Değiniler- 219

Değiniler- 219

HAYAL HAZİNESİ

Hayalini mevcut gerçekliğin dar alanından kurtarabilenler; er ya da geç mevcut gerçekliği de değiştireceklerdir. Yaşanan koşullar sebebiyle hayal kurmayı kendine haram edenler; sınırsız- sonsuz potansiyelden kendilerine akacak olana da sırt dönmüş, kapıları kilitlemişlerdir.

Hayal; insanın sonsuz- sınırsıza açık biricik motor kuvvesidir. İleri sıçrayanlar hayallerini algılarıyla sınırlamadıkları için öne geçmiş; geri kalanlar hayallerini algılarıyla sınırladıkları için oldukları yere çivilenmişlerdir.

“Müminin Niyeti Amelinden Hayırlıdır” buyurdu Hz. Muhammed (sav) Niyet? Hayal, yani henüz açığa, fiile çıkmamış olan, düşünce, fikir… Amel? Fiil, yani açığa çıkmış olan, görülen, eylem… Niyet üstün!.. Uyan da aşağılama hayali! Gerçekçilik adına fiile kurban etme niyetlerini!

“Ameller Niyete Göredir” de buyurdu biliyorsun. “Gerçeklik; realite hayale göre biçimlenir” diye de anla sen bunu. Ve sakın, ama sakın vazgeçme hayal kurmaktan, hayal fidesini dua ve niyetle sulamaktan…

Mucizeler; harikuladelikler; beklenmeyen ve olağanüstü lütuflar ve ikramlara mazhar olanlar; Allah’ın yaratım zenginliğini kendi oluşum anlayışına hapsetmeyenlerdir. Onlar; olmazların olabilirliğine, değişmezlerin değişebilirliğine yönelik inançlarını hiç bozmayanlardır…

Hayalin zevkine eren; hayalinin ne zaman nasıl ne şekilde gerçekleşeceği düşüncesinden de çıkmıştır. O zevki alan; hayal edebilmenin kendisinin nimet olduğunu fark etmiştir. Ne diyordu Rumi? Kardeş sen dua et, sana düşen budur. Kabul olmuş olmamış bundan sana ne!

Dua; Niyet ve İman… Sabır, Tevekkül, Teslimiyet.. Hepsi de Hayal kuvvemizle alakalı kavramlardır biliyor musun? Manevi Sermayesinde bu kavramlar olan insan çöküntüye düşecek öyle mi? Karamsar ve kötümser olacak öyle mi? Yapma! Hayalini Hazine Bilenlere Selam olsun…


DUMAN VE BUHAR

Duman ve Buhar, yer çekimine tâbi değildir. Bu ikisi göklere, yücelere ve alışılanın ötesine geçmek üzere çekim etkilerine sessizce meydan okuyarak yükselir ve erişilmezler ikliminde yerdekilerin gözlerinden kaybolurlar.

Yananlar; gönüllerinin emrince feda olup sevda ateşinde kül olanlar ve hayatın yaşattığı sınavlarla kalıpları kırılan; hakikat ve aydınlık güneşinde buz misali erime iradesi gösterenler de zihnin, bedensellik ve alışılmış değerlerin sınırlayıcı, boğucu çekiminden kurtulmuşlardır.

Sen şimdilerde yakın çevren, sevdiklerin, ilişkide oldukların nazarında hafife alınmak, yok sayılmak, itibara alınmamak, hesaba katılmamak gibi hüzünlü hisler mi taşıyorsun? Hafiflediğini, latifleştiğini ve bile isteye onların gözlerinden kaybolduğunu niye görmek istemiyorsun?

Dumanı kim itibara alır ki? İçerisi duman dolsa bunalır, öksürür, zehirlenme kaygısıyla kapı pencere açar insanlar. Buharı, yakıcı buharı kim içine çeker? Buharı da ilk fırsatta dışarı atmıyor mu insanlar çeşitli iklimlendirme araçları ile? Beni aralarına almıyorlar mı dedin?

Garip, tuhaf, deli dolu, düzen- dikiş tutmaz karakter, uyumsuz, başıboş vb. kalabalıkların yerleşik kavramları mı incitti seni? Hiç umurun olmasın! Duman ve Buhar yer çekimine tâbî değildir. Latif, naif ve hafiftirler. Ağır Abi, Olgun Abla kaydından çıkanlara selam olsun.

BÖYLE BUYURDU JEAN JACQUES ROUSSEAU

Kalbim mutsuzluk ateşinde arındı. Mutsuzluk; hiç şüphesiz en büyük öğretmendir. Ancak bu öğretmen, dersini pek pahalıya satar. Ve getirdiği yarar götürdüğü, tükettiği, harcattıkları yanında pek azdır.

Taşıdığım tedirginlikler ve Adaletsizliğe katlanmayışımdan doğan Hezeyanlara düştüm. Bu yüzden yanlış üstüne yanlış, budalalık üstüne budalalık yaptım. Tedbirsizliğimden dolayı kaderimi avucuna alan düşmanlarıma, yazgımı geri dönüşsüz biçimde çizecekleri silahlar verdim!..

Kişiler ölür ama Toplumlar ölmez! Bu yüzden zalimler, kötüler ölse de düşmanlıklar, nefretler, öfkeler her an diri olan kötü bir ruh gibi baki kalır. Ve nesilden nesile kutsal bir miras gibi devredilirler…

Gerçek Mutluluk kaynağının bizde olduğunu, mutlu olmayı bilen ve buna azmedeni mutsuz etmenin imkânsız olduğunu, buna insanların hiç bir şekilde güç yetiremeyeceğini yaşayarak öğrendim.

Yalnız başıma kaldığım anlar ve yalnız başına çıktığım gözlemler bana öğretti ki şimdiye dek insanların kötülüğünün ürünü saydığım olaylarda insan aklının ötesinde tanrısal bir sır olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

İnsanlar, Yaratılışa dair gerçekleri araştırıyor, öğreniyorlar. Kendilerini Tanımak için mi? Kesinlikle hayır! Bilgiç bilgiç etraflarına sözler üretebilmek için! Bense öğrenmeyi başkalarına öğretmek için değil kendimi bilmek için istedim her zaman.

Geldiğim noktada, beni mutsuz etmek için dışlayarak yalnızlığa itenlerin benim mutluluğuma benden çok yardım ettiklerini anladım. Yıkımımda bana güç veren; masumiyetimdir. Teselliyi, umudu ve sükûneti sadece kendimde bulduğum için ölene dek Yalnızım…

İnsanın dünyadan yanında götürebileceği ve ölümün dahi değerini düşüremeyeceği servet;
– Sabır
– Ilımlılık
– Teslimiyet
– Doğruya Yönelme
– Taraf Tutmayan Adalettir.

ŞIKLARDAN HANGİSİ DOĞRU?

İnsan, görünme ve kendini göstermeye sevdalıdır. Görünmek, kendimizi göstermek için normalin dışına çıkmak isteriz. Düşündünüz mü oturaklı bir hanım neden gider de serseri tipe vurulur? Ciddi bir adam uçuk bir kadına neden çekilir? Altında normali aşarak görünme arzumuz vardır…

Normal kalıplarına göre yaşayan insan toplum tarafından görülmez de övülmez de. O sıradanlar arasındadır. İyi İnsan derler o kadar. Kendini göstererek “Ben sizden farklıyım”ı çevreye hissettirebilmek macera ister. Bu yüzden her insanın içinde az ya da çok macera isteği bulunur.

Normal ve Anormal yer-zamana göre de değişiklik gösterir. Köye göre normal olan kente göre anormal; köye göre anormal olan kente göre normaldir. Bir asır önce tehlikeli olan bugün kabul görür; bugün kabul gören belki bir asır sonra tehlikeli addedilir. Ölçü ne olmalı o vakit?

İnsan çevresine adapte olmak, kendini güvende hissetmek istiyorsa yaşam ortamının normallerine saygılı, anormal bulduklarına uzak olmalıdır. Yok eğer insan adapte- uyum benim için önemli değil, kendimi yaşarım diyorsa kendi normalllerine göre yaşayabilir. Bedelini ödeyebilecekse!

Sadece sizin doğruluğuna inandığınız bir gerçeği yaşarsanız toplum sizi sırf bu yüzden linç edebilir. Ancak toplumun inandığı konuda birilerini linç ederseniz alkışlanabilir, kahraman bile ilan edilebilirsiniz. Atom bombası atan, Amerika’ya göre kahraman; Japonya’ya göre canidir.

Çocukluğumuzdan itibaren normal- anormal kalıplarıyla düşünmeye koşullandırılırız; eğitim, gelenek, medeniyet, insani değerler adına. Toplum; uyumlu bireyler yetiştirmek için bunu yapar. Ama bu insanda neyi öldürür, yok eder? Yaratacılığı, keşif gücünü ve farklı olma cesaretini!

Çocukları, şıklardan hangisi doğru diye sorulan sorulardan oluşan sınavlara sokarız. Şıkları kim, neye göre hazırladı? Doğru şık kimin neyin doğrusu? Hayat, sınavlardan geçilerek kazanılıyorsa bunları sorma hakkınız yoktur! Böylesi bir hayat sorgulamanın öldürüldüğü bir hayattır.

Neden bazı bilim insanları, düşünürler eğitim dönemlerini, okul yıllarını kayıp zaman saymışlardır? Einstein ne diyor; “Eğitim; okulda öğrendiklerinizi unuttuktan sonra aklınızda kalanlarla başlar.” Bir diğer filozof; “Eğitimim okulla kesintiye uğradı” diyebilmiştir. Neden?!.

Normal- Anormal yaklaşımı çerçevesinde Tanımlar üretiriz. Her tanım öteki-beriki; dost-düşman, bizden-yabancı vb kalıp bakışlar getirir. Normal-Anormal eksenli tanımlarla düşündüğünüz ve yaşadığınız sürece yaratıcı potansiyelinizi açığa çıkaramaz, kendinizi gerçekleştiremezsiniz.

Normal; arkasına çoğunluk veya otorite gücünü aldığı için normaldir. Anormal; arkasına çoğunluğu alamadığı veya otoriter güce ters kaldığı için anormaldir. Hele bir dikkat edin, normal ve anormallerimizde hep bu yok mu? O halde, doğru kabullerimiz güce ve çokluğa yaslanmıyor mu?

Normaller zamanla, hızla değişir. “Bizim zamanımızda” diye başlayan anlatım; aslında sizin normalinize uyumlanamadım itirafıdır. “Eskiden böyle miydi ne ahlak kaldı ne namus” diye sızlanan neyin derdinde? Ahlak mı? Hayır. O da uyum sancısını maneviyatla örtmek istemektedir.

Normale uyumlanmak; sıradanlık, körelmek ve potansiyelini açamadan yaşamaksa.
Normalden uzaklaşmak; bir dizi toplum- çevre tepkisini üstüne çekmekse.
İnsan, neyi nasıl yaşamalı?
“Fincancı katırlarını ürkütmemek” mi diyordu Nasreddin Hoca?
Sessizce akıp gitmek de mümkün!

NORMAL, ANORMAL VE SESSİZ DEVRİMCİ

Normal İnsan tanımlanırken iki şey öne çıkar;
1- Yaşamsal işlevlerini sürdürmeye güç yetirmek
2- Toplumsal Uyum Göstermek
Bu ikisi; yani yaşama azmi ve toplumsal uyum normalliğin genel geçer ölçüsüdür.
Normalliğin birinci ölçüsü bireysel kudret, ikincisi toplumsal uyumdur.

Bu iki ana ölçü doğrultusunda insan hem kendini yaşama hem de çevresel uyumu bozmama kurallarına uyarak nasıl bir yaşam anlayışı benimseyebilir? Bu ikisi çatıştığında hem kendine hem çevreye zarar vermeden nasıl ilerleyecektir? Belki de çoğu insanın sıkıp kaldığı yer de burası.

“Mümin; elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu kişidir” ve “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır” buyuran Hz. Muhammed (sav) toplumsal uyumun ana ölçülerini vermiştir. Bu uyumla birlikte bireysel inanç ve kudreti elde tutmak, o nasıl olacak peki?!..

“Üzülmeyiniz, gevşemeyiniz; inanıyorsanız mutlaka en üstün gelecek olan sizsiniz” ayeti sadece Müslüman İnancına sahip olmak olarak anlaşılıyor. Oysa ayet bununla birlikte kuvvetli inancın, özgüvene dayalı eminliğin ve kudretli duruşun da ifadesidir. Ki bize göre azmi ifade eder.
Üzülmemek; içsel dünyasında bir şeylere hüzünlenip, kahırlanmayacak, kaygı duymayacak kadar Rabbine; bir anlamda özündeki yüce kuvvete sarılmak, sadık kalmak! Gevşememek; işler ne şekil alırsa alsın sarsılmamak ve olumlu, pozitif yaklaşımla ümidi canlı tutmak! Ya İnanmak?

İnanmak; doğruluğuna inandığı ilke ve değerlerden vazgeçmemek. Hiçbir koşulda pes etmemek. Hayat; inancına sadık tek kişinin inancı gevşek binlercesini dize getirmesi ve onlara galip gelmesi örnekleri ile doludur. Her neye inanırsa inansın; inancına sadık olanı kimse durduramaz.

“İnandığım gibi yaşamak istiyorum ama çevresel etkiler beni zorluyor, mecburen tavizler veriyorum.” Hayır, sen kendini kandırıyorsun. Sen inandığından emin değilsin. Emin olsan, hiçbir baskı ve aykırı tutum seni etkileyemezdi. Çünkü inanan; mutlaka üstün gelir.

“İnancımı yaşamak istediğimde toplumsal çevre aşırı tepki koyuyor. Düzeni sarsmamak, insanları üzmemek lazım. O halde hem uyumu koruyup hem inancıma nasıl sadık kalacağım?” Bu soruda da bir kayıtlılık söz konusu. Farkında mısın inancımı yaşarsam tepki alırım tedirginliğin var!..

İnancımı yaşarsam tepki alırım korkusu da şöylesi bir kayıttan doğar; Etki koymalı, Tavır almalıyım diye düşünüyorsun. Bense sana farklı bir şey önereceğim. “Sessiz Devrimci” olmak diye bir şey duydun mu? Sessiz, sakin ve etkisiz görünerek etkili olmak! Nasıl mı?

İşte insanların acele ettiği veya inanmak istemediği bu sessiz devrimcilik kavramı.
Etkisiz eleman görünerek etkin olmak!
Tavırsız tavır koymak!
Zorlamadan dönüştürmek!
Söylemeden ifade etmek!
Eylemeden eylemek!
İşbirliği yaparak karşıtlığı canlı tutmak!
Kafa karıştırıcı mı?

Kafa karıştırıcı değil. Egolara ağır geldiği için imkânsız görünüyor. Bizim Yunus’tan yardım istiyorum. O mübarek sessiz devrimciliği şöyle anlatıyor:
Dilsizler haberini Kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası

Dilsizler haber salıyor, kulaksızlar dinliyor….
Dilsiz, kulaksız sözü ancak gönül sahipleri anlıyor…
Normal- Anormal kavramları ve bireysel hedeflerle toplumsal uyum arasında sıkışmışlığın en yalın ve en kolay çaresi Sessiz Devrimciliktir.
Anlayan ve İnananlara selam olsun…

There is 1 comment for this article

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir