Değiniler- 220

Değiniler- 220

AYRANI YOK İÇMEYE

İnsan, yaşam ve onun anlamı üzerine düşünce, görüş, tespit ve hipotezler ileri sürerken farkında olmadan yaşamayı kaçıran… Bu süreçte hayata maruz kaldığı, ölüm gerçeğine karşı çaresiz olduğu, şartların altında ezildiği kabulüyle kendine acıma ve acındırmayı çok seven insan…

Öleceğini bilen tek canlı olduğunu düşünür insan. Oysa hastalanan hayvan, çürümeye yüz tutan bitki de öleceğini bilir, çaresiz akışı kabul eder. İnsan yaşama karşı dik durmak için iki kabul seçer; 1- Varlığın en üstünü benim 2- Yaşamın kurbanı benim Ya kurban, ya hükümran!..

Doğru yaklaşımlar mıdır bunlar? Gerçekten mahlûkatın en şereflisi miyiz? Evrenin bulunmaz Hint Kumaşı biz miyiz? Bütün mahlûkatın üstünde miyiz? Kendini üstün görerek yaşama tutunmak? Gurur ve Kibirde yaşam enerjisi bulmak öyle mi? Bu mudur?

Kendini kurban görmek? Şartlar ağır, hayat zor, ötekiler zalim- duyarsız, karın doyurmak güç mesele. Bu da kendini ayaklar altına vererek yaşama tutunmak! Ya en üstün, ya en ezik olmakla varlığını korumak? Sıradanım, ben de her varlık gibiyim demek niye işine gelmez insanın?

Hangi anne babadan, nerede, hangi koşullarda, hangi cinsiyetle doğacağını seçemeyen; dilini, dinini, milliyetini, memleketini kendi belirleyemeyen insan evrenin özü olmak iddiasında bulunuyor. Ve sonra evrenin gizemlerini çözme derdine düşüyor. Size de garip gelmiyor mu?

“Ölüm sonrası sevdiklerimle buluşabilecek miyim”e kafa yorduğu kadar “Şu an kendim, sevdiklerim için nasıl daha güzel yaşarım”a kafa yormayan insan! Evrenin mayasını araştırmaya yoğunlaştığı kadar kendi mayasına eğilmeyen insan! Bu bir kaçış mı, arayış mı, bilinç savrulması mı?

Evren, dünya ve hayat sırlarına merak salanlar; gerçekten bir şeyleri çözmek için mi bunlara yoğunlaşıyor yoksa kendi benliklerinin sorumluluklarını almak ağır geldiği için zihinlerinde evren, dünya ve hayat sırrı diyerek topu taca mı çıkarıyorlar? Kaçışa Arayış anlamı yüklemek!

“Ayranı yok içmeye tahtırevanla gider ..çmaya” diye bir deyiş var Anadolu’da. Ne tuhaf şu insan. Kendi gerçeğiyle yüzleşmemek için sırlar, mertebeler, boyutlar, evren içre evrenler uyduran. Tatlı, süslü hayallerdense soğuk, yalın gerçeği tercih cesareti gösterenlere selam olsun

YAŞAMAYI KAÇIRMIŞLAR TOPLULUĞU

İnsan; normalden sapmış varlıktır. Uzak geçmişe gidersek insanın normal hali tarım devrimi öncesindeki halidir. Normal haliyle diğer hayvanlar gibi iç güdülerinin emrinde yaşayan; dürtülerinin götürdüğü yere giden insan; dil, din ve düşünce geliştirerek normalden uzaklaşır.

Ne gariptir ki insan; içinde olduğu ortam şartları, gözünün gördüklerinden çok düşüncelerine inanan; gerçeği düşündükleri üzerinden kavramayı kutsayan varlıktır. Gözünün önündekini olduğu gibi kavramak varken ona anlam giydirmiş, anlamlar üzerinden hayatı kavramaya kalkışmıştır.

İşte bu noktada insan, dürtülerine Arzu; düşünsel yönelişine Erdem adı verir. Düşünebiliyor musunuz arzu adıyla hissediş- dürtülerini aşağılar insan; düşünce, inanç adıyla soyut kavrayışlara üst değerler yükler. Sonuç? İnsanilik diye Kendine, Medeniyet diye Doğaya yabancılaşmak!

Gördüklerine değil düşündüklerine inanan; yaşamı olduğu gibi kabul yerine medeniyet kılıfıyla onu değiştirmeyi seçen varlıktır insan. Sürekli değerler icat eder. Aile, toplum, saygınlık, kardeşlik, vatan, millet der. Sürekli biçimde kendine, çevreye, mahlûkata anlam yükler…

Sürekli biçimde kendine, çevreye ve doğaya anlamlar yükleyen bir yapının normları- ölçüleri kalıcı ve değişmez olabilir mi? Olamamıştır. Dünya sürekli bir değişim ve yenilenme halindedir. Kavramlar yere, zamana, topluma ve hatta adamına, insanına göre ha bire değişir durmaksızın.

Reel, görünen, yaşanan üzerinden değil Din, Dil ve Düşünce üzerinden gerçeği kavrayan insan; kendi gerçeğinden sapmış insandır. Esas anormal olan budur. Kimse bunu söylemeye cesaret edemese de. Kelimelerle düşünüyor, Değerlerle inanıyor; fikirlerle yöneliyor, yönlendiriliyoruz.

Normal kabul edilen insan konuştuğu Dil tarafından tutsak edilmiştir. Dile göre düşünüyor; dile göre anlaşıyor, dile göre değer biçmiyor muyuz? Dil salt, objektif gerçek mi yoksa yöresel ve töresel bir duygulanımın sembolleşmiş dizisi mi? Diline göre yaşayan Evrensel olabilir mi?

Dile göre düşünen evrensel olamıyor. Çünkü diğer diller, kültürler de var ve hepsi çok zengin. Ya Dine göre düşünen? Ya Geleneklere göre hayatı kavramaya kalkışan? İçine doğduğu ahlak ve değerler demetini her şeyin en güzeli ve en doğrusu zanneden? İyisi mi çok zorlamayalım…

Dile, Dine, Kabul görmüş değerlere göre düşünmeyene absürt; onlara göre davranmayana tahtası eksik, arıza veya raydan çıkmış diyoruz. Ve tuhaftır sanatçı, düşünür, komedyen veya kahraman adı ile tahtası eksikleri, raydan çıkmışları seviyor; içten içe, gizliden gıpta ediyoruz…

Bir de şu çok garip… Eşyaya verdiğimiz isimlerin zahir anlamı bize sığ geliyor. Su diyorum İlim diyor. Bardak diyorum Gönlü kast etti diyor. Irmak diyorum Anda kalmak, Akışa salmak manasına diyor. Hayır diye bağırasım var. Bildiğin su, bildiğin bardak ulan, ırmak işte ırmaaaak!

Yemeğe çıktık. Kebap söyledim. Yemiyor. Buyur dedim. Lezzet kavramının derununu düşünüyorum diyor. Pişmek nedir? Yanmak? Burnuma gelen kokudaki hikmeti, sırrı istiyorum diyor. Garsonu çağırıyorum. “Yemeği götür, arkadaş doydu” diyorum. Aptallaşarak yüzüme bakıyor soyut hastası!..

Örnek çok mu ters? Yaptığımız bu değil mi? Dil üzerinden kavram, Din üzerinden değer, Düşünce üzerinden fikir üretirken “Yaşamayı Kaçırmışlar Topluluğu” değil miyiz biz? Lezzet sırrı diye aç gezmek! Görünene sırt dönüp görünmez peşine düşmek! Zahiri çizip Bâtın aramaya çıkmak!..

Tüm bu saçmalıkları fark eden, kalabalıklara dönüp “Saçmalıyorsunuz siz, hayatı ellerinizle kendinize haram ediyor; gözlerinizi yumarak karanlıkta ışık düşlüyorsunuz” diye haykırıyor. Ve insanlar ona Tahtası Eksik diyor! Tahtası Eksikler çok özel insanlar. Onlara Selam olsun…

ÇOCUK MASUMİYETİ- DELİ PERVASIZLIĞI

İyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi; doğru diye sunulandaki yanlışı, yanlış diye sunulandaki doğruyu; çirkin diye aşağılanandaki güzeli; güzel diye yüceltilendeki çirkini görebilme yetisine sahip olan insan; kapasitesini ve aklını yerinde kullanan Normal İnsandır…

Kendisi için kötü ama bir şekilde başına gelen, maruz kaldığı acıya katlanabilen, bununla beraber ötekindeki kötülüklerin içinde iyi, güzel ve doğruyu ayırt edebilen; Normal İnsandır. Normallik ve Anormallik insanın kendisi ve diğeriyle kurduğu ilişkilerde düğümlenmiştir…

İnsan, diğer insanlarla ayarladığı mesafesine göre insandır. Hayatı, gerçeği, ilmi değerlendirişinde bile öteki ön plandadır. Her konuşan, yazan; savunduğu gerçeği iyiler kötüler; güzeller çirkinler mukayesesi üzerinden savunur. Şu halde Normal İnsan; Dedikodu edebilen insandır.

Ruhsal problemi olanlar dengeli konuşamazlar. Mukayeseleri düzgün kuramazlar. Dolayısıyla anormal insan dedikodu edemez; ötekiler üzerinden sav, düşünce, yargı geliştiremez. Dedikodu edebilme kabiliyeti dediğimde içine sinmeyenler olacak; aa günah, yanlış diye reddedeceklerdir.

Soruyorum; dedikodu etmeden; öteki üzerinden bağlantı kurmadan 24 saat kim geçirebilir? Mukayese olmayan bir paragraf yazabilirler mi? İyi-Kötü; Zalim-Adil derken dahi dedikodu etmiyor muyuz? Ne diyordu Yuval Nuh Harari “İnsan mahlûkata üstünlüğünü dedikodu edebilmesine borçludur.”

Yaşam; diğer insanlara göre yaşanmakta. Ötekine göre konumlanıyoruz. Evde pijamalarla oturan, dilediğince yayılır. Dışarı çıkma kararı alındığı an ayna, tarak, makyaj, kıyafet hazırlığı devreye girer. Niçin? Kimin için? Kendin için? Hayır, ötekine güzel görünmek, kınanmamak için.

Ötekiyle olan ilişkiyi hiç önemsemeden sadece kendini yaşayan iki kesim vardır: 1- Çocuklar 2- Deliler Onlar da bunu farkındalıklı yapıyor değiller; bilinçsizce yapar ve yaşarlar. “Çocuk Masumiyeti” ve “Deli Pervasızlığı” gizliden gizliye özendiğimiz özellik ve tutumlardır.

Çocukları severiz. Neden? Bizim öz, özgün ve yalın halimizdirler. Henüz bilgiyle kirlenmemiş, gelenekle zincirlenmemiş, eğitimle budanmamış, toplumla çevrelenmemiş, ahlak değerleri ile baskılanmamış, ötekine göre pozisyon almak zorunda kalmamış halimizdir onlar.

Delileri de pek severiz. Yardım eder, ilgi gösterir, yedirir- içiririz. Konuşturur ve gülerek kendimizden geçeriz. Onlar da tabi olduğumuz kayıtları, düzeni, disiplini, normları sallamayan özgürlük sevdalısı yanımızı temsil etmektedirler.

Aynı zamanda kızarız çocuklara. Neden? Onlara hrp ayar çeker anne- babalar. Öğüt verir, ikaz eder, disipline ederler. Sınırı aşınca cezalandırmak isterler. Neden? Onların yararı için (mi acaba?) Kirlenmemiş Masumiyete karşı duyduğumuz kıskançlık olmasın bunun altında?!

Delilere de kızarız. Göz önünde olmaları işimize gelmez. Allah muhafaza, olmadık anda olmadık sözler ederek bizi utandırma riski vardır. Veya saklama ihtiyacı duyduklarımızı yüze vurma ihtimalleri. Onların da kayıtsız özgürlüğüne tahammül edemez, kıskançlığımızdan içeri tıkarız.

Çocuklar kendilerine konulan kuralları; Deliler yürürlükteki normlar- yasaları çiğnemekten zevk alır. İşte bu zevk gerçekte insanın sırf kendi olabildiği, ötekine göre ayar ihtiyacı duymadığı, kayıt-kabuller çemberine alınmadığı dönemin zevkidir. Salt Yaşam Enerjisi yani…

Yazar, düşünür, aktivist, sanatçı, filozof ve her tür eylem insanı da pek sevilmez insanlar tarafından. Kurallar çiğnenmemeli, gelenek bozulmamalı, toplum rahatsız edilmemelidir, bunu gerekçesi olur. Ya gerçekte? Tıpkı çocuk ve delideki gibidir işin aslı…

Düşünmek, sorgulamak, okumak, araştırmak Hakikat Sevdasına düşmek; Çocuk Masumiyeti- Deli Pervasızlığına yol almaktır. O yüzden hakikate sevdalananlar bir ömür öteki, çevre ve diğerlerle sorun yaşar. Her şeye rağmen içindeki çocuğu öldürmeyen, deliyi kovalamayana ne mutlu!

KAÇIŞ NEREYE? HANGİ VAKTE KADAR?

İnsan; kolay memnun olmayan, memnun olmakta zorluk çeken varlıktır. Memnuniyetsizliğimizin temelinde iki ana çekince yatar: 1- Öleceğimiz Gerçeğine Direnç göstermemiz 2- Hazlarımızı Doyurmada kendi kendimizi Frenlememiz.

Her ne kadar dille kabul ederek “İman ettik” desek de ölmek istemeyen, ebediyet arzusu duyan varlıklarız. Neden yeryüzünü imar ediyoruz dünyaya kazık çakacakmışız gibi? Neden Tıbbın ilerlemesine, hastalıkların çaresine yoğunlaşıyoruz? Altında ölüm gerçeğine direncimiz vardır.

Hazlardan vazgeçmek, ertelemek insan olmanın temelidir. İnsan, her aklına eseni yapamaz, yapmamalıdır. Mecburen bazı hazları baskılar veya toplum, vicdan ve inancın onaylayacağı biçimde yaşamak üzere erteleriz. Baskılanmış veya ertelenmiş her haz, başlı başına stres sebebidir.

Ölecek olmanın insanı ne derece tedirgin edip kastığı en çok ölümcül hastalar üzerinde gözlenmiştir. Yaklaştığını düşündükleri kaçınılmaz gerçek nedeniyle kaygıya dayalı panik hareketlere girişirler. Örneğin hayır yapmayı, helalleşmeyi, ayrı oldukları ile barışmayı abartırlar…

Öte yandan ölümcül hastalardan kaçınılmaz sona iyice yaklaşanlarda tam tersi huzur, memnuniyet, teslimiyet yaşandığı izlenmiştir. Direnmeyi bırakmış, kadere boyun eğmiş, endişe ve kaygıyı terk etmişlerdir. Son haftaları, son günleri gıpta edilesi bir mutluluk hali içinde geçer.

Ölüm gerçeğini kabul, öleceğiz bilgisiyle yüzleşme ve buna teslimiyet hayattan alacağımız zevki, huzuru ve memnuniyeti arttıracaktır. Nakşi Tasavvuf geleneğinde hatme zikirlerinin “Tefekkür-ü Mevt” (Ölüm Sorgulaması) ile başlaması ne kadar da anlamlıdır…

“Nasihat ve Vaiz olarak Ölüm yeter”. “Lezzetleri yok eden ölümü çokça anınız” Hadisi Şerifleri tekrar tekrar düşünülesidir. Lezzetlerin yok olması ilk planda tatsız tuzsuz yaşam imajı veriyor değil mi? Bizce kast edilen o değildir. Kast edilen daha başka bir şeydir burada…

Lezzet; tanımlanamaz! Çünkü bireyseldir. Aynı yemeği yese de hiç kimse aynı lezzeti almaz, herkesin tattığı lezzet kendincedir. Şu halde lezzetlerin yok olması kişisellik, bencillik anlayışının kalkması; evrensel objektif bakışa geçme demektir. İşte Ölümü Anmanın getirisi…

Ayette “Her bilincin ölümü” tadacağı zikrolur. Bilinç, kişi ölecek demez Kur’an. Ölüm tadılır. Tatmak; lezzet almaktır. Acı yemekten alınan tadımlık yudum dahi lezizdir. Ölüm; başlı başına üst lezzettir. Bazı spritüal disiplinlerin ölümü ‘ömürlük orgazm’ nitelemesi düşünülesidir.

Ölüm Gerçeğinden şiddetle kaçış; hayatı kaygı, telaş, hırs, koşturmaca haline getirmekte; insanlar stres- bunalımın getirisi hastalıklar yanı sıra acı- kayıplarda derin sarsıntılar yaşamaktadırlar. Ölüm Gerçeğiyle yüzleşme teslimiyetinin getirisi huzurlu yaşam nasibimiz olsun…

BELİRSİZLİK KORKUSU VE BİZ

İnsan; belirsizlikten hoşlanmayan, belirsizlik halinde bunalan, önünü ve sonrasını, yarını ve ötesini bilmek, görmek, kavramak isteyen canlıdır. Bu yüzden endişe, kaygı, tedirginlik duyar. Bunlarla baş edebilmesi için yarına dair şeyler bilmesi, en azından işaret alması lazımdır.

Gayp haberleri, fallar, astrolojik öngörüler, kehanetler, gizem ve sır bahisleri, ileri tahminler, gelecek odaklı komplo teorileri hemen herkesin dikkat kesildiği konular. En basit örneği; hava durumu. Yarın hava nasıl olacak? Önemsediğimiz kadar önemli mi havanın nasıl olacağı?!

Geleceğe dair bilginin kötü olması da önemli değildir bu merakta. İnsan için temel nokta; geleceği bilerek zihinsel belirsizlikten kurtulmaktır. Yarını bilsin, ne olmakta olduğunu anlasın da isterse kötü şeyler duysun. Önemi yoktur. Neden? Kötü haber, belirsizlikten iyidir…

Hastalığına teşhis koyulamayan bir insan düşünün. Her gün azaptadır. Çünkü belirsizliğin orta yerinde kalakalmıştır. Yalvarır doktora; n’olur söyleyin, öleceksem de söyleyin, bitsin bu azap! Ölümcül hastasın dendiğinde bir anlamda rahatlar. Neden? Belirsizlik bitmiştir çünkü…

Daima önünü görmek, buna göre sonrasını planlamak ister insan. Çünkü kaygı yorar, enerjisini tüketir. Bu yüzden akıl dışı, mantıksız, uçuk, gerçekle hiç alakası olmayan söylemlere de prim verir insan. Bu yüzden Hayal ve hayale dayalı söylem, eser, yönlendirmeler daima çok satar!

Uzağa gitmeyin, sosyal medyaya bakıverin! Takip ve beğenisi en çoklar astrolojik, komplo teorisi ağırlıklı, bilim kurgu içerikli, macera ve uç tezler öne süren hesaplardır. Bilim insanı, akılcı, realist, uyarıcı vb ayakları yere basan öneriler getirenler daha az ilgi çekerler…

İnsanların yarısı dünde (nostaljik) bir diğer yarısı da gelecekte (idealist) yaşar. Bu yüzden şimdiyi yaşamak, ana odaklanmak, akışa bırakmak kabul edilir görünse de tutmaz. Lafını edenler dahi bunu beceremezler. Dünü sırtından indirmek; Gelecekten el çekmek ölüm gelir insana.

Dinler dahi insanın bu halinden uzak kalamamıştır. Yahudilik hariç, Hristiyan ve Müslümanlar; insan zihninin geleceği bilme merakını doyurma çareleri aramıştır. “Ahiret baki, dünya fani” söyleminin altında ne var sanıyorsunuz? İnsanın geleceği bilme derdinin cevabıdır adeta bu!..

Hristiyanlık ve Müslümanlık insanın gelecek merakını en uzak geleceği; ahireti ayrıntılandırarak doyurmak, onu bu ateşli meraktan alıkoyup dünyayı iyi yaşamasını sağlamak istemiş gibidir. Ne ki; bu merak ağır basmış, ahireti kutsayıp dünyaya hafife almak takva-arınma sanılmıştır.

Yahudilik fazla ahiret söylemi içermez. Dünya, Yahudi milleti, tarihleri, süreçleri, acıları, başarıları dinlerinin gövdesini oluşturur. Ahiret yerine dünya odaklı Yahudilik anlayışı ne getirdi? Dünyayı dönüştüren bilim insanı, filozof ve teorisyenlerin % kaçı Yahudi? Bi bakın!

Hristiyanlık ve İslam’ın ahireti öne çıkarması bir kısım insanların dünyayı bi hakkın değerlendirip hakkını vermesinin önüne geçmiştir. Aç yaşanmaz deriz, ancak binlerce insana ekmek veren patronun kazanma hırsını aşağılamaktan geri durmayız! Para, bilinçaltımızda pistir hala!

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için dengesi verilmiştir biz Müslümanlara. Ne ki bu dengenin beraberce götürülebileceği hiç aklımıza yatmaz. Bu da söylemde kalmıştır. Dervişlerimizden âlimlerimize din adına konuşanlar; hep ahireti koyar önümüze. Dünya?!..

Müslümanların, dünya dengeleri üzerinde söz sahibi olamamasında böylesi bir dini anlayışın rolü var mıdır? Geri kalmışlığımızda, ekonomik yarışı kaybetmemizde, dünya idaresinde söz sahibi olamayışımızda bu anlayışın payı nedir? Bunun takdirini düşünen beyinlere bırakıyorum…

Elimizdeki cep telefonundan, evimizdeki çamaşır makinesine; kullandığımız internetten, bindiğimiz otomobile; tükettiğimiz elektrikten şifa vesilesi ilaçlara; hijyenik kimyasallardan yapı malzemelerine kadar hayatı kolaylaştıran icatlarda Müslüman imzası görememek üzücü değil mi?!

Bizi emperyalistler geri bıraktı diyen siyasi söylem veya aslında o icatların temelinde bin yıl öncesinin Müslüman âlimleri var, bizden aldılar türünden züğürt tesellileri sizi tatmin ediyor olabilir. Beni avutmuyor. Beni kesmiyor ve bu gönüllü aldanma tercihini içim kaldırmıyor!

Evet, insan, belirsizlik sevmiyor. Kabul, biz böyleyiz. Belirsizlik sevmeyişimiz aklı kenara atıp gelecek hayaline düşmeyi mi gerektirmeliydi? Belirsizlik sevmeyişimiz dünya aşağılaması mı getirmeliydi? Geçmişe savrulan masal- efsanelerle, kahramanlık destanlarıyla avunuyor.

Geleceğe savrulan, yarını bilme iddiası ile herkesten ileri ve her şeyden öte bilgiler öğrendiği zannıyla komplo teorileri ve kehanetlere yem olarak tatmin ediyor ötekinden ileride olma kibrini… Ne geçmiş ne gelecek, şimdi! Şimdiyi yaşamak isteyen akıl sahipleri nerede?!

There are 3 comments for this article
  1. Dilek at 20:02

    Merhaba,
    Her seferinde yazılarinizı keyifle ve ferahlayarak okuyorum.

    Bazen aksım kayıyor hayatta ve dengeye gelmeyi hatirlamak için bir cümleniz yetebiliyor.

    Emeğinize, kaleminize sağlık.

    Selâmlar,
    Dilek Özata

    • Dilek at 20:02

      Merhaba,
      Her seferinde yazılarinizı keyifle ve ferahlayarak okuyorum.

      Bazen aksım kayıyor hayatta ve dengeye gelmeyi hatirlamak için bir cümleniz yetebiliyor.

      Emeğinize, kaleminize sağlık.

      Selâmlar,
      Dilek

  2. Dilek at 20:04

    Merhaba,
    Her seferinde yazılarinizı keyifle ve ferahlayarak okuyorum.

    Bazen aksım kayıyor hayatta ve dengeye gelmeyi hatirlamak için bir cümleniz yetebiliyor.

    Emeğinize, kaleminize sağlık.

    Selâmlar,
    Dilek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir