Değiniler- 214

Değiniler- 214

ANNE- BABA OLMAK HAK MI ÖDEV Mİ?

Çocuğumuzun anne- babası olmamız bize onları kendimiz gibi yetiştirme, kendimize benzeterek büyütme ve kendi değerlerimizi üstün değer kabulüyle onları programlama hakkı verir mi? Anne- baba olmak bir hak mıdır, bir ödev mi? Çocuk emanet midir, bize ait eşya mı?

Bir düşünür şöyle diyordu: “Dünyada en çok zulüm görenler ne kadınlar ne de fakirler! En çok zulme uğrayan ve en çok sömürülenler çocuklardır. Sömürücüleri de biz anne babalar!” Çocuk nasıl sömürülüyor? Üstelik onu en çok seven anne- baba bunu nasıl beceriyor?

Çocuğa ahlak, edep, kültür, eğitim, medeniyet ve insanlık adına yüklediğimiz ve disiplinli biçimde benimsetmek için çabaladığınız değerler biz anne babaların değerleri. Çocuğun bu konuda en iyisi bunlar mı, yani en iyisi sizin değerleriniz mi diye sorma, itiraz etme hakkı var mı?

Küçüklük devresinde bu itiraz çocuktan zaten beklenemez. Biraz büyümeye, serpilmeye başladığında böylesi bir itiraz ve karşı sorgulamaya girdiğinde önlerini ne ile kesiyoruz? Anne-baba hakları, anne- babaya itaatin kutsiyeti ve hatta bunun Allah’a kulluğa eş olduğu savı ile…

“Ben kendim olmak, kendimce yaşamak, ahlakımı, inancımı, istikametimi kendim belirlemek istiyorum diyen çocuğun veya gencin anne- baba lügatindeki adı asidir, hayırsız evlattır! Neye ve kime göre asi? Neye ve kime göre hayırsız? Ölçü? Tabii ki biz anne babaların kabulleri!

Tarih boyunca yaşlılar gençler hakkında hep şunu söylemiştir: “Nesil bozuluyor kardeşim. Gençler zıvanadan çıkmış. Bunlarla bu hayat nasıl sürer, bu vatan nasıl yaşar, bu din nasıl ayakta kalır aklım ermiyor.” Aristo bile bu serzenişte bulunur biliyor musunuz?

Sümerolog bir akademisyenimiz yaşlıların genç nesil bozuluyor serzenişini Sümer Tabletlerinde bile görünce sarsıldığını söyler. Burada başka bir şey var görmemiz gereken der. Nedir o görmemiz gereken? Anne babalar; bir evvelki nesil bir sonrakini niçin bozulmaya yüz tutmuş görür?

Akan zamanın gerçeğine bakalım; insanlık bozulmuş mudur, her yeni nesille yenilenerek yeni ve daha komplike, daha güçlü, daha bilgece icat ve keşiflere imza mı atmıştır? Gelişim ve değişim zamanın gerçeğidir. Ve insanlık hep gelişmededir. Öyleyse nedir bu yaşlıların derdi?!..

Yeni nesil bozuk diyenlerin söylemlerinin altındaki gerçeği deşifre edelim mi? Aslında onlar şöyle diyorlar; “Çocuklarımızın başına Tanrı kesilemedik. Bizi dinlemediler. Kendi bildiklerini okuyup kendi yollarını çizdiler. İşte biz yaşlılar bunu hazmedemiyoruz, deliriyoruz!..”

Anne- baba olmak çocuğun başına Tanrı kesilme hakkını kendimizde bulmak mıdır? Ruhsuz, akılsız, duygusuz robotlar mıdır ki çocuklar, bizler onların programlayıcısı olarak kendimizde hak görelim? Ölçü biz miyiz? Ölçü bir önceki nesil mi? Ölçüyü veren vermiş aslında. Bakın şimdi…

Ne diyordu Hz. Ali (kv)? “Çocuklarınızı kendi yaşadığınız çağa göre değil, onların yaşayacağı çağa göre yetiştiriniz!” Vayyy beee! Ölçüye bakar mısın? Kurban olurum bu ölçüye! Çocuklara Tanrı kesilmeyin demiş bilgeliğin babası, gençliğin timsali, basiret meşalesi Hz. Ali!

Oğlan ha bire itiraz ediyor.
Kız şu günlerde bir tuhaf, farklı takılıyor.
Anne olarak, baba olarak tabii ki onlar adına üzülüyorsun öyle mi?
Tabii ve onlar adına? Emin misin?
Onlar üstüne kurduğun otorite yıkılıyor diye olmasın sızlanışın?
Tanrılık elden gidiyor diye olmasın?!

Allah cümlenin evladını bağışlasın ve bahtlarından güldürsün.
Benim “baba olarak” “hizmetleriyle görevlendirildiğim” üç Allah Kulu var. Üçü de bana benzemedi iyi mi? Dövüneyim mi? Helal olsun diyorum. Fikir, anlayış, gelecek hakkında yollarını çiziyorlar. “BEN”i yok sayarak!

Siz, çocuklarınızın size aykırı düşünce ve tavırlarına bozuluyor musunuz?
Tanrılığınıza taarruz mu var? Ohhh olsun size! Helal olsun afacanlara!
“Ben”liğe düşmemeniz için gönüllü hizmet ediyorlar size ve siz kızıyor; nesil bozuluyor arkadaş diyorsunuz? Uyanın kuzum uyanın!

Ne diyordu düşünür?
“Dünyada en çok sömürülenler Çocuklardır.”
“Sömüren de anne- babalar”
İkna oldun mu bu söze?
İnanç, anne baba hakları diyor ve sen buna yaslanıp evlatlara sitem ediyorsun?
Çocuk sömürüsü anne- babalara sorulmayacak mı sanırsın? Hesabı yok mu sahi?

Anne- baba olmak; masumların başına tanrı kesilerek onları kendimize göre biçimlendirme hakkı değil; Rabbin emaneti Allah Kullarını onların gönlünce yetiştirme görevi ve ödevidir. Çocuklarını kendilerine benzetmeyen, sömürmekle hizmet etme ayırdına varanlara selam olsun.

BÖYLE BUYURDU ŞEYH BEDRETTİN

Âhiret işlerinin, câhillerin iddia ettiği gibi olmadığını bil. O işler buyruk, bilinmeyen gayb ve meleklerin dünyasıyla ilgili olup cahil halk tabakasının iddia ettiği gibi gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, meyvalar ve benzerlerinin tümü Hayal âleminde gerçekleşir; Duyu âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle ilgili her iyi ve yüce duruma Cennet denilir. Ve aynı şekilde de ateş, yılanlar, akrepler ve zakkumdaki durumlara kötü ve alçak durumlara Cehennem denilir.

Melekler melekût alemindendir. Görülmeleri ancak varlık içinde olabilir; zîrâ melekût varlığın bâtınındadır. Öyle ki, iyiliğe yol açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar ve iblisler denir.

Belki de kişiliğe bürünüp, insanların istidadına göre görüntü şekliyle ortaya çıkabilir ve insan onu diğer sair varlıklardan sanabilir.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey Melektir, Rahmandır.
Ondan başkasına yaklaştıranlar ise İblistir, Şeytandır.
Seni ulu Tanrı’ya yönlendiren güçlerin, melekler;
bedenî şehvetlere yönlendiren güçlerin ise şeytanlardır.

“Melek, köpek bulunan eve girmez” hadisi, sahibinin gönlünde köpek niteliği bulunan kişinin meleklik aşamalarından hiç birinde şansı bulunmadığı anlamındadır.

Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir; zira görünen duyulardan gizlidir. Onu gören kişi zahirde gördüğünü sanır, gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Şeytanlar ise insanın kanı içinde akan ve nefsin hayvani şehvetlerini gösteren içindeki güçlerdir. Bu güçler insanı Allah ve şeriata karşı gelmeye sürükler.

İbadetlerin amacı, gönülleri ölümlü varlıklardan sıyırıp, ebedî ve yüce varlığa yöneltmektir. Fâni varlıklara bağlı bir gönülle bin yıl namaz kılsan dahi hiç bir sevap elde edemezsin.

Bazı insanlar birbirilerine ibadet ederler veya dirhem ve dinarlara, paralara, yiyeceklere, övünç ve kibirliliğe bilmeden ibadet edip, Allah’a ibadet ettiklerini sanırlar.

Halk tabakasının iddia ettiği gibi rüyada görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken tasavvur ettiğini uykudayken de görebilir. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi görmez. Kendisine uygun düşeni görür.

Zikirler ve Dualar gönlü matluba; Allah’a yönlendirmek içindir ve bir bağlantıdan başka bir şey değildir. Etki yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır.

Kıyamet günü dirilen cesetle çürüyen vücut arasında hiç bir bağlantı benzerlik olmayacaktır. Keza aynı şekilde toprakta çürüyerek filizlenen tohumla yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı olmadığı gibi. Benzer ama bağlantı yoktur.

Câhiliye döneminde insanlar görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı putlara tapıyorlar. Umulur ki Allah gerçeği ortaya çıkarır ve ona taparlar; tıpkı mutlak varlığa ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır ve o da bütündedir. Allah Teâlâ’nın zatının aslıyla bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde Allah vardır anlamınadır; bunu bil! Yoksa Onun ebediyen bilinmeyeceği demek değildir.

Varlığın yok olması mümkün değildir
ve yokluğun da var olması mümkün olamaz,
ikisi de birbirinden vazgeçemez.
Mutlak Yokluk diye bir şey yoktur.
Mutlak Varlığın var olması gereği tespit edildi.
Bütün varlıklar onda var olur. O da yüce Allah’tır.

Hakikat kişiye açılınca münafıklık başlar. Gerçek eren, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, hiçbir insan gönlünün hatırlamadığı olayları görür. İnsanlara akıllarının alabildiği, onlara uygun olanları anlattır öldürülmesine neden olacakları gönlünde saklar. Bu yüzden münafık…

Bil ki, kıyamet büyükler nezdinde zatın ortaya çıkışı ve nitelikler saltanatının son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti başlamıştır diyebilirsin.

Hidâyeti dileyen kişi büyük iyilik ve olgunluklarını küçük görmeli; ufacık suç, kusur ve zararlarını büyük görmelidir; yoksa ondan da ümit yoktur.

Bil ki isimler, nitelikler ve işlerin hepsi kabiliyetlere bağlıdır. Bunlar olmayınca, onlardan da bir şey ortada kalmaz.

Amelsiz ilim; imansız amel; bedensiz ruh, ruhsuz beden gibidir.

Dersle uğraştığın sürece Hakk’ı idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin!

Gerçek sevgi odur ki, gönlün Allah Teâlâ’nın sevgisiyle dolsun ve dünya sevgisinden uzak dursun (Âmîn)

Sıradan kişilerin ibadeti Alışkanlıktır;
Yolun başındakilerin ibadeti Korku ve Temennidir;
Yolun ortasındakilerin ise yüce Makamlara ve Kerametlere erişmektir.
Yolun sonuna varmış olanlara gelince, onlarınki Şeriatın Sınırlarını Korumaktır.

Allah’a varmak için sarf edilen çaba ve çalışmalarla ona yönelmenin sonu yoktur. Zira Allah’a dair bilgilerin ve Allah yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de sonu yoktur.

Sırf Allah’a yönelmek; zihin açıklığı ve derin düşünme ister.

Hz. Peygamberi rüyasında görenler kendi ruhlarını peygamber suretine bütünmüş görmektedirler.

Gerçeği aramaya çıkan kişi Küfür aşamasına varıp sonra onu da ileri geçmedikçe kâmil iman sahibi olamaz!

İnsanlarda bulunan anlayış, görüş ve fiiller soyut varlıklarda ve bu varlıklardan daha üstün olanlarda yoktur. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen olgunluklar diğer aşamalarda gerçekleşmiyor. Çünkü insan yüce Allah’ın göründüğü aşamadır.

DEĞİŞİK BOYUTLARIYLA YALAN VE İNSAN

İnsan zihni gerçeklere, doğrulara değil inanmak istediklerine inanır. Yalan da olsa, uydurma da olsa, gerçeğe apaçık aykırı da olsa değil mi ki insan inanmak istemiştir; inanır. Bu yüzden inanmanın mantığı yoktur. İnanmada duygu ve beklenti tatmini akıl ve mantığın ilerisindedir.

Kişinin kendine ve insanlara yalancı konumuna düşmemesi için 5 yetkinliği kazanması lazımdır:

1- Kendini bilmek; bedeninin ve zihninin sinyallerini okuyabilmek
2- Kendini ruhen ve bedenen yönetmeyi bilmek
3- Başkasının hal ve hareket sinyallerini doğru okuyabilmek
4- Başkalarının duyguları, söylemleri ve duygu durumlarını yönetebilmek.
5- Hem kendini hem başkasından gelenleri doğru okuyup doğru yorumlayarak yönetebilmek.

Bu beceriyi kazanan ve sürdürülebilir kılanlar hem kendilerini hem de başkalarını kandırmaktan uzak dururlar.

Yalan; bilerek ve isteyerek gerçeği saptırabilmektir. Her yalan söyleyen bunu bilerek ve isteyerek yapar. İşte bu anlamda dünyanın en büyük yalanı; “Sana karşı istemeyerek yalan söylemek zorunda kaldım” demektir. Hiç kimse isteği dışında yalan söylemek zorunda kalmaz, kalamaz.

Yalan; kişinin bütünüyle kendi iradesi ve inisiyatifi dâhilindedir. Yalan; bireysel benliğin hazmedemediği veya işine gelmeyen veya zorlandığı durumlar karşısında kendi kendini savunma mekanizmasıdır. Her yalan söyleyen; muhatabından önce kendini kandırır.

Yalancı; bilerek ve isteyerek, karşıya zarar verme amaçlı ve kendini temize çıkarma amaçlı olarak; karşıdakinin ruhsal, fiziksel ve zihinsel zararı için hareket eden kişidir. Yalancıya gerçeği saptırdığı için Sahtekâr veya daha fazlasını demek de mümkündür.

Dolapta kalan son elmayı kızınız veya oğlunuz aldı ve size;
anne- baba olan size sordu; yer misin?
Siz, hayır çocuğum tokum veya elma sevmem dediniz.
Niyetiniz çocuğunuz doysun!
Bu yalan mıdır peki?
Karşıya zarar verme amacı olmayan, onun faydasına planlanan yalan; yalan mıdır?

Evet, bu da yalandır! Siz bu yalanla bir çocuğu, bir fakiri, bir muhtacı doyurur, ihtiyacını giderirsiniz belki ama onu minnet yükü altında bırakırsınız! Minnet yükü ağırdır. Çocuk da olsa cahil de olsa her insan, dillendirmese bile bilinçaltı ile yalanın yalan olduğunu hisseder!

Özveri, fedakârlık, muhataba katkı adına söylenen yalan da yalandır. Yalanın; hayırlısı yoktur. Eğer hayırlı yalan, beyaz yalan, pembe yalan, muhatabın lehine yalan kavramlarını geliştirirseniz; sahtekârlığa kapı açarsınız.

Yalanı meşrulaştırmak daha büyük sahteliklerin meşrulaştırılmasına davetiye çıkarır. Pembe, beyaz, samimi, iyi niyetli diye başlayan küçük sahteliklerin hep daha büyük günah ve yanlışları çağırdığı bir hayat gerçeğidir.

Her ne kadar yalanın her türü kötüdür, söylenmemelidir desek de günlük hayatta yaşadığımız bunun tam tersidir. En basit örnek; Nasılsın? Cevap İyiyim. Nasılsın sorusunu soran kötüyüm cevabını alsa çözüm getirecek mi? O amaçla mı sordu? Hayır. İş olsun diye sordu.

İyiyim diyen bunu demese hastayım, sıkıntıdayım, borcum, derdim var dese muhatap nasıl karşılar? Neden dertlerimize rağmen nasılsın sorularına iyiyim deriz? Neden mi? Çünkü nasılsın diyen de iyiyim diyen de bu sorgulamanın yalan olduğunu, nezaket gösterisi olduğunu bilmektedir.

Hasta ziyaretine gidenler inleyen sızlanan hastaya neden seni iyi gördüm derler? Yalancı mıdırlar? Sahtekâr mıdırlar? Erimişsin, çökmüşsün, gün be gün mezara gidiyorsun deseler daha mı doğru olur? Hasta ziyaretinde moral amaçlı söylenen yalanı da sahtelik sayalım mı?

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan en önemli yeteneklerinden biri işbirliği yapabilmesi, organize olabilmesidir. İşbirliği kurmak için kendi gerçeğinizden taviz verir; asgari müşterekte birleşelim der, bazı gerçekleri yutarsınız. Kötü mü bu? Sahtelik mi?

İşbirliği, organize, dayanışma amaçlı olarak kişinin kendi anlayış, beklenti, istek- arzularını örtmesi, frenlemesi, ertelemesi insanın büyük bir yeteneğidir. Bu manada biraz sahte biraz yalan davranabilmemiz üstünlüğümüzdür, insani bir yetenektir desek, yanılmış olur muyuz?

Sosyal bütünlük içinde yaşayabilmemiz için vazgeçilmez olan Nezaket, Kibarlık, Saygı, İyi dileklerde bulunma, Medeni Ölçülere riayet, Adab, Toplumsal Ahlak gibi kurallara uyumlanmamız da bir çeşit yalan tutumlar değil midir?

Fıkra bu ya İstanbul’da yetişen genç Erzurum’a Tıp okumaya gider. Bir sabah evinin karşısındaki fırıncıya girer ve “Rica etsem iki ekmek verir misiniz?” der. Yaşlı fırıncı şaşkın gözlerle gence bakar ve şöyle der “Ne yalvarip durusen yegen? Ver de virek! Parasıyla değil mi?”

İstanbullu nezaketi gerçek midir? Erzurum gerçekçiliği kabalık mıdır? Nezaket denen yalancılık karşısında dümdük, öylece dürüst söylem banallik midir? Sorular uzar gideeeerrr…

İzlediğim bir programdan aldığım “Yalan” konulu notlara daha sonra devam edelim inşallah…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir