Değiniler- 170

Değiniler- 170

BİLDİKÇE DONUKLAŞMALI MI GÖNÜLLER?

Yemeğin lezzetini tatmak için hangi malzemelerin ne oranda kullanıldığını, nasıl hazırlandığını bilmek gerekmez. Lezzet hissedilir, tadılır ve zevk edilir. Lezzetin, bilgiye ihtiyacı yoktur. Hayatı ve onun mekanizmasını bilmeye çalıştıkça yaşamanın zevkini kaybediyor muyuz ne?!

En kral aşçının en özel spesiyali de olsa hatta uluslararası jüriden altın madalyası da olsa bu, o yemeğin herkes tarafından leziz bulunacağı anlamına gelir mi? Gelmez. Neden? Lezzet damağa ve kişiye özgüdür çünkü. Hakikat ve İlim için de durum budur. Ne mi demeye çalışıyorum?

Bakıyorum da meşhur, kabul görmüş, taraftarı çok olan Hakikat- İlim yayınlarına yapışma peşinde herkes. Zora ki inandırıyorlar kendilerini gerçek bu, diye. Zorlamasan! İlim sofrası geniş, sana leziz gelene uzansan! Lezzet, sana özel. İnan, Hakikat de öyle. Benden söylemesi…

TUTARLILIK! SADAKAT! AMAÇ! NEYE GÖRE?

Herkesin “Tutunmazsak yaşayamayız” diye inandığı, aksinin olabilirliğine ihtimal vermek bir yana aklına getirmeyi bile kendine haram saydığı bir ortamda siz “Tutunmak gerekmez, bırakarak da olur” demişseniz anlaşılmamaya veya deli, uçuk, yaftasına maruz kalmanız gayet doğaldır.

Ağırlıkla akıl- mantık çizgisinde yol izlerken şiirsel- hayalci yaklaşıma kapı aralamanız; şiirsel- hayal ekseninde yürürken akıl- mantık yörüngesinde de yürümeyi denemeniz; genellikle insanlar nezdinde “Tutarsızlık” olarak etiketlenir. Tutarlılık; bir Hakikat şartı mıdır ki?!

Tutarlılık; dün ne demişse bugün de aynı yerde olmak; savunduğu değerlerin hiçbirini değiştirmemek; bir ömür aynı çizgide- aynı kafa ile yürümek olarak kabul ediliyor ve övülüyor kitleler nezdinde. Aksi duruma dönek ve fırıldak ismi veriliyor. Peki o zaman Evrim ve Devrim ne?!

Yaşayan en büyük mütefekkirlerimizden biri 60’larda Komünistti. 70’lerde İslamcı 80’lerde Siyasal İslamcı, 90’larda Statüko Muhalifi, 2000’lerde şimdi Milliyetçi Müslüman! Komünizmden Milliyetçiliğe evrilmek? Tutarsızlık mı? Döneklik mi? Devrimden devrime koşarak evrilmek mi?!

Sağlam temeller üzerine ev kurmak; sağlam değerlerle yaşam anlayışı- bakış açısı inşa etmek? Ne kadar sevimli ve tutarlı geliyor di mi? Temelsiz, yüzen, uçan veya hep hareketli evlerimiz olsa mesela? Fikirlerimiz, bakış açılarımız, anlayışlarımız durmadan değişse? Çok mu korkunç?

Yunus Emre, çocuk yaşından beri köyün aşağısındaki nehir kıyısında inleyen DÖNME DOLAP’ta ayrı bir şeyler duyarmış! Mevlana, SEMA- DEVRANı benimsemiş aşk ile. Kendini dertli dolap diye nitelemekten çekinmemiş Yunus. Kitaplarını suya atmasıyla iftihar etmiş Mevlana! Ne alaka mı?

Yolcunun tutarlılığı yola sadakat mi?
Arabayla özdeşleşmesi?
Veya menzile aşkı, iştiyakı?
Ya da yol arkadaşlarına?
Belki de çıkış noktasına dönme ideali taşıması?
Hiçbiri diyemez miyim?
İmkansız mı başka ihtimal veya ihtimaller?
Yol ve Yolcu deyince hep bunlar mı hatırlanmalı?!

“Yaşama dair bir yüce amacınız yoksa yaşayamazsınız” diyor o çok bilmiş uzmanlar. “En mutlu yaşam; amacı olan yaşamdır” diye de perçinliyorlar. Tam tersini diyorum; amaçlarla kısıtlayamam potansiyelimi. Zerre kadar amacım da yok hani? Kim dedi yaşamıyorum? Kim dedi ki huzursuzum?

Fark ettirmek istediklerin güzel de raydan çıkarım diye korkuyorum. Derinlere dalar da çıkamazsam endişesi taşıyorum. Veya kaybolup gitmekten çekiniyorum, dedi.
Raydan çıkanlara selam olsun
Derine dalana ne mutlu
Kaybolmayı göze alana hastayım, dedim.

Sadakatim
ne yola,
ne arabaya,
ne sılaya,
ne menzile,
ne de yol arkadaşlarına!
Varmak veya Dönmekten de âzâdeyim
Sadece ama sadece
“Yolculuk” ve “Seyir” halinedir sadakatim
Bunlar sana tutarsızlık görünmüşse
Ben tutarsızlığımla da iftihar ederim.

BİLGİYİ YAŞAMA GEÇİRMEK

Yemek yer, nasıl hazmederim demez, bilir ki mide-bağırsak otomasyon halinde… Su içer, nasıl süzerim demez, bilir ki böbrekler emre amade… Nefes alır, vücut ne yapar demez, bilir ki akciğer tatil yapmaz… Bilgi alır, Aklına da yatar ama şu soruyu sorar; Bilgiyi nasıl yaşama geçirebilirim?!

Bilgiyi sahiplenenler, bilgi ve ilgi üzerinden bilinç sömürenler bizimkinin zihnine şunu işlemiştir; “Bilgiyi almak, anlamak hatta iman etmek yetmez! Yaşama geçirme çalışmaları yapmalısın! Uygulama, ritüel, eksersizler olmadan olmaz” Bizimki yutar zokayı. Oltaya gelen balık misali…

Zor ve gayret ister diye yutturulanları yıkan söylem ve önerilerimi inanılmaz ve imkansız bulduğunu biliyorum. Gönlün onaylasa da asırlık kabulleri yutan milyonlarcası gibi zihninin direndiğinin de farkındayım. “Bilgiyi nasıl yaşama geçiririm?” diye sorman delirtse de vazgeçmeyeceğim!

Bilgiyi yaşama geçirme çalışması adıyla asırlardır insanlar zulmediyor kendilerine! Kutsal kabulleri yerine getirme rahatlığı içinde. Neden huzursuzuz, niye yerimizde sayıyoruz diye kutsal kabulleri sorgulamayı kendilerine haram ettiklerini düşünmeksizin! Huzurlular mı cidden?!

Yenen yemek hazmolunur, içilen su süzülür, solunan hava yaşam yakıtımız olur. Bunlar oluşurken beden ne bize sorar, ne bilgi verir, ne de bizden izin alır! Tatile de çıkmaz. Bilgi alınır, kabul edilir, ikna olunur. Beyin; o an bilgiyi sende Yaşam kılma sürecini otomatik başlatır.

Değişmez doğruların, kutsal kabullerin, kalıp metotlarınla yaşa sen! Sadık kal, büyüklerin büyük tespitlerine. Ve hiç güvenme kendine! Güvenme bedenine güvendiğin kadar, bilincine… Ben güveniyorum. Bilgi de yemek gibi otomatik geçer yaşama! İster inan ister zulmet şu emanet cana!..

İnsanlara; hakikate ermeyi zor gösterenler, gerçekten zor olduğu için değil tevazu giyinmiş kibirlerini beslemek için zor, çileli dediler. Kolay diyorum kolay. “Tamam da nasıl yaşama geçiririz?” demeye devam etsen de sabredeceğim. Bir gün dönüşeceğinden hiç şüphe etmediğimden.

DOĞAYA VE DOĞASINA DÜŞMAN KESİLMEK

Doğal gerçekliğe sırt dönerek doğal olanın dışında ve ötesinde bir gerçeklik arayışına düşen tek varlık insandır. İlerlemesi de gerilemesi de, huzuru da bunalımı da bundandır.

Doğallığına sırt çeviren, doğayla mücadele eden insan yeryüzünde medeniyetler inşa etmiş, ilerleme hamlelerine imza atmıştır. Bu hamleleriyle doğayı bütün mahlukata zehir etmiş; kendi doğallına da ihanet etmiştir. Bedeli; yaşanmaz bir doğa ve huzursuz bir insan doğası! Değdi mi?

İnanç, ahlak, eğitim ve görgü anlayışlarının sürekli doğasına sırt dönmesini; ulvilik, yücelik peşinde koşmasını insana telkin ettiği bir ortamda şu soruyu da soruyorum: Var olan doğasına sırt dönen; varlığın ötesindeki yüceliğe (?) erişebilir mi? İnkarla bir yere varılabilir mi?

En komiği de şu beden- bedensellik düşmanlığı! Katıla katıla gülesim gelir. “Beden değilsin, sakın bedenselliğe düşme mahvolursun” telkinleri. Beden değiliz dedi. Toplu iğne batırdım koluna, ciyakladı. Sus, seni edepsiz, beden değilsin, acı bedene ait, sen beden değilsin dedim.

Sarışın mavi gözlü oğlanı tanıştırdı. Bizim oğlan amcası. Öp amcanın elini. “Hıh, bedenselliğinin meyvesi. Hayvanların da enikleri olur. Bu da senin bedenselliğinin yavrusu yani” diye yüzümü buruşturdum. Şaşırdı ve bozuldu bizim kuantsal tasavvuf sarhoşu!

Her ne var ise sende var,
Bedeninle Ruhunla sadece sende
Her ne var ise burada dünyada
Bireyi, toplumu, köyü, kenti ile dünyada
Doğasına sırt dönenler
kayboldular ulvilik denizlerinde
Doğayla savaşanlar zindan ettiler
dünyayı tüm dünya ehline
Artık uyanmalı değil mi?

Doğayı seviyorum
Doğamı seviyorum
Bedenimi seviyorum aşağılamaksızın
Ruhumu seviyorum uçurmaksızın
Kendimi seviyorum
Kendimi sevdikçe kendim diyebileceğim
her şeyi, herkesi seviyorum
Kendini sevmek Şeytaniyet?
Ucu Firavunluğa çıkar mı dedin sen?
Cennet Biletçisi misin?
Seni de seviyorum…

OKUSAN DA ANLAYAMAZSIN ALDATMACASI

Önünüze konan; okuyabildiğiniz ve anlayabildiğiniz bir metin hakkında size “Metni anlamanız yetmez. İşaret edilen gerçeği, onu daha önce çözmüş, anlamış ve açıklamış birinden öğrenmelisiniz” deniyorsa biliniz ki bunu diyenler aklınız ve kapasitenizle alay etmektedirler.

Doğu ve Ortadoğu toplumları; karakteristik anlama ve okuma eğilimleri böylesi yönlendirmelere kapı araladığı için iflah olmamışlardır. Çünkü böyle bir teklifi kabul; otomatik olarak aklı ve idraki güdülen konumuna indirgemeyi kabuldür. İnsan haysiyetine yakışmayanı kabuldür bu!

Her işte olduğu gibi elbette ilim ve okuma alanında da Ustaların işi kavrama biçimlerini bilmek ufuk açıcıdır. Fakat okuyabildiğiniz ve anlayabildiğiniz metinler hakkında anlayamayacağınız savı, ustanın anlayışına odaklanma önerisi; samimi bir çağrı değildir. Neden mi?!

Din; Âkil-Bâliğ olanı muhatap alır. Aklını kullanma yetisi göstereni ve kimliğini; birey-toplum planında fark edeni. Akıl yoksa Kulluk da yoktur. Kimlik kazanamamış bilinç; çocuksudur, sorumlu değildir. Okusan da anlayamazsın tezi; aklınıza ve kimliğinize hakaret değil midir?

“Okusan da anlayamazsın, illa anlamış biri lazım” telkini kutsal metinler hakkında sapmaları önleme gibi samimi bir gayretten doğmuş olabilir geçmişte. Ne ki buna alışan tembel yığınlar; zamanla anladıkları konularda bile birine başvurmadan söz söylememeyi benimsemişlerdir…

Hadis gayet açık. Ayet de açık. Sorgulamak ve düşünmek yerine açık mana hakkında bile kendi yerine düşünene teslim olmak; dini, ahlaki, tasavvufi edep filan değil düpedüz kulun Rabbine “Sen aklımı- bilincimi muhatap aldın ama ben akılsız- bilinçsizim” demesinden başka nedir ki?!

Fikir alış verişi yapmakla bir fikre kayıtsız şartsız teslimiyet aynı şey mi? Ufuk genişlemesi için bilgi almakla hiç ufuk turuna çıkmadan verilen bilgiye iman etmek aynı şey mi? Umarım, düşünme tembelliğimiz köle bilinçler- güdümlü akıllar olmamıza yol açmaz! Sadece uyardım…

BİNDİĞİ DALI KESENLERE NE MUTLU!

bindigi-dali-keserken

Zincire halka eklercesine bilgileri birbirine bağlaya bağlaya öğrenir çoğunluk. Veya temel üstüne duvar çıkarcasına tuğla koya koya idrak eder. Zincire halka ekleyen öğrenme, kendini bir güzel zincirlediğinden; duvara tuğla koyan idrak, kendini duvarlar arasına hapsettiğinden habersizdir.

Her yeni bilgi halkası ile eski halkaları koparmayı ve atmayı deneyebilir misin? Her yeni idraki eskinin üstüne koyarak değil eskinin altını oyarak değerlendirebilir misin? Zinciri kıranlar, duvar örmek yerine ufuk açanlar ancak böyle yapanlardır. Ve her dönem az olacaklardır.

Nasreddin Hoca bindiği dalı mı kesiyordu, ahali şaşkın gözlerle bakarken? Sana yeni öğrendikleriyle eskiyi iflas ettirerek ilerleyen bi öğrenme tarzından bahsediyorum. Zincire halka ekleyen değil koparan ilerlemeden! Tuğla üstü tuğla koyan değil habire duvar yıkan öğrenmeden!

Bindiğim dalları bir bir kesiyorum. Tutunduklarımı bırakıyorum fark ettikçe. Dünün bilgisine zincirlenmeyi Tutarlılık; kadim idrake bağlılığı İstikrar zanneden ahali nazarında delicesine bir iş benimkisi. Nasreddin Hocam benim! Bindiği dalı kesen Bilinç Devrimcisi! Büyüksün!..

Korkuyorlar; bilinçlerini sarmalayan zincirlerin kırılmasından! Bakış açılarını değiştirecek öneriler ödlerini koparıyor. Duvarlarını Ev edindikleri için ufuk açma teklifini haneye tecavüz algılıyor bozuluyorlar. Bizim insanlarımız. Bindiği dalı kesenler coğrafyasının insanları!

– Amaç ne olmalı?
– Amaç kaydından çık!
– Menzile ermek heyecanlı olsa gerek
– Heyecanlanma varınca göreceğin bir şey yok
– Allah’a ermek güzel olmalı
– O kadar güzel ki “İster idim Allah’ı buldum ise ne oldu” şokunu yaşatır
– İçimi kararttın
– Yunus torunu olduğunu anımsattım.

Bindiği dalı kesenlerin torunları bağlandıkları dallara bu kadar tutunsun? Buldum ise ne oldu diyenlerin nesli hala büyülü bulma yollarında nal toplasın? Kitaplarının suya atılmasına ses çıkarmayanların sevdalıları hala belli kitaplara tapınır kalsın? İşte bunu aklım almıyor!

Dünya konukluğunda yarım yüzyılı devirdikten sonra bindiği dalı kesme hikmetini kavramak! O kadar geç o kadar geç ki erken sayabiliriz mi diyordu Shakespeare? Ben geç kaldım. Siz geç olmadan kesin bindiğiniz dalları, yıkın ördüğünüz duvarları, atın vazgeçilmez kitapları! Şimdi!..

“BENİ BÖYLE KABUL ET” DEMENİN ARKA PLANI

Sevdiklerine, yakın çevresine “Beni böyle kabul edin” diyen biri aslında ne demek istemektedir?! İlk bakışta masumiyet, samimiyet, tevazu ve teslimiyet yansıttığı sanılan bu talebin arka planında nasıl bir kişilik ve ruh dünyası vardır? Aklımıza ilk gelenleri sıralayalım mı?

1- Beni böyle kabul edin;
Kendimden, yaşam anlayışımdan, tuttuğum yoldan ve geldiğim noktadan o kadar eminim ki ben kemale erdim. Sizin bilgi ve idrakiniz beni bağlamaz. Ben olgunluğun zirvesindeyim.

2- Beni böyle kabul edin;
Değişim, gelişim ve yenilenmeye açık biri değilim. Kendi konfor alanımın bozulması cehennemim olur. Sınırlarım ve kabullerim sarsılmaya gelmeyecek derecede güçlüdür. Onlar sarsılacak olursa ölürüm ben, n’olur acıyın bana, yaşatın beni.

3- Beni böyle kabul edin;
Uyum ve hoşgörüden nasipsizim. Sizi de uyumlanmam gereken düzeyde görmüyorum. Sizden alacağım ne olabilir; düşük frekanslı basit insanlarsınız! Beni böyle kabul edin diyerek hem uyumlanma beceriksizliğimi örter hem de kibrimi sizinle tatmin ederim…

4- Beni böyle kabul edin;
Kişiliğimi bulamadım. Ayaklarımın üstüne basıp yürüyecek cesaret ve bilinçte de değilim zaten. İyisi mi siz beni sırtınıza bindirip taşıyın. Yük olduğumu düşünmüyorum, hem sevaptır bi kula yardım etmek! Değil mi ama?!

5- Beni böyle kabul edin;
Çünkü ben sizin hayatınıza ego terbiyecisi ve idrak açıcı olarak girmiş, gönderilmiş biriyim. Beni yargılama hakkınız olamaz. Bende hikmet görmek sizde Hakikati açar… Ben size Allah’ın bir armağanıyım. (Yolun başlarında bana bu dayatmayı hissettiren birine hadi ordan, demiştim.)

Acziyet ve kendi kişiliğini bulamamışlıktan kaynaklanan “Beni böyle kabul edin” talebi insan onuru ve haysiyetine yakışık düşmese de bir nebze hoş görülebilir. Ne ki bu bile İnsanlara Yük olmak, onlara Eziyet vermektir. Bilinçli insan ne kendine ne sevdiklerine bu eziyeti yapar!

Hakkı bulma, Gerçek yolda olma veya Manevi Olgunluk kabulünden hareketle ortaya konan “Beni böyle kabul edin” beyan ve tutumları; kimden ne adla gelirse gelsin Narsistik bozukluk; egosal Kibir ve Ukalaca insan aşağılama halidir. Uyumlanamayanın olgunluk iddiası mı? Güldürmeyin Allah aşkına!

İster Acziyet- Muhtaçlık hislerinden; ister Ukalalık temelinde Kibir tatmininden; ister Olgunluk- Hakka erme zannından beslensin; hiç bir konuda, hiç bir Allah Kuluna, “Beni böyle kabul et” deme durumuna düşmekten Allah’a sığınırım. Böylesi bir basiretsizlikten Allah bizi korusun!

Kimseyi sırtınızda taşımak; kimseye terbiye adına katlanmak durumunda değilsiniz. Din, ahlak, sevgi adına bunu yapan acıdan beslenerek kendini avutsa da soluğu genellikle psikiyatri kliniğinde alır. Kimseye rest çekmeyin, posta koymayın ama Kulluk Vakarını da kimseye ezdirmeyin lütfen!

“Beni böyle kabul et” diyeni içimden gelmese de taşımak ve sırtlanmakla Kendi Hakikatime; Sevdiklerim ve yakınlarıma “Beni böyle kabul et” dayatmasında bulunmakla da İnsanlara zulmetmiş olurum! Bilirim ki; Allah zulmedenleri sevmez! Niyazım; onlardan olmamaktır! (Âmîn)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir