Değiniler- 181

Değiniler- 181

ERGEN BİLİNCİN DÜNYASI

Muhatabıyla kavga eden, didişen, atışan, kendi değerleri üzerinden onu yargılayanın aslında gerçek ve tek sorunu vardır: Kendisi! Hakikatte kendisiyle kavgalı, kendisiyle didişmede, kendi değerlerinin kendine huzur vermeyişinin hazımsızlığı, açmazı içindedir.

Sizin öyle birine verebileceğiniz hiçbir şey yoktur. Katkı sunamayacağınız gibi şifa- çare olmanız da imkansızdır. Aynayla kavga edeni gerçeğe ikna edemezsiniz çünkü. Ayna kırılsa mesela? Kavga içeriden geldiği halde dışarıda zannediyorsa başka aynaları en kısa sürede bulacaktır.

Öylesi muhataplarınız hakkında “Alttan alırsam düzelir mi?” düşüncesi de yanlıştır. Hiçbir şekilde düzelmeyeceklerdir! Çünkü konu siz değilsiniz, kendileridir. O nedenle bu tür yapılar için kendinizden geçmenize, ilkelerinizi yemenize, aşırı fedakarlığa hiç gerek yoktur.

Yapabileceğiniz, kendinizi yiyip bitirmeden süreçlerine sadece eşlik etmektir. Bir ölçüye kadar hoş görüp yola devam etmek. En büyük hata; onlar huzur bulsun diye huzurundan, onlar neşelensin diye neşesinden vazgeçmektir. Hiç takılmadan yola devam edip kendinizi yaşayınız!..

Modern Psikoloji onlar için “Ergen Bilinç” tanımını yapıyor. Yaşı, çapı, kariyeri, toplumsal statüsü ne olursa olsun büyüyememiş, olgunlaşamamış yapılardır. Ölene değin de öyle kalacaklardır. Vaktinde sütten kesilmemişe kebap yediremezsiniz! Reddedecek, ürkecektir. Haklıdır da…

Onlar için hayat ciddiyet, onur ve değer parlatmadır. Bariz özellikleri? Espriye mesafeli duruşlarıdır. Hayatla ve kendisiyle dalga geçebilmek? Ölüm demektir, intihardır onlar için. Hayat çok ciddi bir şeydir, ciddi yaşanmalıdır. Espri hafiflik; değer sorgulaması ihanettir…

Ergen Bilinçle temasta olanların en büyük hatası; bedenlerine bakarak onları olgun saymalarıdır. Olgun sayıp sonra da olgunluğa yakışmayan halleri nedeniyle üzülüp yıkılmaktır. Yapılacak en mantıklı tutum; çocuk oldukları gerçeğini hiç bir zaman unutmadan temasta olmaktır.

Bir başka özellikleri de reel dünyaya hiç gelemeyişleridir. Hemen her konuda kendi kurallarıyla yaşarlar. Onlar da gücünü sorgulanamaz inanç, tartışılamaz değerlerden almıştır. Herhangi bir durumda esnemek gevşeklik ve cıvıklık; farklı yerden bakmak; hıyanettir sözlüklerinde…

Her olgun anne baba bir yere kadar çocukla çocuk olur ama her halükarda kendisini yaşar. Ergen Bilince yapılacak da budur. Bir ölçüde suyuna gitmek ama her halükarda kendini yaşamaktan vazgeçmemek. Sırf onlar için kendini yaşamaktan vazgeçenler; kendi kendilerini heba ederler.

Şefkat, sevgi ve yanında olduğunuzu hissettirmek ergen bilinç için yeterlidir. Kavga, kaos ve dışarıda sandığı iç didişmesine dahil olmak? Asla! İşte bu sizi bitirir. Nice olgun bedenlerde nice ergen zihinler çocukluğu yaşıyor. Olgunlaşmayı dileyene ne mutlu.

BİLİNÇALTI TUTSAKLIĞI

Kabul ettiklerimiz kadar Güçlü ve Dayanıklı,
Kabullenemediklerimiz kadar Hüzünlü ve Kaygılı,
Reddettiklerimiz kadar Üzüntülü, Zayıf ve Yaralıyız.

Acı ve yıpranmışlık en çok zayıf noktalarımızda hissedilir. Reddettiklerimiz kadar zayıf isek acı çeken; acının konusu ne olursa olsun hayatı boyunca neleri reddettiğine, neleri dışladığına, neleri yok sayıp görmezden geldiğine, neleri var sayıp abarttığına dikkatle bakmalıdır.

Gerçekle yüzleşme cesareti gösteremeyen, bunun kendilerine ağır geleceğini hisseden bilinçler acının, reddettiklerinden kaynaklandığı gerçeğine de yaklaşmak istemezler. Hatta “Ne alaka canım”, diye tepkisel tavırlarla retlerini güçlendirebilirler. Bir bilinçaltı esiri olarak!..

Gerçeği kendisinden ötelemenin genellikle kolay yolu din, namus, ahlak, ulvi değerler üzerinden düşünmek ve bunlara dayalı savunmalar geliştirmektir. Oysa bu, ağrı kesici etkisinden öteye gitmez. Zayıf nokta tekrar kanayacak, mikrop kapacak, daha ağır vakalara uzanacaktır.

Var olanı, mevcudu kabul etmeyi; haramı helal saymak, ahlaksızlığı normalleştirmek, yanlışa prim vermek gibi algılayan bilinçler; değerleri adına iyi bir şey yaptıkları zannıyla kendilerini avutur, gerçeği bastırırlar. Zihin avunur da beden? Zihin yutar da vücut yutar mı?

Zihin avunsa da beden avunmamaktadır.
Bastırılan duygu, ötelenen sebep, reddedilen durum
bedenden bir şekilde başını çıkaracak ve sahibine eziyet edecektir.
Bu eziyete ve bu bedensel başkaldırıya ne diyorduk?
Hastalık!
Efenim?
Has-ta- lık!..

Modern Tıbbın belki de en büyük açmazı; hastalığı beden- organ odaklı değerlendirmesidir. Oysa bilimsel gelişmeler açıkça göstermiştir ki bedene vuran hemen her hastalık zihne, bilince, düşünceye ait bir kilitlenmişlik- hazımsızlığın yön değiştirmesinden başka bir şey değildir.

Bu gerçekten hareketle bizi üzen, acı veren, içimizi daraltan ruhsal sorunlarda olduğu kadar bedeni rahatsızlıklarda da düşünsel dünyamızla yüzleşmek, tahmin etmediğimiz açılımlar getirecek, faydalar sağlayacaktır.

Yaşlı Teyze balkondan sarkıttığı halıyı dövüyordu elindeki ağzı geniş demir çubukla.
“Teyzem ne zamana kadar dövüp duracaksın” dedim.
“Seninki de laf mı? Elbet toz kalmayana kadar” dedi.
İlahi teyze! Halıdan öte Rabbimin sınav sistemini bi güzel açıkladığını bilir mi acep?

Sen, hayatında bir türlü ardı arkası kesilmeyen
durup durup yeniden alevlenen sıkıntılar
yaşıyorsun değil mi?
Halı döven, halıyı dövmez dostum
Halıya kastı filan zaten düşünülemez
Halı, sahibinin onu temizlemesi,
tozunu alması için dövülür.

Halıya yapışan toz bir şekilde çıkar da ya zihne, düşünceye, bakışa, anlayışa yapışan toz? Biz bıraksak çıkacaklar da bırakan kim? Bırakmamak için o kadar haklı gerekçe ve mazeretlerimiz var ki! Bıraktırabilene aşk olsun!

Sevdikleriyle de
Sevmedikleriyle de sınanacak insan.
Onayladıklarıyla da
Reddettikleri ile de denenecek insan.
Öteye ittikleriyle de
Beriye çektikleriyle de karşılaşacak insan.
Ta ki sevme, onay ve öte beri dünyasına
tribündeki seyirci misali uzaktan ve nötr bakana kadar…

Hayat nedir dedim türbeye bakan meczuba.
“Tükürdüğünü yalamaktır” demesin mi?
İğrenç diyecek oldum. Devam etti:
“Rabbinin işlerinde iğrençlik görmeyene kadar bırakmazlar yakanı, o biçim yalatırlar” dedi.
Hızla uzaklaştım…
“İddian kadar yargılanacaksın” diye bağırıyordu arkamdan…

Rabbinin işlerinde iğrençlik, çirkinlik görmek?
Bu da bi çeşit küfür ve şirk değil mi?
Biz kimiz ki onun işleri için hükmümüz olsun!
Ama gel gör ki kafalar beton bloklar misali hükümlerle çevrili.
Ufku kapatan kalın ve yüksek duvarlar güneşe izin verir mi ki?!

O halde artık anlıyoruz ki acı, zorlu, ters ve sıkıntılı dediklerimiz;
algımızın beton duvarlarını yıkmak üzere giriyor hayatımıza.
Bizi dar alandan geniş dünyalara ve yeni ufuklara çıkartmak üzere…
Üstesinden nasıl mı geliriz?
O kadar kolay ki…

Sevmek, dışlamadan sevmek
ve her halin ardında hikmeti görmek
ve öylece kabul etmek
Görememişsek, yargılamadan
“Allah Bilir İşini” diyebilmek
Kabul, işi bitirir mi?
Hem de nasıl!
Reddettiklerini, mazeretlere sığınmadan
hele bi kabul et, yüzleş hele!
Gör, Mevla nelere Kâdir!

KOYUN, ÇOBAN VE TANIK

Kendi Değerini fark etmede insanlar 3 sınıftır:
1- Değerli birine yönelerek değerini bulacağına inananlar.
2- Kendine değer verenlere öncülük ederek değerini bulduğuna inananlar.
3- Birine yönelme veya birilerini kendine yönlendirme ihtiyacı duymadan değerini kendinden alanlar.

Bağlantıları, Aidiyetleri ve Sahiplikleriyle değer bulacaklarına inananlar insanlık aleminin kahir ekseriyetidir. Yönlendirilen ve yönetilen; tebliğ edilen, bilgilendirilen, uyarılan, korkutulan, özendirilen; bağlantısız, aidiyetsiz yaşamayacakları için edilgenleşen bilinçlerdir.

Seçim ve tercih haklarının olmadığına inandırılmışlardır. Bu kitleden kimileri kader, kimileri ideoloji, kimileri gruplaşmalar, kimileri de döneme hakim akımlar, özellikle moda ve medya eliyle edilgenleştirilirler. Bir gün isyan etseler bile o isyan bile birilerinin projesidir…

Edilgen Bilinçlerin dünyası da edilgenliklerine göre kurgulanmıştır. Hiç deneyimlemedikleri alanların kötülüğüne inandırılmışlardır. Bilinçleri seviyelerine göre korku, özendirme veya heyecan ile dizayn edilirler. En alt seviyede “Sürüden ayrılanı kurt kapar” yalanı işlerken….

Edilgenlerin biraz üst grubunda “Adanmışlık” iş görür. Bir “Dava”ları, “İdeal”leri, “Yüce Gaye”leri vardır. Baş koydukları ömürlük “Yol”ları vardır. Onları sorgulamak, tercih değiştirmek? Döneklikten tutun da Küfür, Sapıklık, Zındıklık, Hainliğe kadar uzanır yiyecekleri damgalar.

Değerini başkasından alanlar bunu sadece üst bilinç saydıkları kişiden almaz. Değer buldukları; bir düşünce, fikir, bilgi, inanç dahi olabilir. Değerini dininden, ırkından, milliyetinden, ülkesinden, ekonomik ve sosyal sınıfından alanlar da edilgen bilinç olarak 1. sınıftadırlar.

Kendi Değerini tayinde 2. Sınıftakiler;
değerini kendisine değer verenlerden alanlardır.
1. gruptakiler Sürüye sayılan Koyunlar ise
2. gruptaki bu “Etkin Bilinçler” de Çobanlık etmeyi benimseyenlerdir.
Sevenlerine, taliplerine, bağlılarına Çobanlıkta bulurlar kendi değerlerini.

Etkin ve Aktiftirler. Sözleri büyülüdür. İnandıkları uğruna zaman, para ve insan harcamaktan çekinmez, hicap duymaz, vicdan yapmazlar. Her şeyden önce kendilerinin olmazsa olmazlığına, insanlık için lütuf olduklarına kendi kendilerini inandırmışlardır. Özel Yaratıldıklarına inanırlar!

Kimler mi bu sınıfta? Sosyal medya fenomenlerinden siyasi liderlere, cemaat önderlerinden grup rehberlerine, kulüp, dernek, parti, vakıf, şirket vb yöneticilerine kadar “Baş Olma” sevdalarını
çeşitli kılıf ve anlam örtüleriyle süsleyenlerin hepsi bu Etkin Bilinç alanındadırlar…

Çobanlık ettikleri sürülerin kendisini koyun hissetmemesini sağlamak ve bu arada kendi kibirlerini saklamak için sağlam söylemler bulmuşlardır:
– Kendim için istiyorsam namerdim!
– Sizin beni anlamayışınız beni öldürecek. Sizin için kendimi paralıyorum hala anlamayacak mısınız?

Etkin Bilinçler, Edilgen Bilinçleri kendileri olmazsa doğru yolu, gerçeği, hakikati bulamayacaklarına inandırmıştır. Onlara ihtiyaç duymadıklarını, sadece hizmet ettiklerini vurgular, hiçbir şey almadıklarını söylerler. Oysa realite tam tersidir. Etkinler, Edilgenlerin enerjisini beslenirler.

Birilerine etkin olma veya birilerinin alanında edilgen kalmanın ötesine geçenler de vardır. Etkin sürü çobanlığı veya edilgen koyunluğu kutsamaya razı olmamışlardır. Halkın “Cinsinin son türü, arıza, rahatsız, deli, meczup, aşık, zındık vb saydıklarıdır. İstisnadırlar…

Baş olma iddiasında olmadıkları gibi
baş olanların sürüklediği yerlerde olmayı da reddetmişlerdir.
Gücü ve değerini kendilerinden alır bu 3. sınıftakiler.
İsimden, resimden, sıfattan geçmişlerdir.
Güç kullanmazlar.
Baskıya dahi direnç gösterme ihtiyacı duymadan hayatla akarlar…

Etkin değillerdir ama pasif de diyemeyiz onlara.
Edilgen değillerdir ama isyankar da diyemeyiz onlara.
Bunların hepsinin ötesindedirler.
Etkin olmak mı gerek, gönüllerini çalıştırırlar sessizce.
Oradan etkin olurlar gönüllere.
Edilgenlik mi gerek, rıza ve hoşgörüyü devreye sokarlar sessizce…

Müslümanım ama kendimi İslam’la tanımlamam
Türküm ama ırkla vasıflanamam
Kadınım ama dişil enerji kölesi olamam
Erkeğim ama erlik düşkünü olamam
Sizlerin, insana yüklediğiniz vasıf ve anlamlarının hepsini çöpe attım,
beş para etmezler benim nazarımda diyebilen cesur yüreklerdir onlar.

Hep bir ayet dikkatimi çeker:
“Seni bir Tanık, bir Müjdeci ve bir Korkutucu olarak gönderdik” (Fetih-8)
Hz. Muhammed inkar edene Korkutucu, İman edene Müjdeci
Ama kime Tanık?
Tanık; olaya nötr kalan Şahit değil mi?
Dini, davası olan Peygamber kime nötr olabilir ki?
Düşünsek mi az!?

Din ve dindar olmak deyince aklımıza hemen İman ve İnkar kavramları geliyor.
Din söz konusu olduğunda başkaca kavram da düşünülemez gibi.
Oysa ayette seni “Tanık” irsal ettik diyor.
Kimilerini imana davet ediyor,
kimileriyle inkarları nedeniyle savaşıyor,
ya tanık kaldıkları?!..

Tanıklar…
İman ve İnkarın ötesinde bir bilinç taşıyanlar…
Tanıklar…
Sanıklık veya Savcılığın haricinde sadece oluşa tabi yaşayanlar…
Peygamber dahi onların haline Tanık!
Yönlendirme ve Sakındırmanın, Uyarının haricinde onlar!
“Değerini Kendinden Alanlar” desek mi?!

Değerini değer verdiğinden alan da
Değerini kendine değer verende bulan da kaybetmiştir!
Gerçekte edilgene etkin olmakla; etkin olanın yörüngesine girmek arasında hiçbir fark yoktur.
Ne çoban, ne koyun!
Tanık, sadece Tanık!
Tanpınar’ın dizelerindeki gibi

İzle bu filmi
Edilgenler, Etkinler ve Tanık
Değerini arayan,
Değer arayanda değer bulan
ve Değerini sadece Kendinden alanın hikayesi
Tanık olanı gördüğünde dönüşümüne şaşıracak bunu yaşasam diyeceksin!
Hayatın ve Gerçeğin Tanığı olabilene selam olsun.

CİDDİ, RESMİ VE OTURAKLI… OLGUN MU SAHİ?

Ciddî olma, Resmî görünme, Klas takılma eğiliminde olanlar; her yerde duruş gösterme tavrı alanlar; Prensiplerini herkese hissettirme gayesi taşıyanlar; çevresini kendisine saygıya zorlayanlar iç alemlerinde bastıramadıkları “Önemsizlik- Değersizlik Vehmi”nin tutsaklığıdırlar…

Bir insan ne kadar kendisine saygı, hürmet ve ilgi bekliyorsa o derece iç aleminde kaynayan “Kendisiyle Barışık Olamama Ateşi”ni söndürme telaşına düşmüş demektir. Kendisiyle barışık olanın dış alemden saygı ve ilgi görme beklentisi hiç kalmamıştır.

Gülümsemeyi, sıcak bir tebessümü etrafa çok gören, aslında bir türlü üstesinden gelemediği korkularının güdümündedir. Hafife alınma, yok sayılma ve önemsenmeme korkularının. İç korkular ne kadar fazla ise dış aleme verilen ciddiyet görüntüsü o oranda fazla ve abartılı olacaktır.

Etkin, güçlü, otoriter liderlerin yüzlerine bakınız.
Gergindirler…
Yorgundurlar…
Neyin gerginliği?
Gördüğü saygıyı yitirme korkusunun gerginliği.
Neyin yorgunluğu?
Kendini serbest bırakamama, gevşeyememenin;
kendi kendine azap etmenin yorgunluğu.

Hakikate yaşamayı bize hep unvanlar, kisveler, mertebeler üzerinden şablonlara dökerek anlattılar. Hayat tecrübemin bana gösterdiğini söyleyeyim mi? İnsanların yüzlerine bakınız. O yüzde gerilim ne kadar az, tebessüm ne kadar çoksa o insan o kadar hakikatine yaklaşmıştır.

“Bana şöyle davranmalısın” dediğiniz,
bunu hissettirdiğiniz her insana aslında şöyle diyorsunuz:
“Bana samimi olma! Sahte davran! Bana resmi ol ki değerimi hissedeyim!”
Bu, uzun vadede şu demektir:
“Yavaş yavaş benden soğumanı, uzaklaşmanı istiyorum.”
Niyetiniz bu olmasa bile…

Dostluklarında, ilişkilerinde, insanlarla irtibatlarında bu tür beklenti kodlarıyla yaşayanlar ya yalnızlığa mahkum olmuşlar ya da sahte bir sevgi ve hürmet dalgası arasında gerçek sevginin âb-ı hayatından bir yudum içemeden boğulup gitmeyi sevgi zannetmişlerdir. Gönüllü olarak!

Evlatları büyüyünce kendilerinden uzaklaşan, sormadıkça sorulmayan, aramadıkça aranmayan anne babalar kimler? Ciddi olanlar! Hayat ciddi, yaşamak zor diyerek evlat yetiştiren; çocukları ok gibi gerenler. İlk atışta, ilk gurbete çıkışta yitirirler. Bir ömür baskıyı kim çeker?!

Ciddiyet; Kibrin gölgesi
Kibir; Yetersizlik Hissinin meyvesi
Benlik toprağının gübreleri hepsi.
Benlik, sıradanlığı hiç sevmez;
hep özel, hep saygın, hep farklı olmalıdır.
Bu yüzdendir; zorlama bir saygıdan nemalanma adına
bir demet tebessümü kendine çok görmesi…

Hayat bu kadar ciddiye alınacak, gerilecek kadar uzun mu?
Yorulmadık mı, görünmemiz gerektiğine inandığımız görüntülerden?
Biraz gevşesek, bıraksak kendimizi bozulur mu düzen?
Yaslan arkana ve gevşe!
Victoria ve AbdulKerim bakalım neler anlatır bize?

https://www.fullfilmizlesin.net/victoria-abdul-2017-1080p-turkce-dublaj-izle/2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir