Çanakkale Deyince…

Çanakkale Deyince…

Çanakkale Zaferimiz üzerine yapılan muhtelif çalışmalarda bir milletin var oluş ve ayakta kalma mücadelesine dikkat çekilerek çeşitli fedakârlık ve şecaat örnekleri efsanevi, destansı sahnelerle aktarılır. Olayın insani ve evrensel yönüne eğilen yaklaşımlar nedense biraz sönük kalmıştır.

Milli ve manevi köklerimizin vazgeçilmez mayası Çanakkale’de evrensel sahneleri, insan unsurunun kalbinde titreyenleri, millet ve ırk, din ve ülke, doğu ve batı planından çıkarak yeniden değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Bu zafer coşkusuna işte o farklı noktalardan katılmak üzere bazı sahneleri yeniden hatırlatmak isterim.

Her iki tarafın da ölülerini defnetmek üzere savaşa ara verilen bir öğle saati. Türk askeri fırsattan istifade Cuma Namazı kılmak istiyor. Salâ verilip ezan okununca karşı siperlerden telaş içinde gelenler arkada saf tutuyorlar. Bunlar İngilizlerin sömürge Afrika ülkeleri ve Hindistan’dan topladığı Müslüman askerler. Cumayı, düşman (!) cephede kılacaklar ve yeniden kendi siperlerine dönecekler…

Gece nöbet tutuyor askerler… Avrupalı askerlerin safından biri sesleniyor bizimkine, bir şeyler işaret ediyor. Birbirlerinin dillerini anlamıyorlar. Bizimki çantasından bir tayın ekmeği atıyor karşıya, belli ki aç zannıyla. İngiliz askeri de yanındaki konservelerden birini yerden yuvarlıyor insan kardeşine!…

Yıl 1934… Güçlü devletler genç Türkiye Cumhuriyetine uluslararası unsurları da arkalarına alarak baskı yapıyorlar. “Mademki Çanakkale’de bizim mezarlarımız var, mezarlarımız olan yerler toprağımızdır ya da en azından uluslararası toprak sayılmalıdır.” diyerek toprak isteme cür’etini gösteriyorlar.

Genç Türkiye’nin genç cumhurbaşkanı Mustafa Kemal çalışma odasında Anzaklar ve İngilizlerin de geleceği Çanakkale Günü için bir basın bildirisi hazırlıyor. Yaveri içeri giriyor: “Paşam bu emperyalistler iyice azıttı, durmadan telgraflar geliyor, öyle bir mesaj yazın ki hadlerini bilsinler, meydan okuyalım şunlara!…”

Paşa, nazik durumu değerlendirdikten sonra hem bütün güçlü ulusları susturacak, hem de annelerin yüreğine, beşerin İnsan tarafına dokunacak şu sözleri yaverine yazdırıyor:

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Çanakkale… Milli yanımdan çok, İNSAN yanıma, EVRENSEL yanıma, KALBİMe dokunur benim…

Gelibolu Yarımadasının gelişen yeni dünya yapılanmasında bir BARIŞ VE KARDEŞLİK ADASI olmasını niyaz ediyorum. Amin der misiniz?

There are 9 comments for this article
  1. sedef at 00:35

    AMİN AMİN…..
    BÜTÜN DOSLAR DOĞUM GÜNÜMÜ HATIRLAR İSTESELERDE UNUTAMAZLAR:) HEM GELİBOLULU HEMDE 18 MART DOĞUMLUYUM TIPKI SİZİN GİBİ BELLİKİ ONLARINDA KALPLERİNDE BİR YERLERE DOKUNMUŞ BU ZAFER DOKUNMUŞTA UNUTTURMAZ KENDİNİ!!

  2. Ruhi Kılıçkıran at 11:13

    Beşeriyet neden geri gider hep, ilerlediği zannıyla.Oysa ilerleyen sadece teknoloji.Yeniden beşer ve abd olabilmek temennisiyle amin,amin,amin.

  3. yakup at 01:29

    Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. (Mustafa Kemal ATATÜRK)
    başka evlat göndermiyeceklerse AMİN…

  4. alideliveli at 21:37

    çok güzel bir noktaya değinmişsiniz… milli ve manevi değerler, dikkat ederseniz bizi, sizin öngördüğünüz noktaya getiren değerlerdir. Nasılki Kitabımızdaki bir ayete başlarken “besmele(Rahman-Rahim)” çekmeden başlanmaz ise, “insan” dediğimiz varlıkta maddi ve manevi yapılardan oluşur. Bir MİLLET” de, efendim, (çok iyi bildiğiniz gibi)milli ve manevi değerlerden oluşur. Bu iki noktanın kaybolmasının ceremesini gün be-gün toplumumuz yaşamakta “testere ile kesilen kızlar, bir bilezik için öldürülen anneler vb.” örnekleri her gün yüzümüze şamar gibi vurulmakta, bunun nedeni ne olabilir sizce? Acizane olarak, bize sorarsanız, tek sorumlusu bu ülkenin aydınlarıdır. varlığını anlayamamış bireylere yokluğu tarif etmeye çalışan aydınlardır. Lütfen dikkatle düşünün ve değerlendirmelerinizi ona göre yapın… Her olay, iş, oluş maddi ve manevi etkilerden oluşurken, nedeni bu iki yönde incelenmesi gerekirken, insan dediğimiz varlığı bile iki yönü ile ele almamız gerekirken, siz neden, başka başka veya ne olduğunu anlayamadığım(!)anlamlar kazandırmaya uğraşıyorsunuz?
    Sizce insan dediğimiz varlık hangi özellikleri ile tanımlanıyor acaba?
    unutmayalımki “Kendini tanımayan Rabbini tanıyamaz”
    Saygılarımla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir