Değiniler- 204

Değiniler- 204

BEN TAŞRADA ARAR İKEN

Bilgelik; kendi Cehaletinin farkında olmaktır.

Bilgiye bilgi ekleyerek gerçeğe ulaşma yolunu seçenlere Bilgin; bilgiyi bilgiyle çürüterek gerçeğe ulaşma yolunu seçenlere Bilge denir. Bilgin; mevcuda yenilerini ekleyerek bina çıkarken Bilge; mevcudun temellerini oyarak derinlere dalar.

Kitlenin benimsediği genel geçer kabul ve retler üzerinden gerçeğe yürümek zor değildir. Kitle de bu konuda sizi teşvik eder. Zor ve daha riskli, belalı ve sıkıntılı olan genelin kabullerinde yanlışlar, genelin retlerinde doğrular olabileceği şüphesi ile yürümektir.

Bütün değerleri, inançları, kabulleri kökünden sorgulamaya başlamak, iman teslimiyetiyle değil acaba şüpheciliğiyle yola çıkmak her insanın göze alabileceği bir hakikat usulü değildir. Dışlanma ve Yalnızlığı kaldırabilmek yandaş, paydaş, yoldaş aramaksızın yürümek adamlık ister.

İmandan Yakiyne doğru hakikat yolculuğuna çıkmak demek iman edilenler üzerinden daha derinlikli olana yol almak demek değildir. Tam tersine, imandan yakiyn yolculuğuna çıkmak; iman edilen ne varsa tıpkı bir kafir gibi reddedebilecek ölçüde şüphe duyarak hepsini sorgulamaktır.

“Yakiyn neredeyse Küfür ola yazdı” Hadisi de bize göre işte bu eleştirel düşünme usulüyle iman yollu kabulleri sorgulamanın, şüphe ederek ince ince onların ayrıntılarını dalmanın, adeta temelinden taşlar oynatmanın şiddetini, riskini ve zorluğunu anlatır.

Cehaletinin farkında olarak; kabullerinin altını oyarak; bildiklerini yeni bilgiyle test edip çürüte çürüte ilerleyenin varacağı menzilin adı Yakiyndir. Varan ne mi der?
– İster idim Allah’ı, buldum ise ne oldu
– Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş
– Ârife din gerekmez

Yakiyne erenlerden biri yakın tarihte yakiynin yolunu açık, hem de çok açık dille söylemiştir: “Bizim prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz!”

Yakiyne eren deyince Evliyaları anlamak kolaycılıktır. Öylesi yakiyn ehlini herkes tanır, sever, hürmet eder. Adı kafire, alçağa, namussuza, dinsiz ve arsıza çıkmış olanlardan da yakiyn ehli olduğunu hem de pek çok olduğunu düşünebilir misin? Aha şu desem itibar edebilir misin?!

20 sene önce sohbetini dinlediğim Ceyhan Dedem; “İki diye bir şey yok evladım, Tektir. Ben varsam Allah var, ben yoksam Allah da yok” demişti. Nasıl titrediğimi, nasıl bunaldığımı, nasıl ödümün koptuğunu o gün ben bilirim. Meczubun tekiydi. Ahırım dediği bir kulübede yaşardı.

Dostum, gül yetiştirircesine fidan dike dike mi ilerliyorsun? Yoksa bina yıkarcasına tuğlaları söke söke, kolonları kese kese, kirişleri kıra kıra mı? Herkes kolayına gelene yönelmede; Seçilmişin peşine düşen de var, Silinmişi arayıp bulan da. Cehaletini unutmayanlara ne mutlu!

HÜZÜN HAZİNESİ

Hüzün tanıdık geliyor bize. Zira tarihimize hüzün tarihi diyebiliriz. En koyu hüznü Hz. Âdem yaşadı dünya gurbetine düştüğünde. Dünya bir hüzün gezegeni kesildi. Hüzün ilk insanda gurbetle tanıttı kendini. Sonra bütün peygamberler tarihi bir hüzün tarihine boyanacaktır.

Hüzün bir imtihandır çünkü. Sonunda bütün peygamberler bu imtihanı aşmışlardır. Hüzünden isteseniz de kaçamazsınız. O gelir ve sizi bulur…

Maskeler çıkarıldığında görülebilen yüzümüzdür hüzün. En yalın, en yalansız, en gerçek hâlidir insan denen yalnız yaratığın…

Hüzünlü bir insan sîması ararsanız Âkif’in Mısır’da hasta yatağında çekilmiş fotoğrafına bakınız. Dîvan edebiyatı baştanbaşa hüzünkârlar geçididir. İslâmî itibariyle 15 asırlık tarihi var hüznün. İslâm’ın İlk hüzünkârı Hz. Peygamberimiz (s.a.v), hüznün ilk mekânı Mekke’dir.

Hüzne âşina insan Merhamete de âşinadır diyebilir miyiz? Hüznü hisseden insan dünyanın kırılganlığını, gelip geçiciliğini, faniliğini hisseder. Hüznü yüreğinde duyan insan kâinattaki hiçbir varlığa kırıcı, yok edici davranamaz. (Kemal Sayar)

Hüzün kadîm geleneklerde bize kendi sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü hatırlattığı için değerlidir. Mevlâna’da olduğu gibi, Mürşidî-i kâmiller bazı müridlerini kabiliyetlerine göre edep çizgisini aşmadan nükte, latife yoluyla eğitmeye çalıştıkları gibi ‘havf’ ve hüzünle de eğitmiştir.

Dokunan var demek ki kalbine
Ya dokunulmasaydı kalbine
Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi
Demek ki gözden çıkarılmadın
Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın
Kıymetini bil ki üzmeye değer görüyor seni.
Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa,
sen ekilmeye layık bir topraksın demektir.
Varlığının tenine çiziktir her hüzün.
Varlığından haber verir üzüntün.
(Senai Demirci)

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız…
(Hilmi Yavuz)

Hayırdır, bi derdin mi var?
Hep Hüzün sözleri, dizeler, vecizeler paylaştın?
Üzüldüğün bi şey varsa, elimizden geleni yaparız, çekinme söyle!

Hüzün kavramına modern insanın bakışı!
Ne kadar sığ, basit, muhtevasız değil mi?
Hüzün hazinesini fark edene selam olsun!

EN AĞIR SINAV

Var kabul ederek yücelttiklerinin kendisini Yok saymasından daha ağır bir sınav yoktur insan nefsi için!.. Gelin görün ki böylesi sınavları yaşamadan da kimsenin varlık- yokluk ikilemini çözdüğü görülmemiştir…

Nankörlük, Vefasızlık, Sadakatsizlik, İhanet veya Hıyanet kavramları ile insanın tanımlamaya ve egosundan uzaklaştırmaya çalıştığı sancılı deneyimlerin hiç biri karşı taraftan okunası olaylar değildir.

Var kabul edip yücelttiklerimizin varlığı bizden alınmasa; göklere çıkardıklarımız beklemediğimiz hareketlerle verdiğimiz değeri yere çalmasa bizim ayaklarımız yere basar mıydı dersiniz? Yere inmeksizin gökte ne kadar yaşanabilir ki?!..

Yok saydıklarımız, önemsemediklerimiz de varlıklarını gözümüze sokarlar bazen değil mi? Önemsemediğimiz elimizden tutunca, değer vermediğimizden kadirşinaslık görünce, yok saydığımızdan anlamlı bir destek gelince ne hissederiz? Nedir orada yaşanan?!..

Yok sayılanın Varlığıyla karşımıza çıkması? Hem de iyilik ve güzellikle, destek vererek, hatır bilerek çıkması nedir bizim için? Mahcubiyet sınavıdır bunun da adı. Mahcup olmayı da pek sevmez ego. Hıyanet kadar olmasa da bu da onun canını içten içe acıtır, yakar çünkü…

Şöyle bir mekanizma da vardır Allah Sisteminde; Yok olduğu halde varlık verdin, ziyadesiyle yücelttin mi? Onun elinden alınışının acısını mutlaka tadacaksın bir gün… Var olduğu halde görmezden geldin, yok saydın, öteledin mi? Onun varlığıyla yüzleşerek utanacaksın bir gün…

Bir varmış bir yokmuş diye başlar en güzel masallar. Var sanıp yücelttiklerinin nankörlüğüne; Yok sayıp ötelediklerinin merhametine muhatap olduğunda bunun dünya masalına sızmış ebediyet nişanesi bir aydınlık huzmesi olduğunu fark eden; işi bitirir. Bayram işte o gün bayramdır.

KENDİNİ BİLDİN, HER ŞEYİ BİLDİN

Aşk alemden ayrı ve gayrı değil. Vücutta can nasılsa da alemlerde öyle. O, şu gördüğümüz kâinatın her bir zerresine serpilir; fakat bizde, bizim varlığımızda tamamıyla mevcut ve hâkimdir.

Biz Aşkta yaşıyoruz, Aşk bizde yaşıyor; onun kuvvetleri bizde hüküm, buyruk yürütüyor. Ateş, hava, su, toprak da o. Aşk, tabiatın bilcümle varlıkları altında gizli, yalnız insanda maruf ve malumdur…
Biz insanlar, çok defa koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boynumuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz…

Rüzgarla şuraya buraya sıkışan tohum gibi kaderin buyruğu rüzgârı da hakikat ve aşk tohumu için hangi semti seçmişse onu orada yeşertir, gelişimine kimse engel olamaz. Akıl hakikate perdedir. Eğer bu manalar okumak bellenmekle elde edilseydi alemin hali değişir başka alem olurdu.

Bil ki her şey insana fedadır, insan da kendisine!
Lazım olan; gönülle, gönül sahibine yâr olmaktır.
Bütün alem bir kişidir!..
İnsan kendini bildi mi, her şeyi bildi demektir.

Zaman kalburu işini bilir. Kendisine tevdi olunan her kıymeti, bıkıp usanmadan aheste aheste eler durur. Düşene dur demez, kalanı da silkip atar. Dökülen dökülür, kalan kalır…

Aşkın kara yazı yazmaya ihtiyacı yoktur ki…
O kendi ateşiyle yazar.
Elle yazılan her şeyin gün olup bozulması tehlikesi vardır.
Gönülle yazılan yazıları silecek ve bozacak kuvvet yaratılmış değildir…

İnsanların kusurlarını gözünde büyütme. Arkadaş, dost, meslektaş ve yakınlarının kabahatlerini değil, meziyetlerini görmeye çalış. Kusurlarını ararsan onlar da sende arar ve senin bulduğundan fazlasını bulurlar. Ara bulucu ol, ara bozucu olma. İyilik yapmak için fırsat gözle…

Ben birisini seviyorum. Ama benim sevdam, sevdiğimden karşılık bekleyecek kadar küçük değildir. O beni sevmiş, sevmemiş ne çıkar? Elverir ki benim gönlüm onunla dolu olsun…

Şuuru Aşk istila ettiği zaman, hakikatin yüzünde ki örtü düşer.
Senin güzelliğin senin değil, benim sana aşkımın tarifidir.
Seni kimsenin sevemeyeceği gibi seviyorum.
Hattâ seni sevmekten ve sevilmekten dahi tenzih ederek seviyorum.

Gece mi ne gecesi? Gönlüm, sevdiğimin aşkına karargâh olalı beri gece ile gündüzü seçecek iktidârım kalmadı benim…

Kaç defa getirdiği hediyeleri bile geri çevirdim.
Yollardan topladığı çiçekler yeter bana…
Bana ilaç fayda vermez,
benim dermânım kendi derdimdedir…
Sevdiğini üzmek, hırpalamak da bir çeşit muhabbet miydi acaba?!..

Samiha Ayverdi; bir İstanbul hanımefendisi; bir milli sadâ; bir manevi meş’ale; Osmanlıdan Cumhuriyete geçişte aydınlık bir edep köprüsü bir güzel öğretmen bir güzel aşık. Sözlerinden istifadeye çalıştık. Rahmet, minnet, şükranla anıyorum.

HORTLAK GÖRMÜŞ GİBİ

İnsanların varoluş adına tutunduğu, yücelttiği, vazgeçilmez saydığı sahiplik, değer ve kabuller gönlünden düştüğünde, sana verecekleri isim “Deli”dir. Kızma, seni deli saymaya mecburdurlar. Bağlar, kabuller ve kutsallarını akıllılık saymışlarsa sana başka ne diyebilirlerdi ki?!

Toplum genel kabullerin ötesine düşünsel ve fiili olarak çıkanları, onları aşanları da kendine ihanet etmiş anormal kimlikler sayacaktır. Sırf toplum nazarında anormal görünme sıkıntısı çekmemek için niceleri kendini tanıyamadan göçer alemden. Toplumca tanımayı, tanıma zannederek.

Parkta oturuyoruz. Buranın güzelliğini kanalizasyona borçluyuz dedim. Elbette, kanal olmasa kokardık dedi. Toplumdaki günah, kötülük ve yanlışlar da bir çeşit kanal işlevi. Hayatın atık hattı yani. Atılmasa yaşanmazdı belki de dedim. Hortlak görmüş gibi baktı, hızla sıvıştı.

Kötülük, yanlışlık, haksızlık, adaletsizlik olmayan dünya istiyorum.
Kanal filan diyerek yanlışı, haramı, kötüyü normalleştiremem diye isyan etti.
Bağırsak, böbrek, mesanesi olmayan; tükürük, idrar ve gaita üretmeyen bir vücut istiyordu.
İmkansızı istediğini görebilir miydi?!

Ürettikleri kötü kokuyor diye böbreklerine, bağırsaklarına hiç düşman kesilmedi. Lavaboda işini gördü, rahatladı ve devam etti hayatına. Suçlu, gafil, cahil, duyarsız insanlar dendiği anda ekşidi yüzü. Aman benden uzak olsunlar dedi. Bir de sıralı lanetler savurdu üstlerine…

Parkta oynaşan kedileri, koşuşan köpekleri, ağaçlarda şakıyan kuşları sevdi insanlar. Kanalizasyon farelerini, yarasaları, gübre böceklerini, kargaları hiç sevmediler. Severlerse onların iğrenç- pis yaşam gıdalarını, hayat ortamlarını da normal saymaktan kaçındılar… Nedense?!

Görmek istemediklerinize dikkat kesilip bakamadıkça; duymak istemediklerinize kulak kesilip dinlemedikçe; çoğunluğun çirkin dediklerinde güzellik, çoğunluğun güzel dediklerinde çirkinlik olabileceği ihtimaline zihninizi ve gönlünüzü açık tutmadıkça hakikatinize varamayacaksınız.

Bunlara dikkat kesildiğin andan itibaren yalnızlık, anlaşılmazlık, terk edilmişliğe mahkum edileceğini bile bile yine de yönelebilir misin gerçeğin bu ince çizgisine?! Deli yaftası yemek pahasına? Mesela şu video! İğrenç mi? Bilmemeli, izlememeli mi?

BOŞ KALDIĞINDA RABBİN İÇİN YORUL

Bastırılmış duygu ve dürtülerin insan özvarlığına verdiği zararla onları bastırmaksızın yaşayanın özvarlığına verdiği zarar arasında fark var mıdır? İnanç, ahlak, gelenek vb adına onları bastıran; bastırmayıp yanlışlar deryasına dalandan gerçekte daha mı iyi insandır? Neye göre?!

İçinde yapma cesareti bulamadığı sapkınlıklar kaynayan bir zihin; çevreye iyi insan görüntüsü vermeyi kendine ödev sayan bir bilinç; ahlak ve namus abidesi kesilen bir birey, iç alemi sınır aşma merakıyla fokur fokur kaynarken kendine samimi olabilir mi?!..

Kendine samimi olamayan, topluma, insanlara ve Rabbine samimi olmuş mudur? Evet günah yıkıcıdır, haram kötüdür, namussuzluk kesinlikle çirkindir, reddedilmeli ve önlenmelidir. Bunları yapmadığı halde sürekli yapma iştahı ve hayaliyle yaşayanın kalbi? Sükuna ermiş midir o kalp?!

Vayyy namussuuz, vaayy alçaak devleti soymuş ha? Bak sen rezile, nasıl da harcamış gencecik kızı?! Götüren götürene arkadaş, ne ahlak kalmış ne namus! İmkan olsa da bunu en çok dillendiren bilincin altını açsak “Ah ben olacaktım ki..” iştahı çıkar mı karşımıza? Sordum sadece…

Beyin; hayalle gerçek, geceyle gündüz, içle dış, düşünceyle eylem farkı bilmezmiş!
Korkunç bir gerçek bu!..
Günah işlemeyen ama beşeriyeti sebebiyle
“Ah ulan ben olacaktım ki” diye içinden geçireni,
ağzı sulananı beyin ne diye kaydeder ebedi deftere?
Dürüst?
Alçak?
.!?.

Medeniyet ve Nezaket biraz da esaslı gerçeğimizi; hayvani tarafımızı bastırmanın neticesi olarak ortaya çıkan yaşamlar değil midir? Umarım, kimse içindekini bastırmadan yaşasın, kural mural tanımasın dediğimi zannetmezsin! Esas neyi sorguladığımızı anlayabiliyor musun?!

İnanç ve toplum, hayvani tarafımızın helalinden-kabul edilmiş yollardan tatminini, imkan yoksa yerine başka şeyler koyarak sabretmeyi önerir. Ben o sabreden; inancı, ahlakı, toplumu ve çevresi adına içinden geçeni yapamayanın iç halini sorguluyorum. Sükunet midir onun hali?!

Susuzluk; yemek yiyerek,
Açlık; su içerek giderilebilir mi?
Acıkanın yemeği, suyu yoksa;
türkü veya ilahi mırıldansa doyar mı?
Yoksa o bastırılmış açlık ve susuzluk hayatın ilerleyen bir aşamasında bir başka alandan başını çıkarıp sahibini yakar mı?!..

İlla ki zorunlu olarak, şartlar gereği, medeniyet- nezaket ve toplum adına bir şeyleri örtmek ve bastırmak durumunda kalmışsak -ki hep kalırız- bunu hangi yolla ve nasıl yapalım? Bastırmak durumunda kalınanı başa iş açmayacak şekilde dönüştürme, kalbi sağlam tutma yolu var mı?

Mihriban’a kavuşamamış, almış kalemi, Allah ne verdiyse döşemiş bi ömür; büyük ve saygın ozanımız! Yanmış biri, su ver Leylam demiş, vermemiş. Bağlamayı kaptığı gibi gönül dağında çiçekler açtırmış! Sessiz, yaralı bi çocuk piyanodan konuşmuş dünyaya. Dev virtüözümüz şimdi…

Ressamların eserlerine dalarken hep tekrar ettikleri renk ve figürleri görebilir misin? O tekrarlardan neyi bastırdıklarını sezebilir misin? Yazarlar? Düşünürler? Kahraman devlet adamlarımız? Neleri nasıl bastırıp başka türlü güzellikler serptiler insanlığa? Düşündün mü hiç?!

Bastırma dostum. Yapabiliyorsan helali ve kabul edilmişinden doyur açlığını. Olmuyorsa entelektüel, görsel, işitsel sanatlara yönel mesela. Hiç olmazsa günlüğüne bir şeyler karala, ama sakın bastırma! Bil ki her bastırtılan; pimi çekilmiş bombadır! Her bomba er geç patlayacaktır!

Medeniyette iz bırakanlar; bir anlamda bazı dürtüleri bastırdıkları için bize güzellikler, harikalar, muhteşem eserler, nameler bıraktılar. Sen neyi nasıl bastırıyorsun deme bana! Yazıyorum, okuyorsun, kurculama ötesini! Boş Kaldığında Rabbin İçin Yorul! Sakın boş kalma e mi!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir