Değiniler- 231

Değiniler- 231

DÜŞ KIRIKLIĞI MI? BİLGELİK EŞİĞİ Mİ?

İstek ve beklentilerimizin, gerçekliğin yıkılmaz ve aşılmaz duvarına çarpıp yere düşmesine insanoğlu “Düş Kırıklığı” adını vermiştir.

Bizi çevreleyen dünyayı karşı tepkiler, öfke krizleri, kendine acıma duygusu, huzursuzluk, tatsızlık, paranoyaklık ve dediğim dediklik ile daha çekilmez hale getiririz. İnsan; dünyayı nasıl ve ne şekilde, hangi halleriyle çekilmez kıldığını fark ettiğinde Bilgeliğe adım atar…

Neden ve sonuçlarını inceden inceye bir ön tetkikten geçirdiğimiz istek ve beklentilerimiz düş kırıklığına uğrasa bile yıkılmayız. Çünkü ruhen ve zihnen her ihtimale önceden hazır olmuşuzdur.

Nedenlerini objektif kriterlerle çözdüğümüz düş kırıklıklarımıza daha kolay katlanır hatta uyumlanırız. En çok yaralayan, acıtan düş kırıklıklarımız; nedenlerini bir türlü görmek istemediğimiz, kendimizi sorumlu tutmak yerine başkasına, olaylara sorumluluk yüklediklerimizdir…

Tefekkürün gerçek manası; yürürlükteki gerçekliğin sağlam ve sarsıcı duvarları ile içimizde uçuşan hayal, ideal, beklenti ve arzuları dengeye getirmek, adeta terazilemektir. Tefekkür, okuma bunu sağlamıyorsa; biz tefekkür ve okuma adı altında kendimizi kandırıyoruz demektir…

Öfke, işte bu dengenin baş düşmanıdır. Öfkelenen; bir an için hislerime yenildim, kan beynime sıçradı, aklım gitti, ne olduğunu inan ben de anlamadım türünden sözler eder… Bir parça doğrudur da bu. Hepimiz bazen iç duygularımızın fırtınasında akıl yürütme yetimizi kaybederiz.

Aslında öfke, denetimimiz dışındaki duygu patlamalarından değil; gerçekliğin bilgisi ile törpülemediğimiz inançlardan doğar. Bütün iç âlemini; işleyen sistemin kurallarına göre denetleyen ve dengeye getiren; neredeyse hiç duygu patlaması denen öfkeyi yaşamaz! Kontrol elindedir.

Öfke, istem dışı mıdır? Öfke, refleks midir? Hayır… Öfke de bir düşüncenin çıkışıdır. Reddettiklerimiz, kabullenemediklerimiz yani henüz gerçeklikle dengeleyemediğimiz yargılarımız ve kesin inançlarımız öfke doğurur. Öfkenin altında duygu değil, yargıya dayalı bilgi vardır.

Ön yargı, ön kabul ve kesin inançlar sorgulanarak değiştirilebildiğinde öfke tepkisi hızla yerini sükûnete bırakır. Bilgi değiştikçe yargı, yargı değiştikçe tavır, tavır değiştikçe anlayış ve duruş değişir.

İyimsersiniz? Herkes için iyilik, güzellik diliyorsunuz? Her şey güzel olsun, hiç kötülük, nankörlük, ihanet olmasın istiyorsunuz? Siz, potansiyel “Öfke Motoru”sunuz! Doğru sandığınız iyimserliğe aykırı herşey sizin motorun marşına basar! Kim dedi size ki iyimserlik en güzeli?

Gerçeklik; iyimserlik değildir. Gerçeklikte iyiye de kötüye de yer vardır. Sizin kabınız bunu kaldırmıyorsa bu sizin sorununuzdur. Kabı dar olanlar da daima kırılmaya, kızmaya, patlamaya hazırdırlar. Gerçekliğin bilgisi karşısında cehaletlerini iyimserlikle parlattıkları için!..

Hepimizin kendimize göre normal- anormallerle oluşan kuralları vardır. Düş kırıklığı ve bunun tetiklediği kızgınlık- kırıklık; normallerimize uyduramayıp anormal adını verdiklerimizden doğar. Gerçekliğin normali, anormali? Var mıdır ki? Gerçeklik sen ve benle kayıtlanır mı ki?

Hoca Nasreddin çiftçiye uğradı. Dua ediyordu; Rabbim yağmur ver! Sonra tuğlacıya düştü yolu. Mırıldanıyor; Rabbim güneş yaksın bugün! Hoca haykırdı: Olmaz arkadaaaş, birinizden biriniz zarar edecek! İkinizin isteği de aynı günde olmaaaaz! Olamazzz! İşte Gerçekliğin Bilgisi!..

Çiftçinin normali; yağış
Tuğlacının, güneş
Güneş, çiftçiye anormal- düş kırıklığı.
Yağmur, tuğlacıya anormal- düş kırıklığı.
Kime göre davransın hava?
Kim kızsın, kim sevinsin?
Senin normalin benim için anormal;
benim normalim senin için anormalse
yiyelim mi birbirimizi?!..

Öfkelenmek istemezsin. Düş kırıklığı yaşamak da istemezsin di mi? Çaresi var mı? Söylüyorum; İ Y İ M S E R L İ K T E N V A Z G E Ç!

İyimserlik; Gerçekliğe, Allah Sistemine uymayan bir inanç ve kabuldür. Her öfke, her düş kırıklığı altında yanlış bir inanç ve kabul saklar.

Dünya daha iyi bir yer olmalı.
İşler adaletle yürümeli.
İnsanlar birbirine saygı göstermeli.
Her şey medeni ölçülerde işlemeli…
meli- malı…
Azabın dik âlâsı!
Sen mi kurdun ki, meli- malı ile işlesin bu dünya?!..
Tövbe de!
İstiğfar et kahrolası “İyimserlik Körlüğü”ne!
Hemen!

İYİ İNSANLAR

İyi insanlar kırıldıkları zaman sevmeyi bırakmazlar; sadece göstermeyi bırakırlar…  (Halikarnas Balıkçısı)

O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. (Yaşar Kemal)

İyi insanları aptal sandığımız yerde yitirdik insanlığımızı… (Hayat Güzeldir filminden)

İyi insan ol fakat bunu ispatlamak için vakit harcama! (Ts Eliot)

İyi insanlar cennete gider, değil. İyi insanlar nereye giderse orası cennet olur. (Osho)

Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır. (Schiller)

İyi insan, gülüşünü sevdiğiniz kişidir. (Dostoyevski)

İyi insan olmak istersek, önce kötü insan olduğumuzu anlamalıyız. (Refik Halit Karay)

İyi insan olmanın da hoşgörünün de sevmenin de sermayesi bedava. Sevin lan birbirinizi! (Sadri Alışık)

Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok. Nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olacaksın. (Charles Bukowski)

Bazen iyi insanlar kötü seçimler yapabilir. Bu, onların kötü olduğu anlamına gelmez. Bu, onların da insan olduğu anlamına gelir.

İyi bir insan öldüğünde ona ağlamayın. Asıl onu kaybeden topluma ağlayın. (Farabi)

İyi insan nasıl olmalı diye tartışarak daha fazla vakit kaybetme. İyi insan ol! (Marcus Aurelius) 

KARANLIĞA SEVDALANMAK

Yaşamak için ışığa ihtiyaç duyarken, yaralarımızdan iyileşmek için karanlığa sığınmak istememiz ne büyük ironi. Aslında hayatın dengesi bu ironide değil mi? Karanlık da gerekli ışık gibi. Karanlıktan gelmişti insan. Beden, karanlık bir suyun içinde hücre hücre dokunmuştu…

Doğum, ışığa kavuşup duyu organlarımızın dünyaya açılması ile başlasa da ana rahminden çıkınca bitmiyordu asla. An be an devam ediyor, ölene dek sürüyor, insan her an doğmaya ya da ölmeye devam ediyordu. Her deneyimle birlikte yeni bir hal alıyordu.

Yaralandığında, yolundan saptığında, öz merkezinden saptığında karanlık gerekliydi insana. Yüzleşmek, iyileşmek, öz yoluna dönmek, kendi merkezinde durmak için “Karanlık İnsanlar” giriyordu hayatımıza…

Silkeliyor, anlamaya hazırsak neyin daha önemli olduğunu bize hatırlatıyorlardı. Özümüzü korumak için mücadeleye sokuyordu bizi o insanlar. İşte buna “Kendini Gerçekleştirme” diyorlardı. Ve kendini ne kadar gerçekleştirebildiğindi hayatta aslolan.

Sarsıldı… Sarsıntılar değil miydi kabuğumuzu bir bir soyan ve o en içte, en görünmezde olan gücü açığa çıkaran? Hayatın darbeleri olmasa nasıl dönüşecektik ki kendimize? Tohum ancak soğuktan öleceğini sandığında dışındaki kabuğu çatlatacak güçte özü filiz veriyordu. Zorluklar da insanı, özünü doğurmaya hazırlıyordu.

Mutlak yalnızlık; yeniden doğmanın tek şartıydı. Ancak yeniden doğmayı göze alabilenler; mutlak kabul ettirildikleri şeylerden soyunmaya karar verip gerçeğin peşine düşmeye cesaret edebilenler, sonunda kendilerine kavuşacaklardı.

İnsan katman katmandı. Kendinden soyunmadan, ön yargılarını kurban etmeden öze inmek belki de imkânsızdı. Ya çabaya geçip bir savaşçıya dönüşecekti ya da korkuda kaybolup kurban gibi hissedecekti kendini. Ya yaşayan olacaktı ya da izleyen… Hayat daima bir seçimdi.

Konfor alanının içinde her nefeste ölenlerden mi, hayatın içinde tamamlanmak için gösterdiğin çabada her nefeste doğanlardan mı olacaktın? Hayat işte bunun seçimiydi.

İnsanlar kendi fırtınalarında yitip gidiyordu. Nedenlerini bilmediğimiz duygularımız değil miydi fırtınalarımız? Duygular acıttığında geri kalan bedensel acılar önemsizleşirdi…

Biz kendimizle yüzleştirenler değil miydi en çok hırpaladıklarımız? Hissettiklerimiz değil miydi cennetimiz veya cehennemimiz? Paylaşabildiğimiz coşku değil miydi aile olmanın en büyük keyfi?

Gözleri dolu dolu, ruhunun okyanusunu salmış olarak sarıldı Ata. Bir canın diğerine duyduğu Allah’ın canına duyulan saygı, sevgi ve sahip çıkma değil miydi İslam?

Duyguların en yücesi Sevgi, yüreğe indiğinde beden unutulur. İnsan, bir bakışla esir düşebilen, bir bakışla özgürleşebilen belki de tek varlık. İnsan, gözlerinden duygu sızdırabilen bir varlık. Duygularımız içimize fazla geldiğinde, dolup taştığında gözlerimizden akar, sanki dünyaya saçılır.

Karşılıklı sevgi üretmeye başlamış iki beden; sessizliğin içinde, birbirine hiç dokunmadan da enerjilerini birbirine bulaştırabilir.

Birinin sağlığına iyi gelmek; hediyelerin en büyüğü değil mi? Değeri biçilmeyecek şeyler vardı hayatta. Birinin sağlığına verilen kıymet bunların başındadır. Acıyı birlikte paylaşabilmek; umudu birlikte sahiplenebilmektir.

Para söz konusu olunca zihne tohum ekmek de kolaylaşır. Karakteri zayıf insanların daima paraya zaafı vardı.

Koşullar ne olursa olsun, tapınıldığında sanki şeytana dönüşüyordu insan, insanlığını unutuyordu ve insanlığını unutmuş bir insandan daha tehlikeli bir şey yoktu.

İnsan ancak gerçek bir duygu ile karşılaştığında anlıyordu yüreğine bulaşmış sahteliği, yoksa hissedilen her saçmalık sanki gerçekti. Onun gerçek olan duygusu tüm sahteliklerinin üzerindeki toprağı silkelemişti.

Uğruna ölecek bir duygu, bir kişi, bir fikir olmadıktan sonra insan nasıl tanıklık etmiş olurdu ki hayata?!..

Namus fakiri biri uzaklaştırmanın tek yolu onu gerçeklerle yüzleştirmek; daha doğrusu onun gerçeğini gördüğünüzü ona hissettirmektir. Karşısındaki kişi tarafından çırılçıplak görüldüğünü bilen bir namussuz, oyunu bırakır.

Binlerce yıldır birbirini öldürmekten vazgeçmeyen bir tür insan. Toprak için, para için, gurur, kibir için, bazen zevk için alınıyor canlar. Ve Allah’tan ödünç alınmış canı yağmaladığını fark etmeyen insanlık, aldığı her canda Yaratan’a saldırıdaydı, çünkü can sadece Allah’ındı.

Yaratana karşı en büyük saygısızlığı yaparken bu saygısızlığına mutlaka bir kulp takıyordu insan. Öldürmek sıradanlaşmıştı hatta kültürün bir parçasıydı. En değerliler giriyordu toprağa önce ve bu lanetli düzen “cehaletin daimi arsızlığı” ile işliyordu.

Aşk, eğer gerçekse engellenemez! Aşk, izlenmesi en yaşam dolu şey değil mi? Aşk, toplum tarafından kabul görülen tek delilik değil mi?

YARALARIMIZ; İÇİMİZE IŞIK SIZDIRAN YARIKLARIMIZ

Kimse fark etmese de insanın canı daima yarasının olduğu yerdedir. “Yaran, aynı zamanda ışığın içine sızdığı yerdir.” (Hz. Mevlana)

Yaralarımızı sessizce görenler, sabırla paylaşmamızı bekleyecek kadar incinmemizden sakınanlar değil miydi gerçek sevenlerimiz? Sevgi; sabırdı, inançtı, hissetmekti…

Hayat, her sonu nedense hep başa bağlardı. Her olguda bir döngü vardı, her döngüde bir bilgi.
Hayatın bilgisini alacak kadar zihni açık olanlar ancak kendi döngülerini tamamlardı.

Çırılçıplak, tüm kusurlarımızla eşimize soyunmadan, hayaller ve fanteziler üzerine kurulamazdı bir birliktelik. En utandığımız yanlarımızı açmalı, gizlediğimiz her şeyi paylaşmalıydık. Yoksa bir arada olamazdık, sadece bir arayı birlikte doldurabilir, birlikte hapsolabilirdik.

Aşkı yaşayanlar, başkalarındaki aşkı görebiliyor, hissedebiliyorlardı…

Zamanında değeri bilinmemiş duyguların anıları suçluluğa dönüşür…

İnsan, kalbi elinde, kalbini verecek birini arayan tek varlık bu gezegende…

Ne hayatlar vardı, o kalbi verecek birini bulamadığı için hüzünle geçip gitmiş, ulaşması gereken yere ulaşamadığı için her köşesine çaresizlik sinmiş, bir fikre adanamadığı için anlamlanamadan boşa geşmişti…

Gerçek sevgide hiçbir zaman kontrol yoktur. İnsan sever; astrologlar gezegenleri, din adamları kaderi, edebiyatçılar romantizmi, pragmatikler koşulları, depresifler can sıkıntısını… sebep gösterir…

Herkes bir şeyleri sorumlu tutar bir başkasına karşı hissettikleri sevgiden ama sorumlusu ya da nedeni ne olursa olsun bedenimiz tarafından üretilmiş en muhteşem kimyasallardan biridir Sevgi. Varoluşun sırrıdır. (Sevgi; Bedensel bir Kimyasal. Çoğunun morali bozulacak! Sindirmeli!..)

Sevgide çabayı değere dönüştürebilenler gerçek aşk ile tanışırlar. Ama her sevgi çabaya dönüşmez. Yani aşk öyle kolay mayalanamaz ve doğamaz. İşte bu yüzden çabaya aşıktır aşk.
Köklerini coşkunun plansızlığından alan sevgi değere dönüştüğünde ancak o değerden aşk doğar. Kömürün elmasa dönüşmesi gibi basınca, zorluklara ve hayatta kalmak için de en önemlisi çabaya ihtiyacı vardı aşkın. Aşk çabadır, emektir, gayrettir, mücadeledir. Aşk, en çok da kişinin kendisiyle mücadelesidir.

Hayatın içinde kendilerini arayan iki ruhtular. Önyargılarından sıyrılabilen herkes gibi kendilerini zıtlıkların içinde birbirlerinde buldular. Önyargılarından sıyrılamayanlarsa hep kayıptılar.

Burada iyi vakit geçirecekti. Merakı aktive olmuş, doğru şeylere iştahlanmış, bilgiye acıkmışlarla geçirilen zaman insana daima hayat verirdi…

Yağmalanmış her anlam, işlenmiş her günah, her hakkın dersi, mutlaka yağmacısına geri dönecek, bir kâbus olarak sunacaktı öğretisini. Bu hep böyleydi.

Anlamak için çabalayanlarla, anlamdan kaçan yağmacılar arasında süren savaş, öyle şiddetliydi ki ya cehennem kazanacaktı ya cennet… Ve insanoğlunun nereye ait olduğunu, neyi hak ettiğini galip gelen taraf belirleyecekti.

İnsan nereye aitti?! Süregelen, her nesilde yenilenen bir cehennemin acısı ile ancak hayattan dayak yiye yiye insanlığını acıyla keşfettiği bir gerçekliğe mi aitti? …yoksa anlamaya adanmış bir cennetin huzurunda hayatla birlikte akarak zenginleşmiş ortak bir bilincin anlamlandırdğı gerçekliğe mi aitti insan? Ve İnsan, nereye ait ise onu gerçekleştirecekti…

Bedenimin içindeki canı gör
sadece etimi değil
Gözlerimin içindeki hayatı gör
sadece bakışımı değil
Hissettiklerimi gör
sadece tepkilerimi değil
Beni Gör

Derinliğimde boğulmadan
Sorularımda kaybolmadan
Korkularında yok olmadan
Gör Beni

Bir fısıltıya koydum kendimi
Kalbine soruyorum yerimi
Başarabilir misin beni görmeyi?
Cesaretin yeter mi?
Topla cesaretini ve Gör Beni

Birileri bizden Fırtına bekliyor, onlara Gökkuşağı vermeye hazır mısınız?

(Buraya kadar okuduklarınız Azra Kohen- Gör Beni romanından derlediğim incilerdi. Yazara şükranla)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir