Değiniler- 193

Değiniler- 193

HİÇ SÖYLENMEMİŞ YENİ SÖZ VAR MI?

Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur. {Çiçero} İlim dediğimiz; insanlık veritabanındaki salt bilginin her dönemde farklı ağızlardan farklı biçimlerde dillenişinden ibaretttir. Gerçekte, hiç kimsenin bilgisi orijinal bilgi değildir, daha önce söylenmemiş hiç değildir…

Muhatap olduğumuz ilmi bize çok farklı, çok orijinal hatta bulunmaz hint kumaşı gösteren etkinin temelinde araştırma, tetkik ve farklılıklarla muhatap olmanın yorucu, zihin karıştırıcı süreçlerinden kendi konfor alanımızın rahat kollarına kaçmak vardır.

Cesaretiniz varsa manevi ilim; orijinal tespit dediklerinizi manevi olmayan eserlerden tetkik ediniz. Dini bilgi dediklerinizi felsefi- mitolojik kaynaklardan da inceleyiniz. Okudukça, derinleştikçe farklı-orijinal dediğinizin öteki kulvarda da aynıyla var olduğunu göreceksiniz.

“Ondan önce kimse bunu söylemedi” dediğiniz ne varsa koyun önünüze. Ve çıkın kitaplarla yelken açılan bilgi okyanusuna. Hiç söylenmedi dediğinizin çok değil 50 sene önce aynen dillendiğini görürsünüz. Manevi Bilgi dediklerinizi de. Küfre düşmek (?) ten korkmazsınız tabii…

“Her şey sudan yaratılmıştır”
Aklına gelen?
Bir Kur’an ayeti?
Yanıldın güzelim.
Filozof Thales’e ait. Ne zaman mı söylemiş? Milattan önce 600 ler…

“Her şey ondan gelir ve yine ona döner”
Bu da tanıdık değil mi?
Aneximandros… Milatten önce 550 lerde…

“Hiçbir şeyde değişme yoktur”
Sünnetullahta değişme göremezsin ana ilkesini hatırlattı sana değil mi?
Parmenides söylemiş güzelim. Milattan önce 500 ler…

“Her şeyde her şeyden biraz vardır. Küçükte olan büyükte, burada olan ötede, yerde olan gökte de mevcuttur.” “Zerre Küllün Aynasıdır”ı çağrıştırdı sana değil mi? Anaksagoras söylemiş. Milattan önce 450 de…

Mekke’ye Kudüs’e döndüğün kadar azıcık da bizim Efes, Milet taraflarına baksan mı güzelim? Atina Okulu denen yerde toplananların ataları Doğa Filozofları bizim topraklardan gitti oralara. Az milli duygularını da okşayayım hani, belki merak eder, harekete geçersin…

“Var olanı bir çokluk ve hareket diye düşünürsek, çelişkiye düşeriz. Öyle ise varlık, ancak Bir, Tek ve Hareketsiz olabilir” Ne diyor bu ya? Som Tekillik diyor bak bak bak! Vahdet diyor ya! İhlas Suresi? Zenon… Milatten önce 470…

Senin, Kur’an ayetleri Sümer Tabletlerinde çıktı lafından ödün koparken ben seni taaa antik çağa gitmeye zorladım. İmanın sarsılacaksa hiç girişme. Ama unutma ki imanın gerçeği kör itaat ve bağlılık değildir. İmanın Hakikati uyanmaktır. Bir daha uyku tutmayasıya uyanmak…

Beynini zonklatırcasına düşünmüş, uyku tutmayasıya araştırmış, dinden çıkma korkusuyla hakikat sevdası arasında sancı çekmiş sonra durulmuş biri olarak meydan okuyorum: “Bunu sadece bizimki söyledi, başka yerde yok” diye inandığın ne varsa getir. Balon patlatmayı pek severim…

Sen hala kişiler, yollar, inançların orjinalliği varsayımına sığınarak yaşamayı gerçek kulluk saymışsa sözüm yok, bak uykuna, Allah rahatlık versin. Kişiler, yollar, inançlar, ideolojiler, grup-cemaatler ötesi salt hakikati özlüyorsan o özlemi nolur iyi koru! O can simidindir…

İbrahim (as) şüphe etmişti de gözüyle gerçeği görmek istemişti. Şüphe mi var? Hayır ya rabbi kalbim mutmain olsun isterim, demişti. Kalbin Mutmain olması; önce şüphe, sonra sorgulama, sonra beş duyu düzeyine indirgeyerek gerçeği görme! Beş duyu tuu kaka deyip uçurdular Mı seni?

Şüphe?
Sakın!
İman esas, iman et, teslim ol.
Merak?
Kurcalama öteyi beriyi.
Tecessüs günah, olanı olduğu gibi kabul et!
Okuduklarımız, yolumuz doğru mu?
Zan günah. Kabule bırak kendini!
Nasıl harcadılar seni, nasıl kilitlediler, nasıl mankurt ettiler göremeyecek misin hala?

Neyin kurbanıyız biliyor musun?
Tek bir şeyin; TEM- BEL- Lİ- Ğİ- Mİ- ZİN !…
Teslim olmak, öylece kabul etmek, üstüne bir de tuttuğum yol en doğrusu gazıyla havaya uçmak! Ne diyordu Gazi Mustafa Kemal Atatürk? “TEK BİR ŞEYE İHTİYACIMIZ VARDIR; ÇALIŞKAN OLMAK!..”

Ve benim gençlik yıllarımda biraz alındığım bir şey daha demişti: “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır” Ufka bakar mısın? Köle ruhlu olma diyen ufka?

Mesele Dindar veya Seküler olma değil, cılık-culuk gruplaşması ve bağlanma hiç değil. Mesele gerçeği anlamış, yakalamış, aydın insan olma meselesidir. İşte bunun için seni Şüphe, Tetkik ve Sorgulamaya çağırıyorum. Uçurma kimseyi! Unutma ki GÖK KUBBE ALTINDA SÖYLENMEMİŞ SÖZ YOK!

ZORLU SÜREÇLERDE BASİRETİ ELDEN BIRAKMAMAK

Basiret; “Baş Gözü”nün yanılma/yanılsama ihtimaline karşı “Kalp Gözü”nün devreye alınması; bilginin, haberin, görülenin, duyulanın ona göre değerlendirilmesi demektir. Panik ve yaygın sıkıntılarda basiretler kapanma eğilimindedir. En çok uyanık olmamız gereken işte o dönemdir!..

Basiretli olmak; bir ahlak tavsiyesinden öte sarsıcı bir Kur’an emridir. Hücurat- 6. ayet bu konuda bizi uyarır. Gelen haberi araştırın, arka planını ve maksadını da hesaba katın diyerek uyarır bizi. Birilerine zarar vermemek için bunu yapın, der ayet.

Görünen, gündem edilen üzerinden hüküm vermişseniz; basiretli davranmamışsınız demektir. Basireti kapananın büyük bir haklılık ve özgüvenle kendini savunması da şöyledir: “Daha ne? Her şey ortada işte! Daha ne?” Ve siz onun nazarında gerçeğe gözünü yuman kabul edilirsiniz!..

Basireti kapatan en büyük etkenlerden biri söylenenin doğru olmasıdır. Bak dikkat et, yalan olması demiyorum doğru olması. Şayet siz o doğrunun kimler tarafından hangi maksatla servis edildiğini görmezseniz; doğruyu savunma adına basiretsizlik kurbanı olursunuz! Anlaşıldı mı?!

Yanlış insanlar, doğrular üzerinden, yanlış maksatları için kamuoyu oluşturuyor, algı yapıyorlarsa ben böylesi bir oyuna gelmeme adına onların yanlış dediğine arka çıkar desteklerim kardeşim. Bu cümleyi iyi oku! Senin yandaş demen pahasına desteklerim! Bilirim ki Basiret budur.

Kimse insanları açıkça yanlış bilinen üzerinden yönlendiremez. Yönlendirme; algı hep doğru üzerinden, toplumun sinir uçlarına dokunarak yapılır. Bir asır önce o algı “Hürriyet”, “İlericilik” kavramları ile yapıldı. Bugün “Hırsızlık”, “Yolsuzluk”, “Hak”, “Adalet” ile yapılıyor!

Basiret; kimin nereye kürek çektiğini görmektir. Dünün “Asena”sı bugün mecliste “Adalet Yürüyüşçüsü” ile Teröriste; PKK, FETÖ,DHKPC hepsine af çıksın diye çırpınıyor!.. Ve sen böyle bi ortamda corona süreci iyi yönetilmedi diyorsun? İşte ben bu KÖRLÜKTE YOKUM ve OLMAYACAĞIM!..

İnsanımızın, gençliğimizin ve okuyanımızın eksik olduğu nokta “İLM-İ SİYASET” tir. İlmi siyaset; parti ve politika ilmi değildir. İlmi siyaset kelimenin tam anlamı ile doğru diye sunulanda yanlışı, temiz diye servis edilende pisliği görme ilmidir; basiret ilmidir.

Size gelen haberi tetkik ediniz. Arka planı hesaba katınız. Zehirler altın tabaklarda enfes yemekler olarak servis edilir, unutmayınız. Basiretli tutum; Kur’an emridir. Zorlu süreçte ben basireti elden bırakmayacağım. Senin gözünde ne olduğum umurum değil. Allah biliyor ya!..

EBEDİYET EŞİĞİ; ÖLÜM

Ölümün çevresinde koparılan yaygara, ölümden daha çok insanları korkutur…
{Seneca}

İntikam ölümü yener, Sevgi ölümü küçümser, Onur ve gurur ölümü özler, Üzüntü koşa koşa ölüme gider, Korku ise ölümü o gelmeden çok çok önce benimsemiştir. {Seneca}

Ölümden korkmak anlamsızdır; çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz. {Epikür}

Dünyada ölümlü olan tek varlık insandır. Yalnızca insan ölür. Hayvanlar ise yok olur. {Heidegger}

Yaşam sürecinin tamamen durması onun itici gücü için müthiş bir rahatlama olmalıdır. Belki de ölülerin yüzlerindeki tatlı memnuniyet ifadesi bundandır. {Schopenhauer}

Ölüm ne midir? Annesini emen çocuğun huysuzlanmaya ve bağırmaya başlaması üzerine annenin onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştirmesi!.. {Tagore}

Ölüm insanın başına gelen en kötü şeydir.
{Aristotales}

Felsefe; ölmesini bilmektir.
{Çiçero}

Ölümden en çok korkan kimseler, yaşamaktan en fazla korkanlardır.
{Carl G. Jung}

Ölümün var olduğu bir dünyada hiçbir şey çok da ciddiye alınası değildir.
{Kafka}

Dünyaya gelirken hiçbir şey getiremediğimiz gibi ölürken de yanımızda hiçbir şey götüremeyeceğiz. {Victor Hugo}

Ölüm son uyku değil son uyanıştır.
{Walter Scott}

Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır.
{F. Nietzsche}

İnsan, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır.
{Rainer Marie Rilke}

İnsan, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır.
{Rainer Marie Rilke}

İyi geçen bir gün nasıl mutlu bir uyku getirirse, iyi geçen bir yaşam da mutlu bir ölüm getirir. {Leonardo da Vinci}

AYNI AÇIDAN BAKAN MI, AYNI ACIDAN TADAN MI?

İnsanların birbirini gerçek manada anlaması belki de hiç gerçekleşmeyecek olan bir idealdir. Muhatabını anladığını söyleyenler dahi onu gerçek manada anlamamış; sadece kendi değer ve anlayışlarına uygun gelen düşünceleri benimsiyor oluşlarına “Seni anlıyorum” adını vermişlerdir.

İnsan; anladım derken bile muhatabı; muhatabın ölçüleriyle, onun diliyle, onun halince anlamamaktadır. Şimdilerde ağızlara sakız olan empati yetisi gereğince onunla kendi arasında zihinsel bağlantı kurup, o bağlantıyı kendince dengelemeye seni anladım adı vermektedir insan…

Bu durumda insanın anladığı muhatabı değildir. Ya nedir? Kendinden ayrı ve gayrı gördüğünden yansıyan ışıkla, kendi birikimi arasında gördükleri ve bunlar üzerinden durum hakkında hüküm vermesidir. Bu hüküm; muhatabın hali, gönlü, dili ve yaşadığı ile ne kadar ilintili olabilir?!

Damdan düşen Nasreddin Hoca, başına üşüşerek hal hatır soranlara,
yapabilecekleri bir şey olup olmadığı hususunda ısrarla telaş içine girenlere
göz süzüp bir baktıktan sonra şöyle der;
“Bana tez, damdan düşen birini getirin!”
Neden?
Ne var bu çıkışın altında?
Ne görmüştür hoca?

Hoca ne görmüştür? Kendilerini ayrı yere koyarak ötekine seslenircesine senin için ne yapabiliriz diyenlerin bu halindeki ruhsuzluğu! Niyet ve gayretleri samimi olsa da halleri hocanın yanan canına şifa olamamıştır. Beyan vardır ama Gönül yoktur hitaplarda. Cansızdır, soğuktur.

İlginçtir ki Hekim veya Kırıkçı getirin dememiştir hoca.
Halimi en iyi anlayacak kelam ehli gelsin de dememiştir.
Beni en çok seveniniz konuşsun, o bir şeyler yapsın da dememiştir.
Sadece tek bir şey demiştir; bana damdan düşeni getirin!..
Neden?

Bilgi derleyenler Bilgiç oldu.
Bilgi değerlendirenler Bilgin oldu.
Bilgiye değil Deneyime bakanlar, Yaşanmışlıklar ve yaşadıkları üzerinden olay ve insanları anlamaya çalışanlar ise çok özel bir kesimdi; Bilgeler!
Kim hangi konuda deneyim sahibi ise o konunun bilgesi o idi…

Bilgiçler zekaya,
bilginler akla,
bilgeler ise gönle dokundu.
Sadra şifa sözler, ferahlık veren haller bilgelerden yansıyordu insana.
Bilgiç karşısında gerilebilir, bilginleri ukala bulabilir ama bilgeler karşısında sadece sükun ve huzuru hissederdi insan..

Görüyordu Hoca, senin için ne yapabiliriz diyenlerin kuru bilgiçlik edalarındaki yardım kılıklı egoyu. Seziyordu, bilgin sayılanların ruhsuz kalıp anlayışlarını. O an elzem olan, çareden önce acının anlaşılması, bir başka gönülde daha hissedilmesiydi. İşte o deneyimleyene aitti.

“Bana Damdan düşeni getirin” diyen Hoca, deneyim sahipleri ve deneyime dayalı bilgelik dışında hiç kimsenin hiç kimseyi gereği gibi anlayamayacağı gerçeğini haykırıyordu adeta. O halde kim kimi gereği gibi anlar sorusuna anlamlı bir cümle ile cevap vererek bohçayı toparlayalım.

Benzer düşüncede olmanın bile birbirini anlamaya yetmediği bir dünyada,
esasen kim kimi gereği gibi anlar sorusunun cevabı,
bana yazan bir dostun tefekküründen yansıdı.
Unutmamanız dileğiyle paylaşıyorum:
“Aynı Açıdan Bakanlar değil; Aynı Acıdan Tadanlar birbirini anlar.”

İSTİŞARE USULÜNE DAİR

Kültürümüzde istişare etmek; danışmak, ehil olandan akıl almak, çözemediği konuda bilenin çözümlerine açılmak, tıkandığı yerde anahtar fikirler aramak gibi anlamlara gelir. Hem sünnet, hem farz hem de ortak aklın erdem kabul ettiği bir bilgi, görgü ve deneyim transfer yoludur…

Salih insanla; kendisiyle barışık, hayvani tarafını kontrol altına almış kişi ile yapılacak istişare hayati meseleler için büyük önem arz eder. İstihare (rüya yollu rabbinden ilham bekleme) ile istişare mukayese edildiğinde; istişarenin istihareden üstün olduğunda birleşilmiştir.

İster bunalım etkisi, ister fikir alma adına olsun son yıllarda insanların istişare hallerindeki tuhaflığı biraz hayret, biraz da esefle şahit izliyorum:
Ehil olandan akıl alma veya anahtar çözümler edinme yerine;
istişareler; noterlik işlemi gibi yapılıyor.
Bu ne demek?!

Fikir alma, tecrübeden süzülen bilgelikten faydalanma adına yapılmıyor istişareler. Derdi, sıkıntısı, bunalımı ve tıkanıklığını açan; bazen sözün başında bazen ortasına doğru size düşüncelerinin haklılığını, gerçeğe uygunluğunu, isabetli oluşunu adeta size onaylatmaya kalkışıyor.

Açıkçası aklının yetmediği, basiretinin göremediği, birikiminin çözemediği konuda bir üst fikirle sıçramak için istişare etmiyor insanlar. Bunalsalar bile kendi akıllarının, duruşlarının, bakışlarının bir üst bilinç tarafından tasdiki ile haklılıklarını güçlendirmek istiyorlar…

Oysa insani kültür köklerimizde, bizim ilim edebimizde istişarenin öncelikle “Bilmiyorum, bildirir misin?” tevazuunu kuşanarak, bunu benimseyerek yapılması esastır. Çünkü, zihin, bir üst bilgiyi ve akıllı çözümü ancak böyle kabul edebilir, içselleştirebilir. Olayın ruhu budur.

Bir başka deyişle istişare “Hakkı bulma- görme” amaçlı değil, “Haklılığını ispat- onaylatma” gayesiyle yapılır olmuştur. İşte bu, istişarenin ruhundan uzak samimiyetsiz bir tutumdur ki ancak ve ancak noterlik işlemi diye nitelenebilir. Bu durumda istişare edilen ne yapmalıdır?!

Fikir isteyen, görüş soran, yol yordam öğrenmeye çalışan bunu, göründüğü gibi öğrenme ve edinme amaçlı değil de kendini onaylatmak için yapıyorsa o istişare; ruhundan sapmış, rayından çıkmış demektir. Rayından çıkan; toprakta gider mi? Rayından çıkmamış gibi yapılabilir mi?..

Üst bilinçten akıl alma demek olan istişare; üst bilince kendini tasdik ettirmeye dönüşmüşse istişare edilen, yine de akıl vermeli mi? Samimiyeti bozuk bir duruma hiç bozulmamış gibi mi davranmalı? Noterlik yaptırmaya gelene bak olmuyor böyle mi demeli? Dense işe yarar mı peki?!

“Akıl akıldan üstündür” atasözü gereği istişarede akıl alma esasken aklı onaylatma tutumu kişinin önce kendini sonra da muhatabını kandırması değil midir? Akıl alıyorum diye aklına onay bekleyerek kendini; akıl alıyorum görüntüsüyle aklını onaylatarak muıhatabını kandırmak?!

Erdemli İnsan ne kandırandır ne de kanan! Kandırmamak ne kadar vazifemizse kanmamak, kandırana uyanık olmak, kandırma oyunlarını bozmak da bir o kadar vazifemizdir. O halde ruhundan sapmış istişarelerde, istişare edilen akıl vermemeli ki noter yerine konulmaya müsaade etmesin!

Şimdi soru şu;
Bizimle istişare edenin bizi noter yerine koyduğunu fark ettik,
akıl alma kılıfı altında aklına onay istediğini de gördük,
o zaman bize düşen nedir?
Yıllardır çözemediğim bir Nasredddin Hoca fıkrasında buldum yapılacak olanı.
Hoca, pek güzel göstermiş. Nasıl mı?

Tartışan iki kişi Hocaya müracaat eder, Hakemlik ister. Hoca birini dinler, Haklısın der. İkinciyi dinler ona da Haklısın. Ve ikisini de gayet memnun vaziyette uğurlar. İçeriden durumu gören hanımı, Hoca ikisi de haklı olur mu deyince Hoca, hanım sen de Haklısın der. Neden?!..

Görünüşte tutarsız görünen Hoca tavrı; oldukça tutarlıdır ve tam da yapılması gerekendir. Neden? O iki adam “Hakkı Bulma” amacıyla mı geldi yoksa “Haklı Çıkma” amacıyla mı? Hakkı bulma dertleri olsaydı zaten hocaya gelecek kadar birbirlerine girmezler, erkence sulh olurlardı…

Dertleri, üst akıl üst bilinç nezdinde haklı çıkmak olduğu için hoca ikisine de “Haklısın” diyerek gönül aldı. “Biz tartıştık ama deyiver hele doğrusu ne?” edebi, tevazuunda olsalar doğrusu gösterilirdi. Hüküm isteme adı altında noterlik mi istediniz. Alın size noterlik!..

Yani hoca bu tavrıyla, lisanı hal ile kanmaya da kandırmaya da müsaade etmemiş, derinlemesine bir tahlile girişmemiş, siz misiniz haklı çıkmak derdinde olan alın haklısınız deyip postalamıştır. Bu eda ile gelene yapılacak olan bundan başkası da değildir zaten! Ya hocanın hanımı?

Hanım da gelenlerin edasını, istişare ve hüküm istemenin ruhuna uygun gelmeyişlerini göremediğinden, bu nasıl iş ikisi de haklı olur mu, demiştir. İşin ruhunu göremeyene, zahirinde kalana, bak bunun aslı şudur deseniz sindirebilir mi? Sindirecek olsa bu nasıl iş zaten demezdi…

Olaya Hakkı Bulma ufkundan değil Haklı Çıkma vadisinden bakmada hanımı ile gelenlerin bilinci aynı olduğundan hoca üçüne de Haklısın demiştir. İsteyene, istediği türden seslenmiş; istişarenin ruhu ve onurunu samimiyetsiz ve bilinçsizlerin ayakları altında çiğnetmemiştir…

Biri telefon, diğeri maille “Nolacak memleketin hali?” konusunda görüşlerini boca eden sonra da sen ne diyorsun diyen iki arkadaşıma ben de haklısınız dedim bugün. Açtıkları konuda onlar hükümlerini benden çok önce verdikleri için. Onayladım, memnun ettim, selamet diledim…

Önce kendi görüşlerini ısrarla serip, kendince delilerle destekleyip sonra da sen ne dersin sorusunu sormak istişare değil; muhatabından noterlik beklemektir. Her sual; beklentisince karşılık bulur. Peki istişare edebine uyarak gelmek nedir? Nasıl gelinirse ruhuna uygun olur?!

Sabah dertlenerek aradı bi kardeşim. Bunaldım, ne lazımsa söyle, alınmam hatamı söyle, bitsin bu ateş, bu işkence dedi. Dilime geleni saydırdım. Kafasına kafasına! Hazırdı çünkü. Alındın mı dedim? Hayır, baba şefkati hissettim dedi. İşte samimi istişare, işte samimi karşılık..

Ruhuna uygun geliş ruhuna uygun karşılık bulur. Azar yer, şefkat hisseder. İstişare ruhu hızla bozulmakta. İstişare adına ne birini noter yerine koy ne de birinin noteri ol. Müslüman; kanmaz, kandırmaz, kandırılmaya rıza göstermez. Uyanıktır. Yanlış mı dedin? Sen de Haklısın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir