Değiniler- 208

Değiniler- 208

KENDİLİĞİNDEN Mİ EMEK ESERİ Mİ?

Sevmek; vakti gelince kendiliğinden gelişen ve açığa çıkan bir lütuf mu yoksa vakit ve zaman tanımaksızın emek, gayret ve çaba ile elde edilebilecek bir olgu mu? Günümüz sevgi yaklaşımları ile dünün sevgi anlayışları arasındaki derin ve esaslı fark acaba nerede düğümlü?!..

Bugünün sevgi yaklaşımında sevginin çaba, emek, gayret istemediği, daha çok mutlu tesadüflere bağlı mucizevi bir lütuf olduğu inancı hâkim. “Ruh Eşi”, “Ruh İkizi” vb hiçbir tutarlı alt yapısı olmayan sözde ulvi kavramlarla da bu anlayış köpürtülüyor, gençler teşvik ediliyor…

Sevmenin bir mutlu tesadüf arayışı ve kendi benzeri ile buluşup anahtar- kilit misali kenetlenme ve uyum beklentisi demek olan ruh ikizi arayışına dönüşmesi sürecinde insanlar neleri kaçırıyor, hiç düşündük mü? Biraz irdeleyelim mi?

Kendi benzerini arayanın hareket noktası ve merkezi kendisidir. Yani, kişiselliğin tanrılaştığı egosu! Bu yaklaşımda kendini hesaba çekmek, sorgulamak yoktur. Ve örtülü biçimde kişi kendisinin 4/4 lük, tam, mükemmel olduğuna inanır. Ve kendine uyacak (?) olanı aramaya çıkar…

Arayış kendine uyacak olanadır. “Biri çıksa ben de birazcık ona uyumlansam, benim eksiğimi o tamamlar, onunkini de ben” incelik ve esnekliği bu anlayışta kendine yer bulamaz! Mükemmel olanlar (!), mükemmel olanları (!) aramaktadır. Bulurlar mı peki?!..

Er ya da geç bulurlar. Bulduklarında sevginin getireceği tolerans, alttan alma, tahammül ve sabır bu alana giremez. İkisi de birbirine karşı hep tetiktedir çünkü. Ruh Eşi saçmalığı çerçevesinde muhataba “Bakalım bana ne kadar uyumlanabilecek” ön yargısı ile bakılır. Sonuç?

Çok kısa sürede nişan atmalar, birkaç ay içinde boşanma müracaatları veya dışa açık vitriniyle mükemmel, süslü ama içeride birbirini yiyen çiftler, mutsuz yuvalar, derin ve kapanmaz yaralar, ince sızılar, biriken güçlü kırıklıklar ve öfkeler. Hata neredeydi?!..

Hata; ruh eşi- ruh ikizi gibi aslında hiç var olmayan, ne bilimsel, ne manevi, ne de hayatın içinde gerçekliği bulunmayan balon kavramlardan beslenen egosal yaklaşımla yola çıkmaktaydı. Sorun; kendini mükemmellik kabulü ile merkeze oturtup ötekinin kendine uymasını beklemekteydi.

Bir yastıkta 50 yılı, 60 yılı deviren; dış görünüşleri ile bizlere gayet resmi, rutin, kuralcı ve hatta az da soğuk görünen; canım, cicim, aşkım, hayatım demeyi bilmeyen, belki bir kez bile çiçek almamış pasta kesmemiş çiftlerin uzun ömürlü, mutlu beraberliklerinin sırrı ne peki?

Babaannene sorar mısın, ruh ikizi arayışına çıkmış mı? Annen, baban nasıl sevmişler? Ruh eşi ararken mi karşılaşmışlar? Sormuşlar mı birbirlerine ay burçları, kan grupları nedir; bilmem kaçıncı evlerine nemenem yıldızlarının düştüğünü merak etmişler mi mesela?

Babaannen, anneannen veya deden şöyle diyecektir; “Büyükler münasip gördü evladım, biz de razı olduk.” Baban veya annen ise “Aynı sınfıta, aynı kasabada veya aynı dernekte, aynı ve yakın işlerde tanıdık birbirimizi. Otobüs durağında gördük. Görüş o görüş dedik tevekkül ettik.”

Bu insanların hayatında sevgi, günümüz insanında olduğu gibi kutlu ve mutlu bir tesadüf beklentisi gibi mi duruyor? Ruh eşi, ruh ikizi, burç uyumu filan da demiyorlar. Kalp ısınmış, önerilmiş, yakışırsınız birbirinize denmiş ve razı olmuşlar. Ya sonra?

Sonra da sevginin emek ve çaba istediği bilinciyle saygı, sevgi, muhabbeti, erdemi önceleyerek birbirlerine görevden, ödevden öte ibadet bilinci ile yaklaşmışlar. Karşılığını da uzun ömürlü, verimli ve kaliteli insan çıkaran huzurlu yuvalar olarak fazlasıyla almışlar.

Ruh İkizi mi? Ruh Eşi mi? “O her an yeni şanda” ayetini sakız gibi çiğneyen sen, insanın ikizi veya tıpatıp eşi olabileceğine mi inanıyorsun? Hani Allah bir yaratışı bir daha tekrar etmezdi? Kopya var mı ki yaratışta ikiz ve eş olsun? Bunu da mı düşünemiyorsun sen?

Kulun kaderi kulun çabasına bağlanmışsa; rızık çalışma, buluş arayış gerektiriyorsa, onun sistemi böyle işliyorsa nedir bu mucizevi karşılaşma ve lütuf beklentisi? Üstelik nereden çıktı mükemmelen kendini ön plana alıp ötekini ona uyacak şekilde biçimlendirme ukalalığı? Uyanmalı!

O halde değiştirelim kafayı; sevgi bir yerlerde bir şeylerin kesiştiği mutlu tesadüf beklentisi değil; rıza ile başlanan, tevekkülle beslenen, gayretle perçinlenen olgudur. Sevgi; emek ister, razılık ister. Razı olanı rabbi, razı olacağı sevgiye eriştirir.

NEYİ FARK ETMİŞ BU İNSAN?

Dedi ki; sana telefon açmadan önce kendime söz veriyor; bu defa hep susacak, sadece onu dinleyeceğim diyorum. Ama ne zaman telefonlaşsak kendimi tutamıyor, sürekli konuşuyor, sana nefes aldırmıyorum. Sözümü hiç tutamıyorum nedense?! Buna hep pişman olurdum. Bir şey fark ettim;

Sözümü tutamamak, hep konuşan olmak elimde değil biliyor musun? Bu hep oluşuyor kendiliğinden. Olsun, ukalalık da olsa üzülmeyeceğim dedim, bunu da akışa saldım. Belki bana deli diyeceksin ama bu esnada keşfettiğim esaslı bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim.

– Senle konuşurken söylediklerimi ben o an öğreniyorum biliyor musun?
– Ne? Ne ne ne? Bi daha de hele!
– Senle konuşurken söylediklerimi ben o an öğreniyorum
– .?!.
Arıza mı? Deli mi? Yoksa kendi derunundan bilgi çekmenin bir yolunu keşfetmiş uyanık mı?

BİR YANI HASRET, BİR YANI KUDRET

Hayvanlar, içine doğdukları doğaya teslim oldukları gibi kendi doğalarına da teslimdirler. Onlar ne kendi doğalarını ne de yaşadıkları çevreyi değiştirmeyi düşünememişlerdir; çevresel planda doğanın ve içsel planda doğalarının egemenliğine boyun eğmişlerdir. Peki ya İnsan?

İnsan; hayvani anlamda kendi doğasına da yaşadığı doğal çevreye de boyun eğmemekle kovulmuştur cennetinden. İnsan; boyun eğme ve içgüdüsel teslimiyet yerine kafa tutmayı başararak dönüştürme kudreti açığa çıkarabilen yegâne varlıktır. Bu özelliğidir insanı bütünden koparan.

Bu özelliğidir insanı manevi planda şirke, ruhsal anlamda ayrılık sancısı ve hasrete, maddi planda çalışmaya, emeğe, gayrete mahkûm eden! Bu özelliğidir insanı özel kılan! Mahrumiyet ve ayrılık gibi görünen aynı anda üstünlüğüdür insanın! Bir yanı hasret, bir yanı kudret!

Kendi fıtratına da doğal çevreye de bir takım disiplinler uygulayarak okuyan, öğrenen, dönüşen insan medeniyet ve kültürler inşa etmiştir. Ne ki bir yanında hep o boşluğu, ayrılığı, hasret sancısını içten içe çeker insan kalbi? Ve insan o sancıya bir ömür çare arar. Bulmuştur da.

İnsanın aradığı ve bulduğu; Sevmektir. Ayrılık- gayrılık, uzaklık- yakınlık, üstünlük- eziklik kısacası ikilik namına ne varsa silen, yok eden; insanı hem doğa, hem doğası hem de tüm mahlûkatla birleştiren, bütünleyen, varoluşun tekliğini ona yaşatan yegâne oldu Sevgi…

Öleceğini bilen tek canlı insan, tabiatın orta yerinde alabildiğine yalnız ve derin korkular içindeyken ona iki nimet verilmiştir: Akletmek ve Sevmek. Bunlar sayesinde insan ölüm korkusunu aşacak, böylece tüm korkuları yenerek varoluşun kıymetini hissedecek ve gösterecektir.

İnsanın yalnızlığını, terk edilmişlik ve boşluk hislerini gideren en güçlü etkinin sevgi olduğunu keşfedemeyen düşük bilinçler, bazı diğer tatmin yollarına yönelmişlerdir. Bunlar; Sınırsız Cinsellik, Sarhoşluk Veren- Uyuşturan Bağımlılıklar, Sosyal Eylemcilik diye sıralanabilir.

Her üç tatmin arayışının da ortak paydası; sertlik, şiddet, vahşet ve mahlûkata karşı zorlayıcı, aşağılayıcı acımasızlıktır. Suç tablolarına baktığımızda da bunları görürüz. Uyuşturucu ve Alkol, Cinsiyete ve Cinselliğe dayalı hırslar, Ötekileştirmeyi teşvik eden gruplaşmalar…

Sevgiyi özünde keşfedemeyenlerin başvurduğu bir diğer sanal tatmin yolu da Dinsel- Spritüel Aidiyetlere Dayalı Yönelişlerdir. Ne ki sözde yüce amaçlar uğruna, kardeşlik için bir araya gelenler; kendilerinin dışında gördüklerinden kardeşlik ve sevgiyi özellikle esirgerler…

İster cinsel, ister dinsel, ister spirtüel, ister sosyal aidiyetle tatmine çalışılsın; insanın varoluş yalnızlığı, korkusu, terk edilmişlik duygusuna iyi gelecek olan; bunların hiçbirinde bulunamayacaktır. Çünkü bunlar Salt Sevginin kendisi değil yapay, sahte versiyonlarıdır.

İnsanın özünde biricik tatmin vesilesi salt sevgi; kendinde mevcut yaratıcı potansiyeli fark etmesi ve onu yaşama geçirme yolunda gayret göstermesiyle açığa çıkar. Bu manada sanatçıdan ustaya, şairden ressama, yazardan düşünüre vb. ne uzanan çizgi hatıra gelir. Sadece bunlar mı?

Yaratıcı Potansiyel, sadece bilinen sanatlar, orijinal işler, çığır açan ustalıklar mıdır? Hayır. İşini severek, özenle yapan herkese o potansiyelin yolu açıktır. Ayakkabı tamircisinden, temizlik işçine; emziren anneden ailesi için terleyen babaya kadar herkes bunu yaşayabilir.

İnsan akledebilme ve sevebilmesiyle hayvani doğadan ayrılmış, çevresel doğanın üstüne çıkmış, kendini ve etrafı dönüştürme kudreti göstermiştir. O halde ne kadar sorgular, akleder, düşünür ve bunları mahlûkata muhabbet, Halika hürmetle inşa ederse o kadar Sevgiyi yaşayacaktır.

Dünyayı dönüştürenler salt sevgiyi tadanlardır. Kendini dönüştürenler de. Bağımlılık, aidiyet, sarhoşluk, tutkunluk ve fedakârlıklar ötesindeki sevgiyi bulanlardır onlar. İnsan akıl ve gönüldür. Birlik; ikisinin birliğidir. O birliğe erişmek isteyenlere kolaylık niyaz ederim.

ÖLMEK VE SEVMEK

Ölümden korkanlar; Sevmekten de korkarlar.
Çünkü sevmek bir ölme biçimidir.
Birini gerçek manada sevmek; bireyselliğini onda öldürmek demektir.

Ölümden korkan her şeyden korkar.
Her şeyden korkan her şeyi kaçırır.
Kaçırılmış, pişmanlık dolu bir yaşamdır ona düşen.

İnsan, hayat boyu ölümsüzlük deneyimi demek olan beşer üstü, dünya ötesi ebedi bir değer keşfedememiş ve ona adanamamışsa eksik, yarım, kusurlu hissiyle yaşayacaktır.

İnsanüstü, madde üstü bir değer keşfedip ona yönelecek gücü kendinde bulabilenler; ebediyete açılmışlardır. Ölüm gözlerinde hiçbir anlam ifade etmez. O yüzden korkusuz, o yüzden minnetsiz, o yüzden cesur, atılgan ve özgüvenlidirler.

Ebedi bir değer keşfeden için ölüm anlamsızlaştığı gibi hayat da gerçek dengesine gelir. Ölümü kabullenir ve bu kabulü ile kabul edemeyeceği hiçbir şey kalmaz. Kalıcı bir dinginlik ve sükûnet onun halidir artık.

Her şeyi kabule açık insan, ölümü de olduğu gibi kabul eder. Her şeyi kabul eden, yaşamı güzel görür. Ölümü de güzel görür. Yaşam ve onun nimetleri ne kadar şükredilesi ise ölüm ve onun geliş aşamaları da o kişi için şükredilesidir.

İnsan, yaşamı bozmuştur.
Doğayı bozmuştur.
Doğanın ve mahlûkatın dengesiyle oynamıştır.
İnsanın bozamadığı, hala içine sızamadığı tek bakir olgu ölümdür.
Sırrı çözülememiş biricik kutsaldır ölüm.

İnsan; risk alabildiği ölçüde ölüm korkusunu yener. Size ikili, üçlü seçenekler sunulsa garantili olanı, tehlikesi az olanı seçersiniz. Risk almak ürkütür. Oysa yenilmezi yenen, aşılmazı aşan, başarılmaz görüneni başaranlar risk alanlar, tehlikeli olana atılanlardır…

İnsan ölüm korkusunu yenmek üzere hayata pek çok anlamlar yüklemiş, onlara inanmış, bağlanmış hatta adanmıştır. Hayata yüklenen anlamların boş olduğunu sezenler ölüm korkusundan da kurtulurlar. Korku; anlamı verememekten doğar. Verecek bir anlam aramıyorsanız neden korkasınız ki?

Ölenleri soyar, yıkar, gömerler veya soymadan yakarlar öylece. Siz, hayata yüklenen anlamlardan kendiliğinizden soyunmuş, onları yere gömmüş veya ideal diye benimsenenleri şimdiden ateşe vermişseniz… Daha ne?!..

Lezzetleri acılaştıran ölümü çokça anınız {Hz. Muhammed as} Lezzet; bireysel zevk, bireysel anlam. Yüklenen anlamları bi anda yok eden ölümü hatırınızdan çıkarmayın ki o anlamların ne kadar boş olduğunu fark edesiniz diye de anlasak mı? Anlam rüyasından uyanmak niyazı ile.

AFFETMEK, AFFETMEMEK VE GEÇMEK

“Affetmiyorum” dediğiniz insanlar olduğu sürece huzur bulamayacaksınız. Çünkü affetmemeniz onlara hiçbir şey yapmayacak. Ancak affetmeme adıyla içinizde biriktirdiğiniz öfke, kırıklık, kin sizi gün be gün yiyip bitirecek; kendi hayatınızı kendi ellerinizle zehirleyeceksiniz!

Affetmiyorum” bir tanrılık iddiasıdır. “Affediyorum” dahi öyledir. Affetme veya affetmemekten azade olmuş bir yaşam özgür ruhlara özgüdür. Öylesi bir yaşamı keşfeden bahtiyarlara selam olsun…

DOĞA ACELE ETMEZKEN İNSANA DA NE OLUYOR?

Varlık âleminde acele kavramına yer yoktur. Bütün oluşlar vaktinde olur. Olması gerekenden ne bir an önce ne bir an sonra, sadece vakti geldiğinde. Acele ve buna bağlı gecikme, yetişememe vb kavramlar insan zihninin ürettiği, var oluşun doğası ile alakası olmayan kavramlardır.

Mevsimlerin acele ettiğini, birbiriyle yarıştığını veya yaz uzadı diye kışın, kış uzadı diye baharın tehire uğradığı iddia edilebilir mi? Gece ile gündüz arasında ne bir yarış vardır, ne acele ne de yetişme kaygısı. Dünya milyarlarca yıldır acele etmeksizin döner güneş etrafında.

Yan yana büyüyen ağaçlar, fidanlar, fideler büyüme yarışına çıkmazlar hiçbir zaman. Aynı süreçte doğan hayvanlar ötekinden çabuk gelişme, semirme derdi taşımazlar hiçbir zaman. İdeal hedefler icat etmek, sonra da ölümüne kan ter içinde onlara koşmak insana özgü rahatsızlıktır…

Tabiat gece uyur, sükûneti kuşanır, gün ışığıyla canlanır, hareketlenir ve çiçeklenir. Gece uyumak bilmeyen; gündüz uyanmak istemeyen de insandır. Ve insan tabii olana, doğal olana aykırı yürüdükçe ırmağın tersine kürek çekmektedir. Kendi kendine zulmeden biricik canlıdır insan.

Şimdilerde hemen herkes köy hayatını, ege havalisinde çiftlik, bağ- bahçe yaşamını özlüyor. Neden? Mekanik seslerden tabiatın sesine, sanal programlanmış iş saatlerinden güneşle programlı tabiat saatine yaklaşmak, öyle yaşamak istiyor. Aslında kendine yaklaşmak istiyor insan.

Dikkatli baksa insan, kendi bedeninde de aceleye yer olmadığını görecektir. Ritmik biçimde atan kalbin, hazım sürecini işleten mide ve bağırsağın, damarlarda akan kanın, nefesi yöneten akciğerlerin hiç ama hiç acelesi olmamıştır. Ahenkle işleri yürütürler, bizimle ve bize rağmen.

Bir an için acele ve ona bağlı kavramlardan soyutlandığınızı düşünün. Ne gecikme, ne yetişme, sadece akan zamana, işleyen oluşlara aktığı ve işlediği şekliyle uyumlanma… Bir an için bunu yapabildiğinizde şimdiye dek görmediğiniz mucizevi, harikulade oluşumlara şahit olacaksınız.

Oğlan dersini çalışmıyor, kız bilgisayardan kalkmıyor diye sinir olan, atı mahmuzlarcasına çocukları fişekleyen anne! Evet, sen, bir an için bıraksan şu kovalamacayı! Olduğu gibi olsun diye çekilsen kenara! Yapamazsın, sen olmazsan başarısız olurlar di mi? Çekilebilsen görecektin!

Görecektin, ilk anlarda gevşeseler de çocukların kendiliklerinden derse eğilip okula hazırlandığını. Kendiliklerinden gayrete geldiklerini. Sen, oğlunun kızının muradını görmek için ha bire aranıp duran baba. Gençleri kendi haline bıraksan kıyamet mi kopar? Beyinsiz mi çocuklar?

Sen, iş yerinde sadece masasına değil mesai arkadaşlarına da ayar vermeye kalkan personel. Biraz sakinleşsen, sadece sana düşeni yapsan, paydaşlarınla bozmasan kafayı. Kendini kastığın belli de bari 8 saati seninle paylaşanları kasmasan! Huzur versen etrafına! Kalır mı işler?!

Farkında mısınız, doğada yaşıyoruz ama doğal değiliz. Her şey akıyor sakince, acele etmeden ve paniklemeden. Güneşin, yağmurun, karın, ağacın, ırmağın hiç acelesi yok. Acele etmediler diye geciken bir şey var mı çevrede? Bedeninizde hangi organınız neyi geciktirdi mesela?!

İnsan, iyilik için dua eder gibi kötülük için de dua eder. Çünkü insan çok Acelecidir. (İsra-11)
İyiliği çağırırcasına kötülüğü davet etmek?
Akıl kârı mı?
Sebebi?
Acele!
Ve söz burada biter.
Doğaya uyumlu, doğal akışında yaşamlar niyazımla…

Domatesler acele etmezler

https://www.youtube.com/watch?v=AXwCU6cPqfU

Sessizlik Arayışı

https://www.youtube.com/watch?v=WybmV6f0lfo&t=3115s

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir