Değiniler- 158

Değiniler- 158

SU AKAR, YOLUNU BULUR

İnsanların hassasiyetlerini önemsememiş, onlar için hayatî olan değerleri umursamamış, üstelik bunu onların karşısında göstere göstere yapmışsanız; oluşabilecek tepkisel karşılıklardan şikayet etme hakkınız yoktur.

İnsan Sevgisi ve İnsana Saygı; her görüşten insanın hassasiyetlerine en az kendi hassasiyetlerimiz kadar değer vermek, kabul etmesek bile saygılı olmaktan geçer.

Her insanın incindiği noktada göstereceği tepki; kendi anlayışıncadır. Sözle incitmişseniz tepki sözle gelir, yazıyla incitmişseniz yazıyla gelir türünden bir kayıt da kural da yoktur. Her insan tepkisini anlayışınca ortaya koyar. Tepki; adı üstünde tepkidir, kuralı yoktur ve zapt edilemez.

Görüşlerimiz kendimize ne kadar kıymetli ise bize en zıt görüş sahipleri için de kendi görüşleri o derece kıymetlidir. Görüşlerimi özgürce savunmam, senin görüşlerini aşağılamam anlamına gelmemelidir. Görüşlerini özgürce savunan bu hakkın herkese ait olduğunu bilir, saygı duyar.

Görüşleri insani ve evrensel ölçülerle, düzeyli eleştiri yerine günümüzde insani olmayan etiketlerle karalama, gerilimi arttırmaktadır. Hırsız, yolsuz, çağdışı, gerici, terörist vb insani olmayan genellemeler görüşünü özgürce savunma, yayma değil açıktan ötekini aşağılamadır.

Hata ve yanlışı söylenince “Evet ben ve benim gibi düşünenler o konuda yanlış yaptık” diyecek objektiflik yoksa, böyle bir durum ortaya serilince “Ama onlar da şöyle yaptı, sizinkiler de şunu yaptı” türünden çıkışlar gösteriliyorsa, ortak bir hakikatte buluşma şansı kalmamıştır.

Gösterilen yanlışı haklı çıkarmak için gösterenin yanlışına tutunmak; son devrin modası. Oysa şu bir gerçek ki yanlış yanlışı aklamaz, kirli kirliyi temizlemez. Bizim acil ihtiyacımız doğru, güzel ve temizde buluşmaktır. Yanlış, kir ve çirkinliği itiraf ve kınanma pahasına buluşma!

“Olanı olduğu gibi değerlendirme” yaklaşımı yerine “Olması gereken” veya “Olmaması gereken” üzerinden duygusal değerlendirmeler geliştirmek; olanı olduğu gibi anlama basiretinden uzak düşmektir. Ne yazı ki günümüzde çoğu değerlendirmeler olmalı- olmamalı üzerinden yapılmaktadır.

Fanatizm tavan yapsa da ben tavrımı söyleyeyim: “Marmaray ilk depremde çöker, ihalesinde yolsuzluk var, gitti kaynaklar” diyorsam o trene binmem! Her gün o trenle kıta geçiyorsam her gün bunları gündeme getirmem. Elhamdülillah hizmete nankör değilim. Sen ister fanatizminde kudur, ister söv!

“Halk ayrıştırılıyor, toplum ikiye bölünüyor” mu? Hayır! Maskeler düşüyor, Saflar netleşiyor, Kimin kiminle, kimlerle olduğu hızla netleşiyor. Siyahla beyaz, gün gibi açığa çıkıyor. Evet bu dönemler biraz zorludur. Ama ilerisi aydınlıktır. Hakiki bir arınma yaşıyor bu ülke!

Su akar, yolunu bulur. Bu coğrafya, bu ümmet benzeri süreçleri yeni yaşamıyor, tarih boyunca yaşadı ve de yaşayacak. Basiretli olmaktan anladığın, senin sosyal medya gazına gelerek, fanatizme düşerek savunduğun görüşlere katılmamsa ben öyle bir basiretten Allah’a sığınırım.

Her fırsatta her halin, her sözünle milletin değerlerine sırt döneceksin sonra hiçbir şey olmamış gibi davranacak ve herkesin seni kabul etmesini bekleyeceksin. Bu millet her şeye katlanır da aptal- saf yerine konmaya hiç katlanamamıştır. İnsan oyuncak, toplum oyun sahası değil.

Sosyal Medyada oluşturulan algıyla meydanı boş bulanlar her tür hakaret ve aşağılamayı kendileri için bir hak gibi kullanmaktadırlar. Bilsinler ki susanlar, haksız veya yanlış olduklarından değil bu kadar alçalamayacakları, bu kadar edep yoksunu olamayacakları için susmadadırlar.

Tarafsızlık; sözde bir söylemdir. Hakikatte herkes taraftır. Bize düşen; Hakkın taraftarı olmaktır. Şiddeti makul görmüyoruz. Şiddeti tetikleyen kışkırtma- tahriki de makul görmüyoruz. Su akacak, yolunu bulacaktır. Bu millet bu günleri de atlatır.

NE OLDU BİZE?

“İnsan önüne yazılanı; Beşer kafasına kazınanı okur” demiştim bir eserimde. Çoğunluk önündekini kafasına kazınan üzerinden okuyor. Duygusal tepkiler ve tarafgirlik devreye giriyor. Halbuki paragraf paragraf yazılanı dikkatle okusa ne demek istediğimizi gayet açık anlayacak.

İnsanların, kafalarının ardındaki birikim ve yargılarla konuştuğu bir düzlemde sağlıklı müzakere, düzeyli tartışma yapılamaz. Konu siyaset olunca basiretler kilitleniyor. Yaygın algı operasyonları baskın çıksa da biz doğru bildiklerimizi söylemeye devam edeceğiz.

Öğretmen, İmam, Ebe hanımın oturduğu lojman grubu içinde, bir Cumhuriyet köyünde büyüdüm. Geniş bahçemizde öğretmenler çilingir sofrası da kurardı. Babam bahçe kapısında görününce kadehleri örterler, çaya buyur Hoca amca derlerdi. Şimdi, kazandık diye biralar gözümüze sokuluyor!

Babam bilirdi içtiklerini. Daveti kırmaz, yanlarına gider, çimlere bağdaş kurar, sadece dinden değil, kültürden memleket meselelerinden bahis açarlardı. İlkokuldaki Milli Bayramlarda, kurtuluş mücadelemizi babam anlatırdı. Öğretmenler genelde solcu babam sağda. Hiçbir sorun yoktu.

Bi inanca, bi siyasi görüşe sahip olmak; farklı düşünenin gözüne bi şeyleri sokmak demek değildi. Hele hele farklı düşünene sen hırsızı, yolsuzu savunuyorsun yaftasıyla arsızlık ve edepsizlik etmek hiç değildi. Biz öyle büyüdük. Öyle gördük büyüklerden. Şimdilerde ne oldu bize?!

Annemin başörtüsü; babamın sakalı, lojman komşularımız; tayyör giymiş öğretmen ve ebeleri hiç rahatsız etmezdi. Gece gündüz bir ve beraberdik. Muhabbetlere doyum olmazdı. Önce İnsan diyorduk. Saygı duyuyorduk çünkü.

Köye tayin olan ebe hanımlar 20’lik genç kızlardı. Babam merhum “Kızım korkma, bu köy medenidir. Korkarsan çık gel, bizde yat” diyor, o ana kuzusu genç memuru rahatlatmak için “Akşam, yatsı ve sabah namazından gelince senin evin etrafını gezer, kolaçan ederim, korkma!” diyordu…

Ben “Bize ne oldu?” sorgulaması ile hepimizin gelinen noktadaki payını sorgularken takipçi dostlarımın bazısı kim yaptı diye suçlu arıyor, bazısı da suçu tek tarafa yıkıyor. Kusura bakmayın, ben o düzeye inmeyecek, oradan bakmayacağım. İnsanlığını hatırlayanlara Selam olsun.

İNANÇLARIMIZ VE ZİHNİMİZİN OYUNLARI

İnandıklarınız; inanmak istediklerinizdir.

Güçlü ve üstün bulduklarınız; siz onlara güç ve üstünlük atfettiğiniz için öyledirler.

Neye inanmak, kime güç vermek istediğinizi sorguladığınızda inançlarınız ve üstünlük anlayışınız değişmeye başlar.

Her insanın zihni; onun inanmak istediği ve güç yüklediği konulara paralel sahneler sürer onun önüne. Zihnin kendine oynadığı oyunlardan habersiz olanlar ise bu sahnelere inançlarının delili diye bakarlar.

İç aleminde neye inanma eğilimindeysen dış aleminde onu destekleyen oluşumlar görürsün. Sonra da “Canım benim inanmam değil, bak, apaçık ortada oluşumlar” der, içindekini perçinlersin. Zihnin hükmen galiptir artık sana. Geçmiş olsun.

Birilerinin “Yüce Kişi” olduklarına inandığım dönemde yaptığım ziyaretlerde bazıları kalbimi okuyor, içimde sakladıklarımı biliyor, ima ediyordu. Bu inançtan vazgeçtim. Ne mi oldu? Şimdi de ziyaretler yapıyorum. Kimse içimi okuyamıyor, sırrımı bilemiyor. Ne anlatıyorum, anladın mı?

İnanmak; yaslanmak, karar kılmak ve bi manada saplanmaktır. Zihin; boşluk sevmediği için bir an önce inanmak ister. İnanmak; hükme varmak; hükme varmak etiket vurup sonsuz sınırsız bilgiyi dondurmaktır. Sadece bilgi alsanız, seyretseniz, inanmayı biraz erteleseniz ölür müsünüz?!

Kitap oku dedim. Başlamış. Bir süre sonra döndü “Bazı konularda tıkanıyorum, size sorsam” Neden dedim. “Bunalıyorum oturtamıyorum” dedi. “Ne güzel. Bunal, daral, sancılan, uykusuz kal. Ancak öyle açılır hakikat” dedim. Onu seviyorsam zihninin bana yaslanmasına izin veremezdim…

“Kendine güç verme benlik yapma” diyerek özgüveni dinamitlediler. Sonra? Bu hitaba inananların hemen hepsi, bunu diyenlere üstün anlamlar yükledi ve onlarda olmayan güçler vehmetti. O zaman sorsak mı? “Benlik yapma” diyen örtülü biçimde “Sen beni besle, beni güçlendir” mi diyor?!

Hangi kitabı okumaya başlasam, hangi sohbete kulak kesilsem; inanç- kabullerimi askıya alır, o eserin o hitabın kendi bütünlüğünde onu anlamaya çalışırım. İnançlarım ve kabullerimle yaklaştığımda o kitap da o hitap da ölüdür zaten. Ya saplantılarımı besler, ya isyana sevk eder!

Zihniniz; inanmak ve birilerine güç- anlam yüklemek ister. Hakikatiniz; sürekli öğrenme ve öz kudretine erme arayışındadır. İnanmak; akışkanlığı dondurmaktır. Zihninin, bir an önce inanma ve dışarıda güç- anlam arama oyununa gelen davayı kaybetmiştir. Fark edenlere selam olsun.

“SEÇİLMİŞ” ZATLARI KİM SEÇİYOR?

İlahi bir el tarafından özel yeteneklerle donatılarak “Seçilmiş İnsan”lar yoktur. Önce kendi iç alemleri ile barışarak, öz kudretlerini fark edenler; yaşadıkları bu durumun farklılığını dış aleme; tanrısal düşünenlere “Seçilmişlik” adı altında anlatmışlardır.

Yazı yeteneğimi fark ettiğim gün, fark ettiklerimi yazmaya başladım. Yazdıkça yetenek farklı boyutlarıyla gelişti, açıldı. Bir okurum “Allah sizi yazmak için yaratmış” dedi. “Yazmaya Seçildim” dedim. Öyle hitaba böyle cevap. Gerçek? Yeteneğimi fark ettim, kullanıyorum, hepsi bu!

“Ziyaret ettik. Kalbimi okudu, şaşırdım. Çok özel bir insan o, Allah’ın seçtiği kul…” Yanılıyorsun kızım, fena halde yanılıyorsun. Ona “Zat”, “Seçilmiş”, “Özel İnsan” anlamını sen yükledin. Böylece, kalbini ona açık ettin, o da açık kapıdan girdi ve içeriyi okudu. Zihnin de yüklediğin anlamı perçinledi. Olay bundan ibaret.

“Allah’ın kendine seçtikleri” mi ne demek? Dediğim gibi önce kendisiyle barışan, sonra işleyen sistemin kurallarını okuyan sonra da satranç taşlarıyla oynarcasına yetkin olduğu sahada işini ustaca yürütenler anlamınadır. Bir yerden bir el birini seçmiyor, anladın mı güzelim?!

Türkiye ve İslam Ülkeleri “Allah tarafından Seçilmiş” olduğuna inanan ve inandırabildiklerinden cemaatler oluşturan kişilerden yediği kazığı kimseden yememiştir! Onların verdiği zararı kimse vermemiştir. Kimse insanları onlar kadar sömürmemiştir. Allah Seçse böyle mi olurdu?!..

Seçilmiş veya Allah Seçti tabir edilen kişiler; kendilerinde buldukları Akıl ve Kudrete kendi kendilerini seçenlerdir. Bunu lütfen iyi anla! Bunu anlarsan Seçilmişlik gazına gelerek kimsenin oltasına gelmezsin ve canın yanmaz! Aman dikkat!

İlla senin zihnin, Seçilmişlik adı ile özel insanlar mı görmek istiyor? O zaman sana tavsiye; merhametli, mutevazı, insan ayırmayan, kendine özel konum ve sınıf biçmeyen, etrafında şakşakçı ve tapınıcı tipler toplamayanları ara bul, olur mu kardeşim? Ölçün bunlar olsun ki yanma!

Kalkınmış, bilim ve teknolojide ileri gitmiş, eğitim kalitesi yüksek ülkelerde insanların birini değerlendirmek ve ondan faydalanmak için Kutsala Dayalı Seçilmişlik aramamaları nedense hep dikkatimi çekmiştir. Bu sana bir şeyler söyler mi?

Filozoflar, Bilgeler ve Medeniyetin, Tarihin akışını değiştiren şahsiyetlerde de “Seçilmişlik” türünden bir iddia ve ima görmüyoruz. Hatta onların çevrelerine insan toplamamaları da hayli dikkate değer. Bunları da düşünmek lazım.

Seçilmiş Zat (?) peşinde ömür tüketenler; kendilerini tanıyamadan, sürüye sayılarak göçtü gitti alemden. Uyananlar; Yaratanın kendilerinde ne görmek istediğini kendilerine dönerek, kafa patlatarak, çabalayarak buldular. Hakiki Huzura onlar erdi. Dilersen, sana da nasip olur.

KABUL EDİYORUM

Şefkat, merhamet, iyilik, yardım, destek vb kelimeleri duyduğumuzda zihnimizde ilk canlananlar dışa ve başkalarına doğrudur. Ona şefkat, buna merhamet gösterilebilir, diğerine iyilik ve yardım edilir, destek verilebilir. Bu kavramları kendimize doğru neden düşünemiyoruz sizce?!

Temel sorun zihinsel kodlarımızdadır. Kültürel, ahlaki, dini ve sosyal köklerimizdedir. Şefkat ve Merhamet denince toplum ve insanlık, doğa ve çevre gösterilir. Bu bir… İkincisi kendimize şefkat ve merhameti kendimize doğru düşünmek Bencillik ve Egoizme eş kabul edilmiştir.

Farkında mısınız, doğduğumuz andan itibaren “Kendimiz Olmak” aşağılanmış, “Olması Gereken” İyilik- Güzellik öneri ve dayatmalarına maruz kalmışızdır. Ailede başlayan “Başkası Ol” kodlamaları Okulla ve Çevreyle perçinlenerek sürer. Sonuç? Kendine Yabancı ama Başarılı (?) İnsan Tipi!

Korkularımızın, kaygılarımızın, endişelerimizin ilacı kendimize şefkat göstermek iken ne yazık ki iyi vatandaş, iyi kul, iyi insan olma adına korku ve kaygılarımız güçlendirilmiştir. Kendisi Gibi Düşünemeyen, Kendisi Gibi Yaşayamayan insan olmak özendirilmiştir farkında mısınız?!

Mevcudu Değiştirme veya en azından Geliştirmeye şartlandırıldık. “Ben bu halimle iyiyim, kendimi öylece kabul ediyorum” demek sadece toplum karşısında değil, kendi zihnimizde, kendimize karşı bile suçtur. Kabul ettiğiniz hallerinizi ve Düzeltmek istediklerinizi bir düşünün hele!

Dert mi çare bulmalı, sıkıntı mı hemen çözmeli, problem mi mutlaka giderilmeli, eksiklik mi derhal tamamlanmalı, karışıklık mı acilen düzeltilmeli… Bırak dağınık kalsın, öylece dursun niye diyemeyiz? En azından iç dünyamızı kuşatan sorunlara desek? İnanamıyorsun di mi?

Dertleri, sorunları, problemleri, eksiklikleri, karışıklıkları bir süreliğine bize uğramış misafirler kabul etsek mesela? Adı üstünde misafir, eni sonu gidecek. Güzelce ağırlasak onları. Hoş geldiniz, şeref verdiniz, sizi gönderene gurban, bilinciyle ağırsalak? Çok mu zordur bu?

İhtiyar hacı amcaya geçmiş olsuna gittik. Klasik hasta ziyareti sorularıyla muhabbet açmak üzere “Uykunuz nasıl, ağrılar çok mu?” dedik. “Misafire ayıp olur çocuklar. Bunları açmayın” dedi. Misafir? “Hastalığımız bedenimize misafirdir, onu incitmeyelim, başka şey konuşalım!

Hastalık; misafir?! Nasıl bi bakış? Tanık ve Hizmetkar! Şahit olma ve Hizmet bakışı. Bize yabancı mı? Uzak Doğu öğretilerinden mi geldi? Sen öyle san! Müslümanlık KELİME-İ ŞEHADET le başlıyor. TANIKLIK SÖZÜ VERMEKle başlıyor. Hayata, kendime, her şeye şahit olma sözü İslam. Aaaa!

Şahitlik deyince Mahkeme hatıra gelir.
Şahit; Sanık mıdır? Hayır.
Şahit; Davalı mıdır? Hayır.
Şahit; Davacı mıdır? Hayır.
Şahit, hepsinden özgür ve bağımsız olarak
sadece gördüğünü, bildiğini anlatandır.
Şahitlik; suç, suçlu, iddia, suçlamadan uzak olmak!
Kelime-i ŞEHADET?!..

Hastalığıma, acıma, derdime şahit olamaz mıyım? Olamam. Hastalığım deyip sahiplendim. Sahiplendiğimi Misafir sayamam, o benimmm. Derdim diyorum. Acımız büyük diyoruz. Sözler, zihnin izdüşümü. Oysa hepsi misafir ve hepsi geçici. Hepsinin ömrü sen sahiplenmeyi bırakana kadar, inan!

“Hepsinin ömrü sen sahiplenmeyi bırakana kadar” dedim. Es geçme bunu. Varsa bir sır, işte budur. Sahiplenmeyi bir bırak; ne hastalık, ne bela, ne acı, ne problem yıkamaz, kasamaz, bunaltamaz seni! Çünkü Kabullenmek; Dönüşümü hızlandırır. Hem de son sürat!

Kabullenirsem dönüşür mü? Dönüşmez! Dönüşür dediydin? Kabulleneyim de dönüşsün diye kabul edersen dönüşmez. Çünkü Allah, pazarlık sevmez. Teslimiyet ister. Dönüşsün diye kabullenme, ne olacağını umursamadan kabullen! Sonra zaten göreceksin lütuf, nimeti, ikramı! Anladııın?

Allah’ım! Yaşadığım her şeyi hakikatte senin yaşattığın bilinciyle itirazsız kabul ediyorum. Lehime gördüklerim kadar Aleyhime sandıklarımın da Nimetin, ikramın olduğunu aklımdan çıkarmıyorum. İtirazı, direnci hatırıma getirmiyorum. Ne ikram edersen kabulümdür. (Âmîn)

DEVASIZ İKİ İLLET

Ukalalık; eğitilesi bir davranış veya düzeltilesi bir bakış değil bir huy, bir karakter, bir beyinsel rahatsızlık türüdür. Ukalaların tedavisi imkansıza yakın ölçüde zordur. Onlar için yapabileceğiniz sadece kendileri ile aranızda mesafe ayarlamasıdır.

Ukalalık ve Düz Mantık ikiz kardeştir. Düz Mantık sahibi insan nasıl bir insandır mı? Siz bir konuda bir saat açıklama yaparsınız, o sanki hiç bir şey anlatmamışsınız gibi kaldığı yerden, aynı noktadan aynı görüşü savunmaya devam eder. Kesinlikle ikna olmazlar. Çünkü hastadırlar.

Ne ukala ukala olduğunu, ne de düz mantık sahibi saplantısını kabul eder. Onlar için emek sarf etmek, boşa kürek çekmektir. Yakınımızda iseler, he hoş, öyle gerçekten diyerek geçiştirmek, uzakta iseler mesafe aralamak en güzelidir. Yoksa olan tüm enerjinizi sömürür, yerler…

Ukala ve Düz Mantık sahiplerinin saplantılı fanatizmlerinden korunmada sosyal medyanın engelleme butonlarına hayranım. Bu sayede hiç kimse enerjinizi tüketemiyor, sizi geremiyor ve siz anlayış sahiplerine, yumuşak gönüllere daha fazla hitap edebiliyorsunuz.

İnsanların soru ve görüş beyanlarına dikkat ediniz. Her insan soru ve açıklama biçimiyle ukalalık veya düz mantık potansiyelini açık eder. Buna göre konumlanmak yerine herkese aynı olmaya kalkar, bir de buna “İnsan Sevgisi” etiketi vurursanız korkarım ki çok yorulur, çokyıpratılırsınız.

Ukalalık ve Düz Mantık; Narsizm hastalığı belirtileridir. Bunları görmüşseniz iki yol vardır önünüzde; 1- Hastaya şefkat gösterip çocuk kabul etmek, çıkışlarını anlayışla karşılamak 2- Karantinaya alıp korunmak. “Düşünsel Karantina” muhataba anlam yüklemeyerek ondan korunmaktır…

Bazı rahatsızlıkları en yakınımızda görürüz, konduramayız. İsim de veremeyiz anlam da. Narsizm; Psikolojinin derinliğine yeni yeni indiği bir hastalık. Kitabın ismi anlamlı “Tanıdığınız Narsist”. İçli dışlı olduğunuz ama konduramadığınız haller normal mi hastalık mı? Bu kitap size hepsini anlatıyor. Öneririm.

40423583_300609520740196_4263213620233826527_n

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir