Değiniler- 215

Değiniler- 215

BİR KAPASİTE GÖSTERGESİ OLARAK YALAN

Yalan söyleyebilmek çok büyük beyin kapasitesi ve gelişmişlik ister. Belli bir yaşa kadar çocuklar ve saf dediğimiz kişiler yalanı beceremezler. Beyin potansiyelleri henüz o derece gelişmemiş, açılmamıştır. Biraz ters mi geldi size bu söylem? Öyleyse kuvvetli delillerle açalım.

Roman okumayı sever misiniz? Büyük Şairlerin gönle dokunan şiirlerini? Ressamların fırça darbeleriyle güzelleştirdikleri manzara ve portreleri? Tiyatro, sinema, gösteri sanatları? İçli bir beste etkiler mi sizi? Ne kadar çok yalan seviyorsunuz siz?!..

Bütün romanlar, bütün şiirler, bütün besteler, bütün çizimler, bütün tiyatro ve sinemalar neyin eseri? Hayal ve Kurgunun eseri? Hayal; var olmayan. Kurgu; var olmayanın varmış gibi pazarlanması! Büyük Sanatkar, aynı zamanda büyük yalancı değil mi?

“Yalan söyleme ve beyin gelişimi arasındaki doğru orantıyı bilseydiniz çocuğunuzu ilk yalanında paylamaz, belki de kurgu ve hayal kapasitesi açıldı diye kutlama yapardınız” diyor Sinan Canan. Çocuğun ilk yalanını kutlamak? Aferin yavruma maşallah, ilk yalanını söyledi teyzesi!

Var olanı olduğu gibi anlatmak düz bir iş. Yalan, var olana anlam yükleyebilme ve onu kabul ettirebilme cihetiyle kapasite işareti. Ancak gelişmiş beyin yalan söyleyebilir. Tabii ki bu gerçeklik bir yana toplumsal ve ahlaki planda yalandan uzak durulmalıdır.

İnsan menfaatini korumak, ceza almamak, yaptırımlardan kaçmak ve kendisini ötekilere daha iyi ve saygın göstermek üzere yalana başvurur. İnsanın insana karşı zarar vermesi ve suçların delillendirilmesi adına yalanın tespiti çok önemlidir.

İnsan kendisine niçin yalan söyler? Başkaları bir yana neden kendini kendisi hakkında belli yalanlara ikna eder? İnsan kendiyle barışık yaşamak isteyen canlı. İç aleminde barışın çökmesini istemez. İçinde savaşa dayanamaz. O yüzden kendine söylediği yalanla dengede kalır.

Hiç kimse kendine ben çirkinim demez. Beceriksizim de demez. Aklım kıt da demez. Dememelidir. İçsel Tutarlılığını bozmamalıdır. Benlik ve Kimlik, iç tutarlılık eseridir ve kendimize söylediğimiz yalanlarla biçimlenir. Bu manada en büyük yalanımız Egomuzdur.

Kişi yalan söylemeye devam etmekle; kendine dönük sevgi ve ilgiyi arttırabileceğini; kendine karşı zorlama, baskı, tehlike ve aykırılıkları azaltabileceğini düşünür. Bunların yalanla oluştuğunu gördükçe de yalan işini abartır.

Yalanda Ustalaşan insan; karakter ve kişilik bozulması yaşadığını da görmez artık. Kişilik ve karakter haline dönüşmüş yalan; insanın ruhsal dünyası ve insani değerler adına çok büyük bir yıkım ve kayıptır.

Hakikate ulaşmanın insana zor gelişi; öncelikle kendine söylediği yalanlarla yüzleşme deneyimi gerektirmesindendir. Hakikate erme; kendine söylediği yalanlardan kurtulma, iç barışını bozma, zihnin istediği tutarlılığa karşı çıkma, içsel uyumu yıkma demektir. Kolay mı?

İnsan hakikate erme yolları konusunda da yalancılığı bırakmamış; hayali alemler, mertebeler, kavramlar, basamaklar, menziller üretmiştir. Aman kendime dokunmayayım da bilerek, öğrenerek gerçeğe ereyim, arzusudur bu. Kendi yalan dünyasını yıkmadan gerçeğe yol almak? Alınır mı?!..

Alınır tabii. Mertebe de elde edersin, övgü de alırsın, bilginle ve düşüncenle kitleleri etkiler, sözlerinle onbinleri büyülersin. Ya kendin? Ya içten içe kendine söylediğini bildiğin yalanların? Onlar öylece dururken hakikate ermek? Bir daha mı düşünsek şu hakikat işini?

BOŞLUK TAMAMLAYAN BEYİN VE YALAN

İnsan işine geldiği noktada yalan söylemekten çekinmeyen varlıktır. Esas olan yalan söylememektir. Vakıa, hayat yalanlar ve yalancılarla doludur. O halde bize düşen sadece yalan söylememek değil, bize söylenen yalanı da deşifre edecek donanıma sahip olmaktır.

Kandırılanlar, aldatılanlar genellikle kendilerini iyi niyet ve kalbin temiz olması ile savunurlar. Oysa insana düşen böylesi bir acziyet savunması değil, yalanı çözümleme becerisidir. Biraz tuhaf gelecek ama yalanı deşifre; en az yalancı kadar yalan mekaniği bilmek gerektirir.

O halde Evrenin Kalbi (sav) in “Ne zulmediniz ne de zulme uğramanıza müsaade ediniz” Hadisi çerçevesinde sadece yalan söylememek yetmez. Biz, bize söylenen yalanları da deşifre edebilecek donanımı elde etmek, oyuna gelmemek zorundayız. İyi Niyet, kandırılmanın mazereti olamaz!

Yalan olmasaydı hiçbir sanat olmazdı. Düşünün; edebiyat ve sinema külliyatı yalan; kurgu eseridir. İşin daha ilginci yalan söyleyen kişilerle yazarlar ve senaristlerin beyninde aynı yer çalışmaktadır. Yalanın üretildiği yer ile sanatsal kurgunun üretildiği beyin bölümü aynıdır!

Beynin “boşluk tamamlama” özelliğini biliyor musunuz? Beyin, eksik resmi kendine göre tamamlar. Sinema bunun üzerine kuruludur. Bir ev gösterilir dışarıdan. Sonra bir odada film akar. Biz dışını gördüğümüz evle içi aynı diye inanırız. Oysa değildir. Beyin boşluk tamamlamıştır.

Bir adamla bilinmeyen bir kadın bir yan yana görülmüşse görenlerin beyni boşluğu hemen aşk ilişkisi diye tamamlar. Beyin boşluk sevmediği için aşk ilişkisi, gayri meşru ilişki diye etiketi vurur. Belki de olay hiç de öyle değildir.

Beynin boşluk doldurma özelliğine İslami literatürde ZAN adı verilir. İnsan, boşluk hissettiği yerleri zanla doldurur. O bana yan baktı, demek ki beni sevmiyor. O bana gülümsedi, demek ki bana vurulmak üzere. O bugün ters davrandı, demek ki aleyhime planı var. Hepsi zandır.

Ey inananlar, zandan çok sakının! Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun…. …. (Hücurat-12)

Zan; insanın kendi kendisine yalan söylemesidir. Zanlar çoğaltılır ve dış dünyaya yayılırsa iftira, bühtan, kötüleme, aşağılama boyutlarına kadar varır. Toplumsal kırgınlıkların, zıtlaşma ve çekişmelerin altında da beynin kendine yalan söylemesi; zanlar vardır. Çare var mı?

Zannın önüne geçmenin çaresi İslami kültürde HÜSNÜ ZAN olarak ifade edilir. Yani madem ki beynin rahat durmayıp boşluk tamamlıyor, bari bunu iyi niyete dönüştür! Gördüğün kötü de olsa iyiye yor! İçenleri gören genç hocasına rakı çekiyorlar demiş. Hoca; ayrandır o, ayran demiş!

Bu Hüsnüzan sahnesinde hoca bile bile lades mi dedi? İşlenen harama göz mü yumdu? Hayır. Ya ne yaptı? Talebesini zanna düşme günahından korudu. Birileri hakkında gıybetin önünü kesti. Kendinin de zanna alet edilmesine mani oldu. Hüsnüzannın mantığı işte budur.

Yalan ne kadar kötü ise yaşanan şu hayatta “Doğrucu Davut” kesilmek de o kadar kötüdür. Hayata tutunamayan, dışlanan, ezilenlere bir bakınız! Yalana, yanlışa tahammül gösterememenin farklı bir bedelini öder onlar. Hayatın doğal yalanları karşısında alınacak tavır mühimdir.

Hepimiz konuşurken, yazarken, anlatırken bir miktar abartmaz mıyız? Abartma az da olsa gerçeği süslemek, cazip kılmak amacı ile yalan söylemek, gerçeği çarpıtmak değil midir? Bunu hemen herkes yapıyorsa yalanlar karşısında insan esnek ve gerçekçi bir tutum geliştirmeli değil mi?

“Yalan söylemek; gerçek hayatın katlanılmaz sıkıcılığından kurtulmak için hoş bir kaçış yoludur” demiş ünlü yazar Oscar Wilde. Yalanı meşru mu göstermiş, yoksa yalana dair iyi bir durum ve hayat tespiti mi yapmış?

Hayatın gerçeklerinden kaçmak adına, stresi alt etmek adına Hayal kurmaz mıyız? Hayal kurmayan insan var mıdır? Her kurulan hayal insanın kendine söylediği bir yalan ve kendi kendini kandırması değil midir? Kurmayalım mı o vakit?

Yalanı bıçak gibi değerlendirmek herhalde gerçeğe daha uygun olur. Bıçakla adam da öldürülür, ekmek doğranıp yemek de yapılır, bir yaraya neşter olarak kullanıp deva da verilebilir.

HAYVANİYET MERTEBESİ

Hayvan, Zulmetmez!
Hayvan, ihtiyaç fazlasına tamah etmez!
Hayvan, trip atmaz!
Hayvan, laf sokmaz!
Hayvan, dedikodu ve iftira etmez!
Hayvan, bulursa şükreder kendince;
bulamazsa isyan etmez,
gayret eder kendince!
Hayvaniyet; yüksek mertebe!
İnsan ömrü Hayvaniyete ermeye yeter mi?

Foto; Sürüdeki koyunları korumak için kurtlarla boğuşup yaralanan çoban köpeğine koyunun merhamet ve sevgi gösterisi.

HAYAT ADLI TEZGAH

Hayat; insanların gözlerinde gördüklerimizdir.
Hayat; onların görüp geçirdikleridir.
Gizlemeye çalışsalar da
bilmezden gelseler de
saklayamadıkları;
gözlerine yansımaktan alıkoyamadıklarıdır.

Yüz yüze gelmiş beş kişi düşünün
Beş görmüş geçirmiş yüz
Ve her yüzde bir şeylerin bilgisi
Tuhaf, nasıl da saklamaya çalışıyorlar bildiklerini

Bu yüzlerin hepsinde ağzı sıkılık kol geziyor
Dudaklar kapalı, gözler mühürlü,
her biri bildiğini ele vermeme telaşında
Kimi sigara içiyor, kimi sımsıkı yummuş dudaklarını,
kimi maişet hesabına dair karalama yapıyor.
Hiçbir şey yapmadan izleyen?

Beşincisi, hayatı izleyeni bir kadın
Vah benim zavallı kadınım
Sen bu oyunu oynayadur,
hepimiz adına yap bunu
sakın sezdirme çileni!
İçimden geçenleri duymuş gibi
bir aralık bana baktı ve yine daldı izlemeye.

Hepimiz aslında her şeyi biliyoruz da
aslında bilmiyormuş gibi yapıyoruz.
Yaşamak; biraz da bildiği halde,
herkesin bildiğini de bildiği halde
bilmiyormuş gibi yapabilme kabiliyeti değil mi?

Gazeteme daldım derinlemesine
Bilmiyormuş, görmüyormuş,
umursamıyormuş gibi yaparak.
Göz göze geldiğimde o kadınla,
gazete katlanmalı, yaşama dönülmeli
ve yaşam izlenmeliydi.
Onunla göz göze gelmek?

Hayatı öylece izleyenin gözleriyle göz göze gelmek;
insanın kendi gözlerinde sakladığının açıkça yüzüne vurulmasıydı belki de…

Ben gözlerimi yaşamın ta kendisine diktiğimden
diğer yolcuların bir bir inip gittiklerini,
okuyan adamı saymazsak
tümüyle yalnız kaldığımızı
fark etmemiştim.
Yanımdaki kadın,
hayatı izleyen kadın,
oradan buradan konuşmaya,
acılarını, dertlerini anlatmaya başlamıştı.

İki de bir de camdan bakıyor,
kah otlayan bir ineğe,
kah geçen ağaçlara çok önem veriyormuş gibi göndermeler yapıyordu.
Derdi, amacı bu olmasa da.

Konuştu, konuştu, arada bir koluyla buğulanan camı sildi ve uykuya daldı.
Rahatlamıştı.
Çünkü içindeki tüm zehri bana geçirmişti.

Dertleşirken öyle yapmaz mıyız hepimiz?

Ben köşeme dönüp gözlerime perde çektim
Yollara, yamaçlara, kışa bakarak bir perde
O rahatlamıştı.
Zehir bendeydi artık.
Ben de yollara bakarak atacaktım o zehri.

Camdaki lekeyi, elbisedekini çıkarabilir insan.
Ya işlediği suçu kendi bilincinden çıkarmak?
İstemsiz yaptığı, vicdanını yaralayan,
kabini karartan, hayatını alt üst eden hatayı;
camdaki leke kadar kolayca silip
atabilir mi omuzlarından,
sırtından, kollarının arasından?

Bir tezgah açılmış hayat diye insanlar önüne
Rengarenk, cıvıl cıvıl, ışıltılı suçlar…
Pazar kalabalığı gibi üşüşüyor insanlar
hayat tezgahına
ve bir bir seçiyorlar kendilerine uyan suçu…

Ve bir rahip bekliyor kilise kapısında
Gelsinler, suçlarından arınsınlar diye insanlar
Sahi bir nokta, o çekim noktasına varınca
arınıyor mu insanlar?
Düşüyor mu suçlar?
İçlerinden de düşüyor mu sahi?

İnsan yüzü; en ayrıntılı sayfalardan
en ince çizimlerden
en derin resimlerden
daha anlamlı
kim bilir neler saklıyor içinde?

Görebilirseniz, her insanın
gözünde bir çatlak
yüzünde bir vadi vardır
onu o yapan olayları, sırları saklayan…

Atmaca tepeler üstünde süzülüyor
bazen havada asılı, bazen yerin kuytularında
ama çoğunlukla yukarıda

Atmaca öylece seyreder yaşamı yukarıdan
kimse görmez, aldırmaz, kimse ona bakmazken
Yükseklerden seyreder
Yaşamın amacı biraz da yükselmek;
herkesi her şeyi sessizce izlemek…

Başkalarının gözleri hapishanelerimiz
düşünceleri parmaklıklarımızdır
Üstümüzde hava
aşağımızda hava
Ve Ay
Ve Ölümsüzlük
*

Karaladıklarım; kalemiyle dünyanın gönlüne dokunan VirginiaWoolf tan ilhamla yazıldı. O şimdi 139 yaşında. Rahmet, minnet, şükranla anıyorum.

UMUTSUZLUK ÇOK MU KÖTÜ?

Umutsuzluk evrenseldir. İnsan sonlu varlık anlayışından sonsuz varlık olduğu gerçeğine umutsuzluk eşiğinden geçerek ulaşır. Sonlulukla sonsuzluk arasına sıkışan insan kendi oluşunu, olgunluğu umutsuzluk gerçeğini yaşayarak bulur…

“Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen ilişkinin bir sonucudur.” Bu manada psikiyatri; umutsuzluğa düşene depresyon, anksiyete, stres teşhisi koymak ve sonra da bunu kimyasalla tedaviye kalkışmakla en büyük hatayı yapmaktadır.

Umutsuzluk; bir anlamda kişinin ölmeden evvel ölme eşiğine gelmesidir. Hazmedebilen, ölüm eşiğinin ötesine geçerek “Kendi Olma” ve “Olgunlaşma Kudreti” elde eder. Umutsuzluğa stres diyenler; her hastalığı buna bağlayanlar; insanların kendini dönüştürmesinin önüne geçmektedirler.

Umutsuzluğa düşmek; sonlu varlık insanın, sonsuzluk gerçeğini kendi içinde bulmasıdır. Yaşadığı şok ve sıkıntı budur.
İnsan, kendi sonluluğunda sonsuzu bulamaz.
Bu yüzden intiharlar, isyanlar ve batağa sürüklenmeler doğmaktadır.
O halde ne yapmalı insan?

İnsan; sadece sonlu- beşeri kapasitesi ile mantık yürütme ve akletme çabası ile değil, aklın ve mantığın kavrayamayacağı alanlar ve oluşumlar olduğu gerçeğini de kabul ederek yürümelidir. Ancak o zaman arayışını sağlıklı düzleme oturtabilir; sapma, isyan ve intihardan kurtulur.

İnanç, iman ve insanı aşan ilahi sistem varlığının kabulü ile insan içindeki sonsuzu kavrar. Bunlara kapalı bir kavrama çabası başlı başına yıkım, sarsıntı ve sapmadır. İlahi olana sırt çevirerek sonsuzluk kavranamaz!..

İlahi olanı kabul; aklı, mantığı aşanları kabuldür.
Aklın absürt, gerçek üstü, hayalî dediklerini kabul ve sindirmek!
Sonsuza açık ruhla, sonlu bedenselliğin bütünlüğü ancak böyle dengeye getirilir.
Denge arayışında mısın?
O halde korkma,
Umutsuzluğunu sev, çok sev kardeşim…

İKİ TİP UMUTSUZLUK

İki tip umutsuzluk vardır;
1- Salt Beşeri kapasitesi ile işleyen aşkın sistemi kavrama çabasından doğan umutsuzluk.
2- Beşeri Kapasitesini aşan bir sistem olduğu gerçeğini kabulle bunu kavramaya çalışmadan doğan umutsuzluk.
İki umutsuzluk arasında derin, keskin farklar vardır.

Birinci tip umutsuzluk, bütün gerçekliği beşeriyetine vermiş,
onunla her şeyi halledebileceğini düşünmüş,
olmayacağını görüp açmaza düşünce de isyanı, içine gömülmeyi,
hezeyan ve intihara sürüklenen umutsuzluktur!
Neden bunaldı?
Evrene nispetle insan varlığı; tüm vücuda nispetle bir hücre bile değilken;
hücreliğiyle vücudu, bireyselliği ile evrensel sistemi kavramaya kalkıştı.
Mümkün müdür? Elbette değil.
Mümkün olmayacağını görünce de iman adlı üst levela geçemedi,
kendi kendini helak etti…

İkinci tip umutsuzluk; yani beşeri kapasitesini aşan sistem gerçeğini görenin umutsuzluğu; kutlu, verimli, üretken, estetik, sanatsal ve düşünsel özgün meyveleri olan umutsuzluktur. Onun çabası adeta ibadettir. O, mevcut umutsuzluğunun sonsuzluk eşiği olduğunu sezmiştir…

İkisi arasındaki farkı çarpıcı, uç iki örnekle söylersek biraz daha anlaşılacaktır.
“Ben hüzün nebisiyim” buyurur Evrenin Kalbi.
Diğer tarafta da birileri “Acıların Çocuğu”, “Dertlerin Kadını” olmakla hüznü içselleştirir.
İki hüzün bir mi? İki içselleştirme aynı mı? Asla!…

Hangi umutsuzluk avantaj, hangisi dezavantaj? Beşeriyeti, egosunu her şey zannedenin umutsuzluğu dezavantaj, azap ve esfeli safiline indirici;Beşeriyetini İlahi olana açık seyretmekten doğan umutsuzluk; avantaj, ileri aşamada aydınlanma, huzur ve ahseni takvime yükselticidir.

Umutsuzluk; ölümcül hastalıktır. Ölümcül hastalık; kendisinden sonraya hiçbir şey bırakmadan ucu ölüme çıkan süreçtir. Bu manada umutsuzluk; kendisinden başka her şeyden insanı vazgeçirerek ölüme taşır. Ölmeden evvel ölmek tabir edilen uyanış süreci de umutsuzlukla hızlanır…

Bütün tuttuğunuz dallar elinize gelmiş, bütün güvendiğiniz dağlara kar yağmış, bütün beklentileriniz boşa çıkmışsa umutsuzluk denen o ölümcül hastalık başlar. Adım adım ilerlersiniz hiç olduğunuzu fark etmeye. An be an yaklaşırsınız ölmeden evvel ölmek denen fark ediş sürecine…

Umutsuzluk; şimdiye kadar “Ben” diye tanımladığı değerler toplamının iflasını apaçık seyretmektir insan için. İnsanlardan, hayattan, var oluştan yana beklentilerin boşa çıkmasını çaresizlik içinde izlemektir. Bir anlamda kişinin kendi beninin eriyişini izlemeye başlamasıdır.

Bu eriyiş ve tükenişi izleyen iki tavırdan birini seçer.
1- Ben bittim, yok oluyorum, tükeniyorum.
Kendi varlığını sanal benliği zanneden umutsuzluğu böyle anlayacak,
derin bunalımlara düşecek ve belki de hayatına kendi elleriyle son vermeye teşebbüs edecektir…

Bu eriyişi seyirde 2. tavrın adı yine birincisi gibi ben bittim seyridir. Ben bittim, yani ben gömüldüm, saklandım, örtüldüm, sırlandım; ben bir bitki gibi yeniden bitiyorum. Yeşeriyor, filizleniyor, yeniden doğuyorum. Ben kabuğumdan sıyrılıp çıkıyorum…

İnsanlardan gördüğünüz nankörlükler çok mu ağır?
Yıkılan hayallerinize yanar mısınız?
Bir ömür koşup da ulaşamadığınız sizden kaçan hedefler ufukta kayboldu mu?
Umutsuzluğun öldürücü -pardon- yeniden diriltici mesajı size ulaşmış demek!
Görebilirseniz!

Eriyen, tükenen, yok olan sanal benliğinizdir.
Gerçek Benliğinizin yok olması zaten muhal çünkü o ebedidir.
Onun için yokluk hayal bile edilemez.
Öyleyse umutsuzluğa düşenin çektiği sancı bir tükeniş sancısı mı yoksa bir doğum sancısı mı?

Ben bu yere tırnaklarımla kazıyarak geldim.
Onun üzerine titredim, verdiğim emeği kimseye vermedim.
Onu sevdiğim kadar kimseyi sevmedim, kimselere değer vermedim.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Bunlar kaybettikleri anda azap çekecek; umutsuzluğu yok oluş sanacakların sözleri.

Taziyeye gelenlere hanımın düğününe hoş geldiniz diyordu 80 lik hacı amca.
Bir zamanların patronu iflas etmiş, ücretli işe girmişti.
Zor olmalı dediler. Veren O Alan O, ister patron eyler ister işçi, bize söz düşmez dedi.
Bunlar da umutsuzluluktaki dirilişi görenlerin sözleri.

Ellerimle büyüttüğüm
Solar iken dirilttiğim
Çiçeğimi kopardın sen
Ellere verdin
(Barış Manço)

Büyüt, solarken canlandır, ellere versinler.
Dayanılır gibi değil? Çok acı?
Beninden ayırıp Gerçek Bene iade etmek istemişler.
Umutsuzluk eşiğinden Ölümsüzlüğe geçirmek istemişler.

Sezar’ın üstüne çullanmışlardı.
Öldürmek üzere gelen bir sürü adam.
Son anda gözleri üvey oğlu Brütüs’ü gördü.
“Sen de mi Brütüs?” dedi.
Elleriyle büyütmüş, yetiştirmişti.
Sezar, büyük kral diye mi dillerde hala?
Yoksa “Sen de mi Brütüs” şoku mu onu ebedileştirdi?

Evet, umutsuzluk ölümcül hastalık. Kimini rezil ve sefil ederek öldürür.
Kimini de sırlayarak, dış dünyada yok alemler içre var ederek
ölmeden evvel ölmeyi yaşatır.
Evren bakışın biçimini alan boşluksa
bakışınıza göre umutsuzluk ya felaketiniz ya selametiniz.
Bakışınıza göre!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir