Değiniler- 206

Değiniler- 206

FARKI NE?

Fırtına ağaçlar kırar, duvarlar yıkar, çatılar uçurur. Çimene, güle ve akan dereye dokunmaz nedense? Kim bilir belki de onların tozunu almış, hayat üflemiş, tazelik yüklemiştir. Fırtına sonrası çimler daha yeşil, güller daha renkli, dere daha coşkun. Yıkılanların günahı ne?!

Hayat bir yarıştır ve bu yarışta güçlü olanlar ayakta kalır. Daima güçlü ol ve hep ayakta kalmak için sürekli savaş! Tetikte ol, sömürülebilirsin! Uyanık ol, aldatılabilirsin! Dikkatli ol, kaçırabilirsin! Hep tetikte, hep gergin, hep dikkat edilen bir yaşamda mutluluk ve huzur?!

Bebekler yumuşacık, korumasız, masum. Misk gibi kokarlar üstelik. Ya ölüler? Soğumuş, sertleşmiş ve kokmaya yüz tutmuşlardır. Bebekler korumasız, savunmasız, dirençsiz girdiği hayatta el üstünde. Direndikleri, savaştıkları hayattan çıkarken ölüler? Onlar da el üstünde. Fark?

SAHİPLENMEYİ SEVGİ ZANNETMEK

Sevmekten anladığımız sevdiğimizi sahiplenmek ise biz sevgiyi de insanı da anlamamışız demektir. Sahiplenme; nesneye, mala, eşyaya dönük hükümranlık iddiasıdır. İnsan nesne, eşya veya mal mıdır ki ona hükümranlık kurulsun?

Bilerek ya da bilmeyerek insanı sahiplenmek; onu insanlıktan aşağı bir mevkide görmek değil midir? Sahiplenen, kendinin olduğunu düşündüğüne kendince bir değer biçmiş o değer üzerinden ona tavır geliştirmiştir. İnsan değer biçilecek bir yapı mıdır ki?

İnsanı sahiplenmek ona nesne ve eşya muamelesini reva görmektir. Tutkulu aşklar, sahiplenmeden doğan baskı ile kısa sürede taraflara cehennem yaşatırken birinin diğerini kendine göre ele aldığı sevgi ilişkileri de gerilimler üretmeye hazır negatif ortamlardır

Çocukların anne- babaya bir süre sonra isyanı veya küçüklüğünde yapamaz ise büyüyünce irtibatı koparmasının altında da sahipliğe, nesne- mal- eşya muamelesi görmeye isyan vardır. Çocuk hal diliyle “Evladınız olabilirim ama malınız, eşyanız değilim” demektedir. Anlayabilene…

Sahiplenen insan sevdiğini nasıl değer adına değersizleştiriyor ve onu yıpratıp bunaltıyorsa; sahiplenilmek isteyen de sevdiğine aynısını yapmaktadır. Sevmek sahiplenmek; sevilmek sahiplenilmek?! Böylesi bir anlayışla nereye varılabilir ki?!

“Beni öyle çok sevsin öyle çok benimsesin ki benden başkasını gözü görmesin!” Sevimli, masum bir talep mi? Yoksa sadece bana bak, herkese, herşeye ve her tarafa kör ol diyen sadist bir yaklaşım mı? Duygusal sevimlilik giyinen saplantı ve takıntılarımızı ne zaman göreceğiz?!

Kudret hissedenlerin sahiplenecekleri köleler aradığı, acziyet hissedenlerin kudretle kendini sahiplenecek hükümranlar aradığı bir dünyada, sevginin gerçeğine erişmek ve insanı gerçek manada tanımak, anlamak mı? Daha çooook yolumuz var çooookkk…

FİLOZOF NİETZCHE’NİN DİLİNDEN GERÇEKLER

✔ Haçlılar, aslında önünde diz çökmeleri gereken asil ve yüksek bir kültüre (İslam’a) karşı savaş açmışlardı…
✔ 19. yüzyıl kültürümüzle mukayese edildiğinde İslam kültürünün yanında bizim kültürümüz son derece “yoksul” ve oldukça “geç kalmış” bir kültürdür.
✔ Eğer İslam, Hristiyanlığı küçük ve hakir görüyor idiyse, böyle görmekte bin kez haklıydı: Çünkü İslam, insanı yüceltir ama Putlaştırmaz!
✔ İslam Kültürü; kökenlerini, temellerini insan fıtratına uygun inşa etmesi sebebiyle asil bir kültürdür.
✔ Gönül huzuruna ve mutluluğa kavuşmak istiyorsan İnan; yok, hakikatin talebesi olacağım diyorsan Sorgula!
✔ Sana “Üstinsan”ı öğretiyorum. İnsan aşılacak bir şeydir, onu aşmak için ne yaptın? Üstinsan’ın yarattığı en büyük şey Kendisidir.
✔ Günün birinde beni “Aziz” ilân etmelerinden çok korkuyorum. Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, “Soytarı” olmayı yeğlerim…
✔ Tanrı öldü!.. Bu korkunç ama neşelendirici bir düşünce! Korkunç, çünkü eski koruyucumuzun bizi terk ettiğini hissederiz; ama neşelendirici, çünkü dünyamız aniden sonsuzluğa açılır. Şimdi her şey hayal edilebilir…
✔ Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et. Çünkü Aşk sessiz, Sevgi dilsizdir.
✔ Yokluk büyük varlıktır azizim. Yeter ki fark edebilesin.

BIRAKIŞIN SIRRINI GÖREBİLİR MİSİN?

En kötü ihtimale hazır olmuş, sadece kaygıdan değil ümitten de soyutlanarak kendini Ona bırakabilmişsen lütuf- ikram eşiğine gelmişsindir. En kötüye hazır olana, işi Ona bırakana ihsan etmediği görülmemiştir. Samimi bırakış; İkram akışına davetiyedir. Öyle bir hafta dilerim.

Dua etmek istemeyecek kadar negatife de pozitife de eşit mesafede hissettin mi kendini? İçinden hiçbir şey gelmediği öylece kalakaldığın an, yaşadın mı? Vehim konuşacak; aman dua et, mahrum olma diyecek. Sakın dinleme! Kal öylece! Laf aramızda o kalakalışın var ya Duanın Hasıdır!

O kadar içlendin, o kadar terk edildin, o kadar ümitten ve beklentiden kendini çektin ki, tam bir duraklama halindesin. Ama bir yanın yine de sormadan edemiyor; Rabbim, yoksa bana darıldın, beni terk mi ettin? Bu sorunun senden çıkması sandığından daha fazla önemlidir. Neden mi?

Ben bittim Rabbim demedikçe Ben yettim, yetiştim demediğini bilmelisin. Sen bittiğinde, sen senlikten geçtiğinde, tükenişin dibini yaşadığında en dipteki tohum çatlayacak yeni bir bitiş (yeşerme anlamında) başlayacaktır. Ben bittim, derken bir düşünsen aslında ne diyorsun?!..

“Rabbim beni terk mi etti, darıldı mı?” demişti Hz. Muhammed (sav). Cevap; Duha ve İnşirah olarak kendini aşikar etti o gönülnden. Duha? Göz Aydınlığı. İnşirah? Gönül Ferahlığı. Ben bittim noktasına gelip de Rabbim bana küstün mü, terk mi ettin yoksa diye nâz edebilene selam olsun…

TESLİM OLAMAZSIN O TESLİM ALMADIKÇA

Hiç kimse Allah’a teslim olamaz.
Allah, bir şekilde onu teslim alıp kıpırdayamayacak hale getirmedikçe.
Hiç kimse Hakka tevekkül edemez.
Hak, bir şekilde onu dara düşürüp bütün ümit kapılarını kilitlemedikçe.
Teslim olacak, tevekkül edecekmişmiş! Ağzından çıkanı kulağı duysa!

Bütün şartlar tahakkuk etmiş, tüm işaretler belirmiş hala bi direnme, hala bi arayış, hala bi çaba- çırpınma! O suret arkasında seni teslim almak isteyeni fark edemedin mi? O oluşumlarla seni kendine döndürmek isteyeni göremedin mi? Kör müsün a mübarek? Bi silkelensen diyorum!
Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin!

Teslim alıp kıpırdamayacak hale getirdi?
Getirdi.
Ümitten de geçirtip tevekküle eriştirdi?
Eriştirdi.
O halde?
Bıçağı incitme! Dedim ve sustum Sen de sus artık, oynatma dudağını!

DÖNÜŞÜM DAVETİ

Size vazgeçilebilir, terk edilebilir, dışlanabilir, refüze edilebilir olduğunuzu mu hissettirdi insanlar? Gördüğünüz muamele, tavır, söz kanınıza, canınıza, onurunuza mı dokundu? Rabbinizin dönüştürücü daveti size erişmiştir! İnsan suretlerinde boğulmadan onu sezmeye bakınız!

Ne midir o davet? “Kulum ilgide, sevgide, taltifte aradın şimdiye dek sana verdiğim değeri! Esas Değerin yanımda, katımdadır; o da senin özündedir kulum! Yüzünü bana dön artık!” Yüzümüzü, gönlümüzü, gözümüzü Rabbimize dönmede bir milat olsun bugün. (Âmîn)

CEMALİNİ KİM GÖRÜR?

Hangi hali, düşüncesi, duygusu ve anlayışıyla insana, doğaya ve Allah’ın Evrensel Sistemine karşı haddi aştığını derinlemesine sorgulayan; bu sorgulamada benliğinin kendisine torpil geçmesine izin vermeyen kişi, Rabbim neden dualarımı kabul etmiyor sorusunu sormaz!

Kendini ve hayatını kendine haklılık payı bırakmadan sorgulayan; suçlamadan, aklamadan, saptırmadan hayatının sorumluluğunu kendi üstüne alan ve haddi aştığı konuda itiraf, istiğfar ve helalleşme yollarını kullanan kişi, Yürü Ya Kulum teşvikinin kudretini ta özünden duyacaktır!

İnsanda mevcut Kudret; benlik, nefs ve hissî hezeyan devreden çıkmadan açığa çıkmaz. O açığa çıkmadıkça da kişi ayağa kalkamaz! Devreden çıkarman gerekenleri devreden çıkardın; Pus, sis ve kiri temizledin mi ki ışık süzülsün? Kendiyle Yüzleşen; Kudretin Cemalini görecektir!

ÇARESİZLİK YOKTUR

Çaresizlik adlı olgunun hayatın gerçekliğiyle alakası yoktur. Çaresizlik; olaylar, durumlar, gelişmeler karşısında kişinin kendine özgü bir varsayım ve kabulüdür. İnsan; alışılmış, bildik çözümlemelerine kıyasla bir konuda kendini sıkışmış hissederse ona çaresizlik adını takar.

Her insanın mevcut durumu görme, okuma ve çözümleme gücü onun bilgi, birikim ve edindiklerinin bir yansımasıdır. Bilemediklerim, göremediklerim, sezemediklerim de olabilir; danışayım veya başka açılardan da bakayım esnekliği gösteremeyen, kendi çaresizliği içinde kendini boğar!

“Allah’ta yok, yoktur” sözüyle işaret edilen, Yaratıcının bir sıfatından ziyade yaratıcı kuvvelere sahip insanın zengin alternatiflere açıklık kapasitesidir. O kapasite soran, sorgulayan, danışan ve arayan için daima açık, net, engin çareler sunar! İnanan; görecek, yaşayacaktır.

BİLİNMEZLİĞİN BİLGİSİ

Nedensellik kurallarına tâbi olmaksızın, aklın sınırlarını aşan, birden bire hissedilen ve mevcut durumdan çok daha ötesine doğru anlık sıçramalar getiren bilgi; sezginin bilgisidir. Sezgi açıklanamaz. Açıklama akılla elde edilen, nedensellik içeren bilgiler için geçerlidir.

Sezginin bilgisini açıklamaya kalkanlar genellikle onu inkâra saparlar. Çünkü akıl, akıl üstü olan karşısında acziyetini itiraf yerine kendince yorumlamayı ve çamur atmayı seçer. İlahi kitapları açıklamaya çalışanların açmazı da budur. Sezginin bilgisine iman edilir; açıklanamaz.

Sezgi, bir yerden bir yere doğru yol alan bilgi değildir. Ötelerden beriye gelen, içeriden dışarıya çıkan veya üst alandan aşağıya inen dahi denemez ona. Bütünüyle kişiseldir; insandan yüzünü gösterir. Çoğu kere yüzünü gösterdiği insan bile onu açıklama gücüne sahip değildir.

Peygamberlerin vahyi, budaların söylemi, ruhanilerin ilhamları, şairlerin dizeleri, ressamların çizgileri, müzisyenlerin besteleri bütünüyle sezgiseldir. Nereden geldi, nasıl oldu da açığa çıktı izah edilemezler. İzaha kalkışmak; okyanusu kadehe dökmeye çalışmak gibidir.

Şiir üzerine yorum, resim üzerine görüş, beste üzerine değerlendirme, ilahi beyan üzerine açıklama yapmak; onların ruhundan uzaklara düşmek ve sığlığa sürüklenmektir. Çoğunlukla da bu tür açıklamalar sezginin orijinalitesine indirilen kaba darbelerdir…

Akıl; bilinen ve bilinmeyen âlemlerle ilgilidir. Sezgi; kesinlikle bilinemeyecek olan, bilinmesi muhal olan âlemlerden süzülen bilgidir. Bilinmesi muhal olandan ışık huzmeleri veya yağmur damlaları halinde açığa çıkar.

“Gerçek; bilinen ve bilinmeyenden ibarettir. Bildiğime inanırım. Bilmediğim de bir gün bilinir hale gelir. Hiç bilinmeyecek olan zaten yok demektir” diye yaklaşan bilimci, akılcı kafa sezgiden nasiplenemez. Çünkü sezgi onların hiç bilinemeyecek olan dediklerinden akan bilgidir…

Bedenin kendiliğinden tepkisel ve işlevsel mekanizmalarına içgüdüsel tabiri kullanılır. Bir seğirme, bir aksırık, bir göz dalması elde olmadan yaşanır. Aynı şekilde solunum, dolaşım, boşaltım ve sinirsel sistem de içgüdüseldir. Ya Ruhun kendiliğinden yaptıkları?

Ruhun kendiliğinden tepkisellik ve işlevselliğine sezgi denir. Kalpten doğduğu kabul edilir. Ancak buradaki kalp Yürek değildir. İnsan, sezginin kaynağına beşeriyetiyle bedeninde bir yer aramış ve onu kalbe uygun görmüş, orada farz etmiştir.

Her şeyi akla bağlayan, aklının ermediğine akıl ötesi diyerek teslim olması gerekirken reddeden insan, ne gariptir ki bedeninde aklın hiç de devrede olmadığı mekanizmalarla hayatta kalmaktadır. Solunumu, dolaşımı, hazmı ve sinirleri hangi akıllı kendisi kontrol edebiliyor?!

Modern yaşam; kalbi ve sezgiyi inkar yaşamıdır. Bütünüyle aklı esas alan eğitim; ruhsuz insan tiplerini; bütünüyle aklı esas alan bilim öldürücü silahları; bütünüyle aklı esas alan ticaret; tüketim ekonomisi/ vahşi kapitalizmi doğurmuştur. Acıma, merhamet ve sevgi olmaksızın…

Aklı, bedeni, kalbi uyum içinde olan Huzurdadır. Aklını öne alan ruhsuz çıkarcılığa; bedeni kutsayan vahşi dürtülere, kalbi göklere çıkaran uçuk anlayışlara yem olur. Akıl- Beden- Kalp Dengesi; İnsanca Yaşamdır. Bunca gürültü arasında Sezgiye kulak kesilebilenlere ne mutlu!

BİLGİ AĞACINDAN YEDİKÇE

“Bilgi Ağacı” meyvesinden yediğimiz gün Bilgelik/Biliş Gerçeğinden aşağı düştük. Bilgi; İnsanın en büyük laneti idi. Olmak için kendini tanımalı, tanımak için bilgi derlemeli, derlediğini önem sırasına dizmeli diye diye varlığı böldük, uzaklaştık kendimizden, kendiliğindenlikten!

Seni, ilk günkü gibi, o ilk görüş anındaki gibi sevmeyi ne çok isterdim! Seni tanıdıkça, sana dair bilgiler edindikçe, kayıtlı zihnim edindiklerini mantıkla doğruladıkça bildim ve uzak düştüm senden. Ne kadar isterdim kalbimi titreten o ilk görüşle yeniden sevebilmeyi ah ne kadar.

İnsanüstü sevdaydı hissettiğim. Sende hata, kusur, eksik görmek? Haşa ne haddime? Aklıma bile gelmezdi. Yakınlaştıkça bilmeye, bildikçe mantık bağlantıları kurmaya, kurdukça sana mesafeler oluşturmaya başladı zihnim. Bazen hiç bilmesem, hiç sormadam, hep o ilk günde kalsam derim.

Henüz biz kadar bilmeyen çocuklar ne kadar saf değil mi? Bilmiyorlar çünkü. Bilmedikleri için zihinleri mantık üretmedi, ayrılık körüklemedi. Sana geldiğim o gün sana bakıp “Aaa canlı oyuncak, hem de bana” demiştim. Canlı Oyuncak! Keşke hep oyunda, hep çocukça bakabilsem sana…

Okuduğumuza odaklanıyoruz, aman kaçırmayalım!
Dinlediğimize kulak kesiliyoruz, aman kavrayalım!
Gördüğümüzü yorumluyoruz, aman çözelim!
Kaçırmamak, kavramak, ve çözmek!?
Leş gibi ego kokuyor, hissediyor musun?
Çünkü altında lanet olası “Bilme Kibri” pis pis sırıtıp duruyor!

“Sözlerimi çözmeye uğraşmayın oğlum
Çözülecek bir şey yok, çözük zaten
Allah çözüp de vermiş bize
Kur’anına ‘Beyan’ dememiş mi oğlum?
Beyan; Çözük demek evladım…
Eziyet etme kendine çözmek için,
çözük zaten yavrucuğum hepsi çözük”
demişti Meczup Dedem.
Beyan!…
Çözük!..

Beyan; Çözük demek öyle mi?
O halde niye biz senelerce Ayetin/ Hadisin zahirini, batınını, arka planını didikledik durduk?
Neden açık mana, ehline malum mana, sır mana, sadece özel kulların bileceği mana diye boyutlar uydurduk! Bilmeye dayalı Kibriniz yere batsın e mi?!..

Göklerin Krallığına Salt-Yalın-Sade- Basit Gerçeğe davet eden ne diyordu?
“Göklerin Krallığına Çocuklar kurulacak! Bir de hep çocuk kalanlar”
Bildiklerimi iade etsem alır mısın Rabbim?
Çocukluğumu geri versen bana!
Başka şey istemeyecem, söz!
Anladım haddi aştım, bağışla!

HAYALİNE İMAN EDEBİLİR MİSİN?

Hayal Gücü; İnsanın kendi gerçekliğini kendi elleriyle yaratabilme gücüdür. Hayal kuvvesi bunun için insana verilmiştir. Bütün büyük keşiflerin, devrimlerin, aksiyonların ve zaferlerin arka planında birinin kendi hayaline iman edebilmesi vardır.

Akıl ve mantık bizi Hayal kuvvesinin havailiğine inandırmıştır. Acaba dediğimiz anda akıl bu inancı desteklemek üzere “Hayatın realitesine uymaz hayalcilik” savını ekler. Bunun da yetmeyeceğini anladığında “Hayalciler, dünyada kaybetmeye mahkûmdur” korkutmacasını enjekte eder…

Büyük İnsanların hayali daima realitenin üstünde, ötesinde tuttuğunu fark edebildin mi? Onlar iman edilen hayalin mutlaka realiteyi dönüştüreceğini görmüşlerdi. “İnanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz” hitabını ta içlerinde hissetmişlerdi. İnanç, soyut bir hayal değil mi?!..

Rüya görmek; insana fısıldanan bir gerçeklikti aslında. Yaratan adeta şöyle diyordu “Bak, etkisiz hale geldin, uyuyorsun, uykuda neler yaratıyorsun! Gündüzünü geceye aktarıyor yaratıyorsun, geceni gündüze neden aktaramıyasın?” Duymadık ama bu hitabı. Rüyalarımızın üstüne yattık…

“Geceyle gündüzün peş peşe gelişinde düşünenler için ibretler vardır.” Rüya ve gerçeğin birbirini takibi; yaratım döngüsünün bu işleyişi, düşünene neler katmaz ki? Kimse duymasın eğil kulağına söyleyeyim; “Hayal et, gerçekleşecek, hayalini gerçek takip edecek” diyor bu ayet!..

Bedir Savaşı öncesi Resulullahın (henüz müslüman olmayan) halası bir rüya gördü. Mekke müşrikleri yenilecekti. Gördüm, yeniliyoruz, bu savaşa çıkmayın dedi. Dinlemedi Ebu Cehiller, Ebu Süfyanlar. Ve yenildiler. Rüyaları önemseyin çünkü çıkar inancı hurafe gibi geliyor bize di mi?

Kendiyle konuşana deli, üst perdeden hayali iletişim kurana şizofren, kendini hayalindeki yerde görene paranoyak dedik. Ve alttan alta zihnimize işledi hayal- rüyanın bi çeşit rahatsızlık/hastalık olduğu fikri. Ve öyle düşündüğümüz an teptik hayal kuvvemizin getireceği nimetler…

Peygamber Cebraille konuşursa hayali iletişim, etiketiyle akıl-mantık dışı sayar aklı önceleyen.
Peki hayal eseri romanlar neden çok okunur?
Hayalin resmedildiği tablolar neden sergiye çıkar?
Hayal ürünü bir beste neden dillere pelesenk olur?
Onlar niye rahatsızlık değil?!

Dinler, ideolojiler, fikir ve sanat akımları, büyük planlar ve gözde başarılar hep birilerinin kendi hayaline inanmasının gerçeklik bularak kitlelerce benimsenmesi, toplumlara mal olması değil mi? Bırak kitleleri, sen kendin için kendi hayaline inanmayı niye bu kadar dışlıyorsun?

Benim gerçekliğim babamın hayaliydi. Benim rüyalarım, çocuklarımın gerçekliği. “Geceyi gündüze, gündüzü geceye geçirirsin; ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın…” Ayet miydi? Hayaller, rüyalar ölü mü? Ölüden diri çıkarması ne o vakit? Fark ettin? Sus, söyleme, hisset sadece!

Gündüz ne düşündüysem, akşam yazıyorsun diyor. Bunaldığımda sözlerin ilaç gibi yetişiyor diyor. Ama hala göremiyor hayalini beynime yolladığını, ihtiyacı olanı benim beynimden bana sormadan çekip aldığını! Muhteşemsin diyor bana. Muhteşem sensin diyorum inandıramıyorum iyi mi?!.

“Rüyalarınızı hayra yorunuz, çünkü rüyalar nasıl yorulursa öyle çıkarlar” buyurmuş Bilinçlerin Efendisi (sav). Nasıl yorarsam öyle mi çıkar?! Ya Huuu duy, duyyyy bu ne muhteşem bi müjde! Sendeki bu kötümserlik niye dostum? Hayra yor, hayra yorarsan hayra dönüşür buyurmuşken?

Akıl, mantık, bilgi ve düşüncenin gerçekliğinden yoruldum dostum. İnan bilincim çok yorgun düştü. Farkındayım genel anlayışımın dışında şeyler yazmama şaşkınsın! Çok yoruldum. Sırt döndüğüm hayal ve rüyaların alemine açılsam diyorum. Hayallerine İman edebilenlere selam olsun.

There are 2 comments for this article
  1. Delfina at 18:58

    Teşekkür ederim.. İyi geliyor yazdıklarınız. Ne desem ki nasıl açıklasam halimi..

    Neyin var diyene “hiç” deniyor işte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir