Değiniler- 223

Değiniler- 223

TOPRAK KAPTA YANAN VE HİÇ SÖNMEYEN ATEŞ

İnsan, kendine göre anlamlandıramadığı ve kendi zihin haritasına uyduramadığı her oluş karşısında sıkıntı hisseden varlıktır. Başa çıkamadığı bir takım durumlar insanda “Duygusal Yük” oluşturur. Duygusal Yükleri; ateş, sıcaklık, ağırlık, baskı kavramları kullanarak ifade ederiz.

Duygusal Yük konusunda ilk hissettiğimizin ateş ve yakıcılık olması; içimizde duygusal sürtünme yaşamamızdandır. Sürtünme olan her yerde ısınma, ısınmanın arttığı her yerde ateş vardır. İç alemimizde akılla duygu, gerçekle beklenti karşı karşıya geldiğinde yakıcı sürtünme başlar.

İşte bu sürtünme içsel kızgınlığa veya kırıklığa neden olur. Ateş yükselmiş, duygusal yükle sürtüşen benlik yanma aşamasına gelmiştir. Bununla beraber dış dünyamızda da yanma ve sürtünme etkisi adeta hayatımız olmuştur. Araçlar motor yanması, tekerlekler sürtünme ile yol alır…

İnsan, ilkel dönemde daha çok soğuk ve çiğ beslenirken zamanla ateş görmüş yiyeceklere alışmış; pişirme, kızartma, haşlama yapmaksızın lezzet alamaz olmuştur. En basitinden yemekleri bekletme sonra da ısıtma konusunda kör bir alışkanlığın peşinden gidiyoruz ısrarla…

Denebilir ki çağımız hem iç âlemimizde, hem evimizde, hem bedenimizde hem de dış dünyada bir sürtünme, çarpma, çarpışma ve ısı yayma, ateş oluşturma çağıdır. Hayat hırslı ve ateşli bir koşu; şartlar yük oluşturan ağırlıklardır. Ateş; insanın vazgeçilmezi olmuştur adeta.

İç âlemde duygusal yük; dış dünyada hayatın yükleri yakmaya başladığında bakın bu dilimize nasıl vuruyor?
– Bu işi “sıcağı sıcağına” halledelim
– Üstüne gitme, o şimdi “barut” gibi
– O kadar gergin ki başından “duman” çıkıyor
– Soğukkanlılığını kaybetti, öfkeden “fırın” gibi.

Dikkat ederseniz hepsi de ateş, sürtünme, ısı ve patlamaya dönük kavramlar. İnsan böyle ifade edilen durumlarla dünyada bir Cehennemi yaşıyor denebilir mi? Ve işte o cehennemin önde koşan 3 zebanisi;
– Korku
– Öfke
– Acı
Üç Ateş veya 3 patlayıcı, yanıcı, parlayıcı madde!

Çocukluk döneminde oluşan mühürlenmiş, kapanmış zarflarla mevcut zihin haritalarımızı yetişkinlik döneminde belli etmemek, saklamak veya insanlara farklı göstermek ihtiyacı duyuyoruz. Neden? Kınarlar bizi. Çocuk kalmış, basit, banel derler Allah muhafaza! Örtme yolları? Çooook!

Spontane, samimi, kendiliğinden, riyasız davranışları bırakır; hesap kitap, plan program, zaman zemine göre ölçülü pozisyon alma süreci başlatırız. İster fark edelim ister etmeyelim başka hiçbir şey olmasa böylesi bir tavır; yanma ve gerilme için tek başına yeter de artar bile…

Kendiliğindenliği bırakıp Hesaplı tutumlar benimsememizle yetişkinlerin dünyasına kabul edilir, orada itibar görürüz. Ya kaybettiklerimiz? İç âlemimizde samimiyet, içtenlik ve doğallık yitirilmiştir artık. O masum çocuk, o şirin güzellik ve canlılık numunesi ölmüştür artık…

İnsan; toplumsal hayat içinde özgür, kabul edilmiş bir birey olacağım derken kendi özgünlüğünü, orijinalliğini terk etmekte, adeta gönüllü biçimde ona sırt dönmektedir. Bu sırt dönüş ve kendinden kaçış daha başka sorunlar da getirecektir elbet…

Kendi iç âleminde kendi kuvveleriyle mutlu mesut yaşayan bu defa ilgi, beğeni, sevgi, destek gibi dış yardımlara ihtiyaç duyacak; bu ihtiyaçla farkında olmadan insanların kölesi veya zorbası kesilecek; kendini kabul huzuru başkalarına kendini kabul ettirme eziyetine dönüşecektir.

Böylelikle insan kendine dram sahneleri hazırlar. İlgi, sevgi, beğeni görebilmek için çevresini zorladığı, sömürdüğü, bezdirdiği dramlar. Veya ilgi, sevgi, beğeni göremedikçe kendine, çevresine hayatı yangın yerine çeviren dramlar. Sahi kimler bu Cehennem Zebanileri?

İç âlemimizde de dış dünyamızda da sürtüşme, kavga, öfke, acı, ezme, aşağılamalar; kısacası yakıcı ateş etkisi hiç bitmiyor! Ne stresi geçti insanlığın, ne kavgası dindi. “Beni Ateşten, Onu topraktan yarattın, ben üstünüm” diyen doğru mu söylüyordu? Tövbe estağfurullah. Susmalı!..

BİR BAĞIMLILIK TÜRÜ OLARAK HAKİKATE KAÇMAK

Duygusal Yükler insanı yormaya, ezmeye başladığında insan dramdan başka bir kaçış yolu daha bulur; Bağımlılıklar! Neye? Alkol ve Uyuşturucuya değil elbet. Kaçışı, bağımlılık olarak benimsemek! İnsanlardan, toplumdan yorulunca “Hakikat Arayışı” adıyla Yalnızlığa kaçmak mesela!

Kişi, başa çıkamadığı sorunlarda kendini kontrol ve ateşi bastırma yolunu tutar. Tam o noktada şu sesleri duyar; “Nefsini ıslah et”, “Egonu dizginle”, “Arzularını frenle!” Dini, bilişsel, spritüal, tasavvufi şekerlemelerdir bunlar. Güzelce uyuşur insan. Uyuşur da diner sancısı…

Böylesi kutlu (!) süslü, çağdaş disiplinlere tutunamayanlar içki, uyuşturucu, siber oyunlara vurur kendini. Neden? İç yakan, bir türlü zihin haritasına uymayan durumları bastırmak, seslerini duymamak, ateşlerinde yanmamak için… Kimi manen, kimi bedenen uyuşturur kendini…

Duygusal Yükleri bu yollarla bastırmaya kalkışan er- geç bastırdığı ateşin parlamasına, kablosunu kesmeye çalıştığı bombanın infilakine şahit olur. Nasıl? Dış dünyada aksilikler zinciri, iç âleminde hastalık, psikolojik sorun, derin hazımsızlık ve içsel huzursuzluk olarak…

Duygusal Yükü; nefs eğitimi, ego disiplini, spritüal veya mistik gelişim yollarına yönelerek bastırdığımızda da mı yanlış yapıyoruz? Ne sandın? Adı üstünde bastırıyor, adı üstünde kaçıyorsun! Şimdi sor kendine; din, tasavvuf, mistisizm ve enerji alanına neden yöneldin sen?!..

Herhangi bir konuda esas amaç “Saimi Yöneliş” değil de “Kaçış”, “Baskılama”, “Gizli Reddediş”, “Saklama ve Görmezden Gelme” durumu ise işte orada niyet bozulmuş demektir. Ameller niyete göre geliştiğine göre bozuk niyetle doğru gelişme, verimli netice alınabilir mi dersiniz?!

KENDİ KENDİNİ YAKAR; KENDİ KENDİNE ZULMEDER İNSAN

Varoluşun gereği olarak hayat sahnesinde yaşadığımız her sahne mutlaka lehimize olarak ve çoğunlukla farkında olmadığımız bir plan gereği gelişir. Beşeri, bireysel bakışla bize zulüm gelen, acı veren de mi? Evet onlar da. Neden? Çünkü “Allah kuluna zulmetmez!” (Yunus-44)

“Allah kuluna zulmetmez” ayetin devamını da okuyalım; “İnsanlar kendilerine zulmederler” Nasıl zulmeder insan kendisine? Yaşadığı her sahneyi kendi mi kurar insan? Başkalarının hiç mi suçu yok? Hayır, anlatılan bu değil. İnsan, yaşadığına yüklediği anlamla kendine zulmeder…

“9 yaşında oğlum, trafik kazasında kollarımda öldü. O ölümle hakikatime döndüm. Şimdi, iyi ki öyle olmuş diyorum” Böyle diyen, anne! Sen öyle anne gördün? Ben gördüm. “Hanımımın düğününe hoş geldiniz, veren Allah alan Allah” diyordu dede eşini ahirete uğurlarken. Gördüm…

Sana “İnsan her şeyi kendiüretir, diğer insanlar sadece senin filminde figüran” demeyeceğim. Çünkü Sistem böyle değil. Evet, haklısın vaktiyle böyle de demiştim. Muhammedi Anlayışta her şeyi sen üretirsin, diğerleri figüran, yoktur. Herkes, her an, her yaptığından mesuldür…

Uzakdoğu öğretilerinden İslami anlayışa sızanların farkındayız çok şükür. Sana, her şeyi sen ürettin demeyeceğim. Sana zulmedildi, sen kurbansın da demeyeceğim. Sen oluşturdun öyleyse sen düzeltirsin hiç demem. “Kurban Ego”yu da “Galip Ego”yu da bilirim. Diyeceğim başka.

İnsanı insan mı yakar? İnsanı olaylar mı yıkar? İnsan talihsizliklerin mi kurbanı? İnsanı, nankörlük mü bitirir? İşin özünü bilmiyorsan hepsine evet diyebilirsin. Özünü biliyorsan şunu da fark etmelisin; İnsanı, ne insan, ne hayat, ne olaylar, ne davranışlar kesinlikle yakamaz!

İnsanı yakan; olaya yüklediği anlamdır! İnsana zulüm- acı gelen de odur. “Canım ne anlamı, ne yüklemesi, düpedüz zulüm görüyorum ben, acı çektiriyor sevdiklerim, nankörlük diz boyu emek verdiklerimden” Bir dakika nefes alır mısın benim hırs küpü, acılı arabesk sarhoşu kardeşim?

İflas etti işadamı dostum. Onlarca personel çalıştıran hatırlı bir işi vardı. Şimdi nolacak dedim? “Takdir, bize söz düşmez. Şimdiye kadar patron eyledi, rızık verdirtti kullara. Şimdi sahne değişiyor; işçi ediyor; eski dostumun yanına ücretli giriyorum” dedi. Duyar mısın? Duy!

Çoğu işadamı için iflas yıkım; ücretli işe girmek ölümdür. O niye öyle demedi? Neden gözlerinde acı ve çöküntü görmedim de sırf huzur gördüm ben? “İyi ki çocuğum ölmüş” diyor anne! Nasıl yaaa! “Hanımın düğününe hoş geldiniz” diyor 90 lık ihtiyar cenazede… Nasıl oluyor nasıl?

Nasıl mı oluyor? Onlar Kurban, Galip, Adanan, Eziği oynayan, Üstten takılan egolarının farkında gönüller… Onlar, imanları ile Allah Sistemini kavramış bilinçler… Olay işte bu… Tekrar ediyorum, kabak tadı verircesine yineliyorum; Allah Kuluna Zulmetmeeeeeez!

Bir olayı zulüm veya acı görmemiz ona yüklediğimiz anlam icabıdır. Yüklenen anlam değiştiğinde olayın bize tesiri de değişir. Evladı öleli 20 sene olduğu halde hala yas tutan anne var. İyi ki evladım ölmüş diyen anne neyi gördü? Ne yaptı? Fark edişi ve imanı ile lütfu gördü!

İnsan, yaşadığına yüklediği anlamla kendine zulmeder. İnsan, yaşadığına yüklediği anlamla kendini mest eder. Anlam yüklemenin veya yükleyememenin ardında ne var? Hala mı görmedin, Kahrolası Duygusal Egonu! Gördün ama bırakmıyor mu? Görsen tutamaz! İnan tutamaz! Gör artık gör!

ACI VE KORKULARIN GİZLİ KAYNAĞI

Duygusal bedenimizde hissettiğimiz her acı- yangının altında “Zaman Algısında Yaşamak” vardır. Zaman algısı geleceğe dönük “Korku”yu ve buna dayalı “Tepki Koyma” dürtüsünü besler. Hasta neden moralini bozar? Ölüm korkusu! Neden gerilir? Tepkisel tavırla Şifa aradığı için!

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren acıyı hisseder hissetmez korkma ve karşı tepkiyle onu kontrole çalışma gibi bir alışkanlığımız var. Aleyhimize algıladığımız ne varsa bu iki tutum bizde otomatik harekete geçer. Kork, kontrol et, karşı tavır içine gir, başaramazsan da otur, üzül.

Peki, hissedilen acı, yangın veya gerilim, sandığımız gibi gerçekten aleyhimize midir? Hastalık diye bir süreci yaşamak neye göre kötü, neye göre korkunç, neye göre zapt edilesi, kontrol edilesidir. Dikkat edin hep ön kabullerin bedelini ödüyoruz. Nasıl mı?

Sağlıklı olmaya kıyasla Hastalık kötü
Moralli olmaya nispetle Stres kötü
Gülmeye nispetle Ağlamak kötü
Genişliğe nispetle Daralmak kötü
Meşgul olmaya nispetle Boş Kalmak kötü
Sevince nispetle Üzüntü kötü…
Kim dedi?
Kim koydu bu kıyasa dayalı kabulleri?
Gerçek mi bunlar?

Sıkıntıdayım, bunalıyorum, çıkış kapısı öner dedi. Niye? Tadını çıkar dediğimde kendisine düşman olduğumu sanacaktı neredeyse! Öyle ya, neden tepki koyup sıkıntı adı verdiğini kovmaya çalışırsın? Dur bakalım, sıkıntı süreci yaşasın sende. Hisset ve hüznün tadına var hele!

Acı da sevinç de gerçekte zihinsel planda sende yaşanıyorsa şu soruyu neden sormazsın? Sende, senin aleyhine bir açığa çıkış olur mu? Mümkün mü? Acı da sevinç de sadece algı- his ise; sevinç iyi, acı kötü sadece bi kabulse, duygu dünyanı neden iyi- kötü diye ikiye bölersin ki?!

Duygusal Bütünlük; acı-sevinç, korku-ümit, sancı- dinginlik, tedirginlik-sükûnet vb hissedileni ikiye bölmeden; bir gören bakışla sağlanabilir. Hava güneşli iyi, yağmurlu kötü denebilir mi? Hayır. Eeee nereden çıkarıyorsun bazı duyguların kötü ve kendini kötü hissettirdiğini?!

İnan kötü hissettiren salt duygu değil. Ya ne? Senin o duygular üstünde geleceğe dönük kaygıların, geçmişe dair kahırların, şimdiye dair hazımsızlıkların. Geçmiş, gelecek, şimdi… Yani Zaman. Ne demiştik? Acı, sancı ve yanmanın altında Zaman Algısı var. Peki, çare ne ola?

İlk çare; hissedileni durdurmaya, kontrole veya kendi kafamızca iyileştirmeye çalışmaktan vazgeçmek. Hissedilene dair korkular varsa onlara dahi izin vermek. İkinci çare; hiçbir şeyin aleyhimize gelişmediğini, sadece olması gerekenin olduğunu kabul etmek ve sindirmek…

Bir başka yanlış ön kabulümüzü daha söyleyelim; Eğer acı varsa, eğer sıkıntı varsa, eğer olay rast gitmemişse “Demek ki ben yanlış yaptım” diye yükleniyoruz kendimize…. Nereden çıkardın bunu? Ne alaka? Doğru yapsan, yanmazdın öyle mi? Yok yaa! Maşallah sen Tanrı olmuşsun!

Yani hayatında her şey düzgünse sen düzgün davrandığın için, bazı şeyler bozuksa sen yanlış olduğun için! Tabi canım hayat dediğin senden ibaret! Dünya senin etrafında dönüyor! Yıldızlar senin için ışıldıyor. Bu kafayı da değiştir. Sistemde her şey girişim halinde dalga dalga.

Sadece senin doğru- yanlışlarınla oluşmuyor hayatın. Sana etki eden bir dizi insan ve olay var. Hangisini kontrol edebilirsin? “Kendinden kendine”, “Ellerinle yaptığını yaşarsın” söylemleri çok abartıldı. Kusura bakma; ben insanca davranıyorum muhatabım eşşekse ne yapabilirim?!

Acı çekiyorum o halde yanlış yaptım Huzurluyum o halde doğru yoldayım Acı çekiyorum; yanlışlarımın bedeli; Huzurluyum doğrularımın eseri! Allah nereye gitti senin düzeninde yavrum? Hayat, toplum, insani etkileşimler, karşılıklı duygu- yargı geçişmeleri nereye gitti?!..

Başkalarına zulmetmemeli tamam Kendimize de zulmetmemeli! Kendimize duygularla zulmettiğimizi, dayanak noktalarını, algı sapmalarını, yanlış hüküm ve kabulleri anlattım sana. Acı, hüzün, stres vb kontrole, değiştirmeye çalışma, bırak hisset sadece hisset ki Kendine zulmetme!

ARINMAK MI? KİRLİ DEĞİLSE NİYE, NEYDEN ARINSIN?

Çocukluk döneminde yaşadığımız; farkında olalım ya da olmayalım şu anki hayatımızı etkileyen süreçlerle yüzleşmek; kendi kendimizin anne- babası olmak demektir. Rehberlik- Kudreti temsil eden Baba; Besleyicilik- Duyguları temsil eden Anne kuvvelerini kendimizde bulmak demektir.

Tamam da yüzleşme nasıl olacak? Masumiyete inanarak! Yaşadıklarımızda bazen anne, bazen babamızı içten içe suçlarız. Masumiyet bakışı; anne babamızın bize kast etmediğini, art niyetli davranmadığını, onların da kendi programını yaşadığını ve bize yaşattığını kabul etmektir…

Çocukluk döneminin patika yollarında yürümek; anne baba, çevresel etki aldıklarımızla yüzleşmek bize kendi varlığımızın kumanda butonlarına basabilme imkanı verir. Bu ise daha büyük bir güzellik ve imkan bahşeder bize. Nedir o? Geçmişten sıyrılıp Şimdiki anı yaşamaya başlamak…

Çocukluk dönemimiz bazı konularda “Duygusal Mühürlenme” ve “Zarf Kapama” yaşadığımız dönemdir. Bazı konularda kesin hükümlerimiz, keskin bakış açılarımız oluşmuş, betonlaşmıştır. Korku, acı, öfke, kırıklık, ilgi görmemişlik zanlarına dayalı mühürlenmeler hep o döneme aittir.

Aslında yaşama “Masum” olarak başlarız. Büyümek; Masumiyetin aşama aşama bozulmasıdır. İlk bozanlar; bizi iyi niyetle yetiştirmek isteyen anne babamızdır. Sonra toplum, sonra okul, sonra diğer insanlar. Ama ne hikmetse biz en çok anne- babamıza sitem ederiz.

Duygusal Mühürlenme ve Zarf Kapama, her konuyu kendimize yükleyerek anlama girdabına sokar bizi. İşler rast gitmedi öyleyse yanlışım, suçluyum. Huzursuzum; öyleyse talih bana gülmedi. Bereketim eksik; öyleyse günahkârım. Suçlayarak kendi kendimizi nasıl yiyoruz bakar mısın!?

İnanç ve ahlak da bunu yapar bize biliyor musun? Yanlış gitti, o halde yanlışsın. Bereketsizlik var o halde günahkârsın. Huzursuzsun demek ki birinin ahını aldın! Dikkat edin; hep suçlanıyorsunuz, hep sıkıştırılıyorsunuz. Neden ama? Neden ama diyebilen çareyi de görecektir…

Çare; öncelikle “Çocuk Masumiyeti”nin halen yaşadığını, aslında kirlenmediğimizi, günahkar- ahlaksız olmadığımızı kabul etmek, bunu güçlü biçimde içimizde savunmaktır. Bize suçluluk hissi aşılayan rehber, önder veya bilge geçinenlere de vitesi ikiye tak sağdan bas git demektir!

İkinci çare; bu masumiyetin, hala devam eden masumiyetin kabulünden sonraki ikinci çare; anne babamızın da masum olduğunu kabuldür. Söylemiştik bu kabul, onlardan yansıyan kudret ve şefkati bize verir, irademizi ele almayı sağlar. Toplum ve okul da masumdur anne babamız gibi…

Kendini hatalı, suçlu, günahkar gören bilinçsiz olarak ne yapar? Gider insana, topluma adar kendini. Neden? Suçlu ya herkese karşı; herkese iyilikle kendini aklamaya çalışır. Aslında havanda su dövüyor. Neden? Çare kendi içinde çocukluk masumiyetinde olduğu halde dışarıda arıyor.

Kendini iyi hissetmenin yolunu başkalarına kendini iyi hissettirmekte bulanlara dikkat ettiniz mi? Enerjileri düşüktür! Kendi enerjilerini delice başkalarına harcadıklarından güçsüzdürler. Kendilerinden kaçış yolunu fedakarlıkta buldukları için de kendileriyle yüzleşemezler…

Kendi masumiyetine dönmek yerine arınmayı insanlara koşmakta zannedenler; zamanla buna bağımlı hale gelirler. Fiilen ve zihinsel olarak da bağımlıdırlar. Zihinleri kilitlenir; başka türlü düşünemez olurlar. Kendilerini suçlar; aklanmayı hizmete, başkalarına iyiliğe bağlarlar…

Umarım, başkalarına yardım etmeye karşı çıktığımı zannetmezsin. Ne demeye çalışıyorum? Kendi içsel bütünlüğünü; dışarıda tamamlamaya çalışmanın yanlışlığından bahsediyorum. İçsel masumiyetini keşfettin, duygusal bütünlüğe erdin mi? İstediğin kadar koş insanlara, mahluka, doğaya!

Toparlayalım ve birilerinin ısrarla söylemek istemediğini söyleyelim. Söyleyelim ki insan kardeşlerimiz oyuna gelmesin, birilerinin spritüal, manevi, dini, tasavvufi veya ruhsal oltalarına gelmesinler. Evet Kardeşim! Sen Masum doğdun! Masum doğduğun gibi şu anda da Masumsun!..

Senin Masumiyetin hiç bozulmadı kardeşim! Sen hiç kirlenmedin! Sen ahlaksız veya günahkar da değilsin! Sen sadece her insanın yaşadığı anne baba terbiyesi, çevre empozesi, okul eğitimi ve insan ilişkilerinin bir eserisin. Sen Masum ve Temizsin!..

Sen en az doğduğun gün kadar Masumsun!.. Arınmalısın, Kirlisin diyenlere kulak asma! “Her şey senden sana” diyerek başkalarının hallerini de ustalıkla sana yükleyenlere çok dikkat et! “Kendinden kendine” diyerek seni sürekli suçlu hissetme girdabına itenlere de çok dikkat!

Ölçü Hz. Muhammed’dir. O düşmanıyla savaşmış, dostuyla kucaklaşmıştır. Düşmanın kinini kendine yükleyerek kendini suçlu hissetmek onun kitabında yazmaz! İnsanı kirli, bozulmuş, günahkâr saymak da onda yoktur. Ölçü Hz. Muhammed’dir. Onun hayatına bakarsan yanmaz, aldanmazsın!

Anne-babanı, toplumu, çevreyi affet demiyorum. Anne-babanı, toplumu, çevreyi masum bilerek kucakla! Sen de Masumsun! Kirlenmedin! Çık bu suç ve suçlanma girdabından! Gusledercesine çık! Gerçek ve Daimi Huzur; Masumiyetini fark etmek ve unutmamaktır!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir