl sürmüşse, en parlak beyinler, en yüksek akıllar, en açık zekalar bile o düşünceyi doğru ve gerçek sayabilirler… Düşüncenin eski ve devamlı olması; gerçek olması demek midir ki? Niçin bunu sorgulamaz insan?

İnsanları gerçeğe götürecek olan tek kılavuz; akılcı düşünme ve kavrama biçimidir…

İnsan korkularının üzerine yürüyemedikçe hayatın içine yürüyemez. Korkuları ile yüzleşemeyenler; başkalarının sözlerine kulak kesilirler. Bunu yapan bilinç başkalarının kölesi olmayı sessizce kabullenmiş demektir.

İnsanlar nasıl yaşanması gerektiğine cevap arıyor. Doğru soru nasıl yaşamalı değil nasıl yaşamamalı olmalıdır. Akılcı zihin eleme, soyutlama yoluyla ilerlemelidir. Bu yüzden nasıl yaşanmaz sorusu nasıl yaşanırdan önce gelmelidir.

Nasıl yaşanır sorusu sizi ezber klişelere götürür. İnanç ve gelenekte o klişelerden çokça vardır. Size hemen hazır paket sunarlar. Kabul etmişseniz, nasıl yaşanmazı bir daha sormazsınız. Geçmiş olsun!

Hayat; kişinin kendi güçlerini keşfetmesidir. Daha ötelere yolculuk ettikçe daha fazla gerçeği idrak ederiz. Kendi güçlerini keşfe çıkanda şu üç özellik bulunmalıdır: 1- Soru sormak 2- Araştırmak 3- Daima kuşku duymak

Soru sormaya devam ettikçe soru, soruna dönüşür. Her sorun bizi çözüme zorlar. Çözüme zorlanmak; keşifler getirir. Sormaktan, soruların sorun çıkarmasından hiç ama hiç vazgeçmeyiniz.

Sorabiliyorsanız, cevabı olduğundandır. Soru, soruna dönüşmüşse çaresi de sizdedir. Ne yazık ki insanlık, büyük sorunları ilahi güçlere, olağanüstülük alemine havale etme kolaycılığını sevmektedir. Sorabildiğiniz her şeyin çözümü de size açıktır.

İnsan; kendi korkularının ebeveynidir. Nasıl ki anne- baba olmak evladı biçimlendirme hakkına sahip olmaksa, korkularımız üzerinde de o hakkımız vardır. Korkularınızı korkulmaz hale getirmek elinizdedir.

İnsan; anlamayan konumuna düşmek istemez. Bu yüzden anlayamadığı konulara insan; lanetli çözümsüzlükler veya insanüstü olaylar kılıfı giydirmiştir. Sırf, anlayamıyor gözükmemek için insan, kendi aklını, sorgulama yeteneğini, keşif gücünü kendi elleriyle katletmiştir.

Hiç kimse senin gibi düşünmese de sen doğru olduğuna inandığın şeyi yapmaya ve öyle düşünmeye devam et. Sakın bundan vazgeçme! İnançla ve pes etmeden bir konu üzerinde çalışmak insanın kendine ve insanlığa verebileceği en büyük armağandır…

Yaptıklarımız elbet günün birinde karşımıza çıkacak. Doğru ise ödül ve huzur olarak; Yanlış ise sıkıntı ve ceza olarak. Ama er geç her insan yaptıkları ile yüzleşecek. Bu kaçınılmaz evrensel bir gerçektir.

Tanrı her birimizin kalbine hakikatin, bilgeliğin, doğruluğun gölgelerini bıraktı. İnsana düşen sadece gölgedekini ışığa çıkarıp birazcık üflemek ve parlatmak. Veya tanrı bize meyveyi ikram etti. Bize düşen sadece onun kabuğunu soyup özünü ortaya çıkarmak ve yemek…

“Düşünme hakkınızı saklı tutun ve onu kullanın diyen, insanlık tarihinin en gözde kadın filozofu, bilim insanı İskenderiyeli Hypatia’nın görüşlerinden bir buket sundum.
Dileyen filmini izler https://1080hdfilmizle.com/agora-izle.html
Dileyen kitabını okur, takdir sizin…

There is 1 comment for this article
  1. İlgın kara at 22:26

    Öylesine düşünerek lezzetli bir yazı okudum ki ne kadar şükür etsem azdır her okuduğun kelimeyi anlayabilmeyi idrakıyla şevk ve hevesiyle ve de yaşamıM olması duasıyla okudum Ki ..Mehmet beye sonsuz sevgi ve saygılarımı sunuyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir