Değiniler- 194

Değiniler- 194

UYARILMADIK MI?

Nasıl ki binaların, kurumların ve araçların kazalara, tehlikelere, muhtemel arızalara karşı “Erken Uyarı Sistemi” var ise aynı şekilde Allah Sisteminin de insan için hazırlanmış ve onun idrakine, basiretine arz edilmiş erken uyarı sistemleri vardır.

Şu an sizi üzen gelişmelere; sizi yoran, moralinizi bozan yakınlarınıza veya bir şekilde ilişkide olduğunuz için enerjinizi eksilten kişiler hakkında bir düşünür müsünüz? Bugün onlar üzerinden yaşadıklarınız size haber verilmemiş olabilir mi? İyi düşünün ama…

Duygusal bahaneler ve manevi mazeretleri birazcık geriye iterek düşünebilirseniz -ki bu egonun oyununu bozar- hayretle göreceksiniz ki Allah Sisteminin erken uyarı mekanizması çok önceden sizi uyarmıştır. Ama siz uyarıyı duymak istememiş, çalan alarmın sesini kısmışsınızdır!..

Esnaf ağzı bi laf vardır; “Mal kendini belli eder” Satıcı ne kadar parlatırsa parlatsın azıcık maldan anlıyorsanız hileyi hemen sezer, oyuna gelmezsiniz. İnsan da aynı şekildedir. İstediği kadar kibarlık maskesi taksın bir şekilde açık eder kendini belli eder. Görebilirseniz!

– Oysa ne temiz hislerle sevmiştim
– İyi niyet suç mu, ona zaman verdim
– Sevgi her şeyi çözer diye inanmıştım

Bunlar, insanlardan ağzı yanan kişilerden sıkça duyduğumuz laflar. Allah Sistemi karşısında hiçbir geçerliliği yok bunların. Çünkü zanla hareket; yanılmaya mahkumdur.

Yanmamak, yanılmamak için Allah Sisteminin erken uyarı mekanizmalarını bilmek, işe duygu karıştırmadan onları itibara almak lazımdır. İşine, kariyerine, yakınlarına, çevresine aşırı düşkün biriyle evleniyorsun yıllar sonra diyorsun ki yeterince sevgi hissedemiyorum. Haklı mısın?

Haksızsın. Tanıştığın andan itibaren onun hayati önceliğini anlamaya gayret ettin mi? Buna azıcık gayret etmiş olsaydın onun üst değerini görecek, buna göre kendini konumlandıracak; yanmayacaktın. İşi, arkadaşı veya kariyeriyle evli olan eşiyle evli olabilir mi? Eee? Kim hatalı?

Dikkatli bakan her insan; muhatabının önceliğini ve insana verdiği değeri anında kavrayabilir. Sadece bir vakit yemek yemeye bakar bu. Tabii aşk sarhoşu, tutku manyağı, dost canlısı olmak gibi süslü uyuşturucular; zihnine perde çekmemişse…

Şaşmaz ölçülerden biri Para ile olan ilişkidir. Bu da çok kolay anlaşılabilir. Tecrübem bana göstermiştir ki “Kişinin para ile ilişkisi ne ise hayatla, insanlarla ilişkisi de odur” Evet bunda ısrarcıyım. Cimri mi? Sadece paraya karşı değil cimriliğin başka yansımaları olacaktır.

Rahatlıkla diyebilirim, çünkü gördüm; paraya cimri olan; sevgi, merhamet, saygı, hürmet ve medeniyetin gereği bir takım insani davranışlarda da cimridir. Sadece parayı kısmaz o, bütün değerleri kısar. Üstelik? Üstelik ukalalık derecesinde narsist, egoisttir. Kibir akar üstünden.

Savruk mu? Sevgi, merhamet, ilgide de alabildiğine savruk olacaktır. Birinci derece yakınlarına bırakmayacak derecede çevreye mi saçar? Ağzın bal yesin, aynen öyle yapar! Ondaki de fedakarlık- adanmışlık entarisi giymiş farklı bir egodur. Kibrini, insan sevgisiyle sıkıca örter!

Geriye doğru baktığımda kimden canım yanmışsa, kimden beklemediğim tavır görmüşsem aslında Allah’ın onlar hakkında beni çok erken uyardığını ama uyarıları görmezden geldiğimi fark ettim. İstediği kadar maske taksın, herkes çıplaktır. Azıcık dikkat, saklananı aşikar eder…

Bir hanım kardeşim filanla ileriye dönük aile kurmak istiyorum. Buluşup sohbet etseniz, sizin gözünüzle bana görüş verseniz dedi. Hay hay dedim. Buluştuk iki kere. İkisinde de yemeği ben ödedim. Beyefendi usulen hamle bile etmedi. Sohbette yöresel tutkularını da gördüm. Sonra?!..

O hanıma dönüp bundan cacık olmaz diyebilir miydim? Sadece işaret ettim. Bazı değerleri güçlü, dikkatli ilerle ki üzülme dedim. Nişan aşamasına gelmişlerdi ki sudan bir sebeple çekildi genç. Kızımız üzüldü tabi. Bana göre ne mi bu? Evlense haraptı kızımız. Erken uyarı böyle geldi.

Unutma; yaşadığın her ne ise o sana çok önceden haber verildi. Sana eziyet eden kim ise kendini çok önceden belli etti. Hangi olay seni üzüyorsa bil ki gidişat sana çok önceden gösterildi. Cehennemde zebani yok. Zebanileri biz çağırır, biz musallat ederiz kendimize. Nolur etme!

KARANTİNA GÜNLERİ VE BİZ

Nasıl bir his biliyor musun?
Oda çok geniş ama sığamıyorsun!
Bak kapı orda ama çıkamıyorsun!
Pencere açık ama nefes alamıyorsun!

{Cemal Süreya}

Otur ki sandalye hatırlasın
Sandalye olduğunu
Masa da unutur masalığını
Elini komasan üstüne.

{Cahit Sıtkı Tarancı}

Karantina günlerinde;
Burda güneş açmıyor,
Ümit kuşu uçmuyor;
Yol yok, kervan göçmüyor;
Dakikalar geçmiyor.

{Hüseyin Nihal Atsız}

Çam gibi yiğitler yere yıkıldı
Derde düşen yataklara çakıldı
Dişleri söküldü beli büküldü
Serindeki sırma teller perişan

Ecel oku geldi vurur yatırır
Dertlilerin dermanını bitirir
Ağa paşa demez alır götürür
Sırtı samur kürklü beyler perişan

{Vebada Ölenlere Ağıt- Kırşehir}

Günlerin geçmesini, gecelerin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor insanın… “Bugün nasıl yaşadım? “sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün yine aynı hayata uyanıyorsun… {İvan Gonçarov}

Bazen karanlıkta kalmamız gerekiyor ki ışıklar yandığında aydınlığın ne demek olduğunu anlayabilelim… {Beyza Alkoç}

– Afedersiniz, ne yapıyorsunuz orada?
Uzun boylusu karşılık verdi.
– Sıkılıyoruz.

{Oğuz Atay}

sabah mıydı, akşam mıydı;
cuma mıydı, pazar mıydı?..
hepsi birdi bunların…

{Tolstoy}

Olağanüstü bir gayret göstererek kendileri için boş zaman elde ediyorlar ve daha sonra saatlerin geçmesini saymaktan başka ne yapacaklarını bilemiyorlar bu boş zamanda… {Friedrich Nietzsche}

İnsanın garip, bunaltıcı bir hisse kapılmasına neden oluyordu bu durum. Sanki büyük kozmik bir varlık ölmüş, yeryüzünün nabzı durmuştu. Aslında ulus ölmüştü. Ne sokaklarda ilerleyen tramvayların gürültüsü ne bir fabrika düdüğü ne havadaki elektriğin uğultusu. e sokaktan geçen arabalar, ne gazete satan çocukların bağırışları duyuluyordu. Sessizlik yüzünden bunalıma girmiş, adeta gerçek değilmişçesine sinsi hayaletler gibi nadiren hareket eden insanlar vardı yalnızca. {Jack London}

…..köyünün dışındaki dünyanın ne kadar geniş olduğunu unutmuştu artık…. {Anthony Marra}

Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım;
kepaze bir yaşam….

{Franz Kafka}

Seksen hekimin tavsiyelerini bir kocakarının bu tandırname sözleri hükümsüz bırakıyordu… {Hüseyin Rahmi, Osmanlıda veba günleri}

Biz ki İstanbul şehriyiz
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi…

{Nazım Hikmet}

Kulak misafiri oldum, şöyle diyordu:
– Allah’tan hep adalet istedim. Herkes eşit olsun istedim. Farklılıklar kalksın istedim. Nereden bilirdim ki bu, bir salgın istemekmiş?!.. Şimdi zengin de fakir de, amir de memur da, köylü de kentli de eşit salgın karşısında…

Fırın önündeki kuyrukta, bunları söyleyene sordum;
– Her şey normale döndüğünde ders almış olur muyuz yaşananlardan? İnsanlık, ahlak, dürüstlük, merhamet, sevgi, saygı artar mı sizce?

Gözlerime baktı ve
– İklim ne olursa olsun toprak tohumda olmayanı bitiremez!
Maya esas maya, dedi.

BİRAZ HÜZÜN ÇOKÇA ÜMİT

De gülüm!
De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın
Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın…

{Küçük İskender}

İkindiye doğru bırakıp kendimi
Bu küçük mezarların üstüne.
Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,
Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.
Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,
Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne…

{Ceyhun Atuf Kansu- Kızamuk Ağıdı}

Hastalar
Kardeşlerim
İyileşeceksiniz
Ağrılar, sızılar dinecek
Yumuşak, ılık.
Bir yaz akşamı gibi inecek
Ağır, yeşil dalların ardından rahatlık

Hastalar, kardeşlerim
Biraz daha sabır biraz daha inat
Kapının arkasında bekleyen ölüm değil hayat
Kapının arkasında dünya, dünya cıvıl cıvıl
Kalkacaksınız yatağınızdan, gideceksiniz.
Tuzun, ekmeğin, güneşin tadını
yeni baştan keşfedeceksiniz
Sararmak limon gibi, mum gibi erimek
devrilmek kof bir çınar gibi ansızdan
kardeşler, hastalar,
biz ne limonuz, ne mum, ne çınar

Biz insanız çok şükür
çok şükür biliriz,
ilacımıza
umudu katmasını
yaşamak gerek diyerek
ayak direyip
dayatmasını

Hastalar,
kardeşlerim
iyileşeceksiniz
Ağrılar, sızılar dinecek,
Yumuşak, ılık bir yaz akşamı inecek,
ağır yeşil dalların ardından rahatlık.

{Nazım Hikmet}


ve insanlar evde kaldılar
kitap okudular ve dinlediler
dinlendiler, egzersiz yaptılar
sanat yaptılar, oyun oynadılar
ve yeni varoluş yollarını öğrendiler
durdular
daha derinden dinlediler
biri meditasyon yaptı
biri dua etti
biri dans etti
diğeri kendi gölgesini keşfetti
insanların düşünceleri değişti
iyileştiler
cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda dünya iyileşmeye başladı
ve tehlike sona erdiğinde insanlar
ölüleri için ağladılar
ve yeni kararlar aldılar
yeni bir dünya hayal ettiler,
yeni yaşam biçimleri yarattılar,
Dünyayı tamamen iyileştirdiler,
Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi…

{Kathleen O’Meara- 1864}

Yüzünü hayata dön kardeşim,
biliyorum her yanın karanlık, kaygı, korku…
Salgın hüzün olmuş, şarkılar susmuş
Parkın köşesindeki eğri bank sensiz,
sokaklar kimsesiz kalmış.
Ama bil ki her dert çaresine yeniktir aslında.
Geleceğe sıkı tutun kardeşim,
şimdi ellerin bağlı, yüreğin taş
Tencerende yokluk kaynamış
Biçarelik aşın olmuş dayandığın duvar yıkık,
çaldığın her kapı kırık çıkmış…
Ama unutma ki her acı vadesine mecburdur aslında
An gelir tarlanda hasatlık ekinin, oltanda derya deniz…
İyileşirsin sevindirdiğin bir çocuk kahkahasıyla
dertsiz bir gün ortasında
Umuda sıkı sarıl kardeşim,
bugün sevdiklerin uzak, yârin gurbet…
Hasret uykuna dadanmış,
burnun can direğinden sızlamış
Ananın kucağı sahipsiz dostun sohbeti suskun, sevgilinin eli boşlukta kalmış
Ama inan ki her ayrılık sevgiye mağluptur aslında
Gün gelir, bir uçurtmaya tutunur özgürlüğün,
dilinde birikmiş cümlelerin yarası sarılır kalbinin,
her kavuşmanın bayram tadında…
Dayan kardeşim yalnız değilsin bu koca dünyada…

{Muharrem İnce}

Zor günde birlik olmak aynı şeye inanmak
ve aynı şeyi yapmaktır
Bugünlerde birbirimize sarılamadığımızdan
dolayı içimizde biriken sevgi ve şefkat
ilacımız olacaktır inşallah…

{Yılmaz Erdoğan}

PAYLAŞIMCI VE ÖĞÜTÇÜ EGO

Dikkat ettiniz mi, paylaşılan bir sıkıntı karşısında bizden açığa çıkan ilk tavır; akıl vermeyi öncelemek şeklinde gelişmektedir. Dost, kardeş veya arkadaşımız derdini açtığında zihnimiz onun yanlışa düştüğü ön kabulü, peşine de öğüt verilmesi gerektiği varsayımı ile işe başlar.

Sıkıntısını bize açana karşı olaya böyle girişmemizin altında bi çeşit egoizm vardır: “Madem bana sordun, öyleyse senden daha akıllı olduğumu fark ettin. O halde, kendime yetip de artan üstün aklımdan sana da bir tutam koklatayım bari” diyen lütufkar ve paylaşımcı egodur bu…

Akıl verme egosu, akıl verilecek hazır alt benlik sahibini bulmuşsa tepe tepe kullanır!.. O an muhatabın acısı varmış, derdi kalbini kanatmış, derin sancılar gönlünü yaralamış hiç düşünmez. Akıl verme işlemi önce muhatabın akılsızlığını ona kabul ve itiraf ettirme ile başar…

“Sen de bile bile uçuruma gitmişin. İnsan azıcık ileriyi görür ya hu!” Anlamı? Kör, aptal, cahilsin! Bu yüzden derde düştün! Veya hitap şu; “Sana çok söyledim ama dinletemedim. Keşke haklı çıkmasaydım” Anlamı; Haklı çıktığıma senin acın üstünden seviniyor ama çaktırmıyorum!..

Derdini, tıkanıklığını, sorununu bize açanı nasıl dinlediğimize dikkat ettiniz mi peki? Genellikle biz Savcı olur, muhatabımızı Sanık sandalyesine oturtur; sözleri arasında yalan yakalamaya çalışır veya o konuşurken akıl verme kibrimize malzeme olacak doneler toplamaya bakarız.

İçi yananı dinlerken onu suçlama tavrı takınır ama bunu örteriz. Nasıl mı? “Seni kendinle yüzleştirmek istiyorum. Malum her şey sende başlar sende biter, her şey içten dışa start alır. İçi çözen dışı çözer.” Son yılların gözde new age ve gelişim lakırdılarıyla örteriz…

Her şey içte başlar içte biter,
dışarısı yok, dış içten projekte olur
falan fıstık…
Söylemesi zevkli? Hem de cilalı.
Egomuz ne güzel okşanıyor…
Dışarısı yok mu?
Utanmasa;
Ebu Cehiller, Ebu Lehebler;
Müşrik Sürüleri de yoktu,
Muhammed’den projekte oldu diyecek arsız!..

Çağın bize süslü gösterdiği ne idüğü belirsiz ithal öğretiler üzerinden dostların güya derdine merhem olmaya çalışır, arka planda ego güçlendirir, bir güzel kibir şımartırız. Sonuç? Derdini kimseye açamayan moralsizler, derdini açanlar üzerinden benlik besleyen nefso-manyaklar!

Gün be gün herkes kendi içine gömülüyor farkında mısınız? Neden? Dertli derdini açsa, akıl verme uklalalığına maruz kalacak, dedikodu malzemesi olup dile düşecek. Açmasa, içine ata ata iyice ruh hastasına dönüşecek! Hepimizin payı yok mu bunlarda?!

Evine hırsız giren Nasreddin Hoca, can havliyle komşularına haber verir. Toplananlar;
– kapıyı kilitlememişsindir
– bazı şeyleri açıkta bırakmışsındır
– ışığı erken söndürmüşsündür
– uykun da pek derin senin
– kapıya köpek koymalıydın vb bir dizi lafı sıralarlar…

Hoca ise kendini anlayacak, canın yongası malı kaybetme ıstırabını duyacak birini aramaktadır. Gel gör ki gelenlerden hiçbiri oradan bakmaz. Fırsat geçmiştir ellerine, peş peşe akıl verirler, güya anlayış ve yardım görüntüsü altında. Sessizce bir süre dinler Hoca.

Baktı olacağı yok, sesleri kesecek soruyu sorar;
“Hırsızın hiç mi suçu yok” komşular?
Bütün lakırdılar bıçak keser gibi kesilir
Hiç kimse tek kelime edemez!
Çünkü Hoca, saklı egoların yaslandığı ana direği yıkmış,
herkesin gizli kibir malzemesini ellerinden çekip almıştır!

Hırsızın hiç mi suçu yok?
Yaşanan acılar, sıkıntılar, sorunlar sadece kişinin kendinden kendine oluşumlar mı?
Bu kendinden kendine lakırdısı evrensel planda doğru mu?
Dışarıda insanlar, olaylar hayal ve zan mı?
Öyleyse hukuk niye var?
Neden adalet, eşitlik ve saygı isteriz?!

Hırsızın hiç mi suçu yok?
Siz hep dertli olan bana yüklendiniz ama
birazcık da acıya empati kurun mübarekler!
Akıl vermeyi bırakın, az nefeslenin
çözüm sunmayı bırakın, yanan yüreği görün!..
Görün de bir serinlik üfleyin!
Bir can suyu dökün bu harlı ateşe bre köftehorlar!..

“Hırsızın hiç mi suçu yok?” diyen Hoca, iki konuda insanları uyandırmak istemiştir adeta:
1- Dertliye akıl vermek ukalalık ve acımasızlıktır.
2- Her şey kendinden kendine, içten dışa filan zırvaları gerçek hayatla uyuşmaz; dışarıda gerçek bir hayat var ve o işliyor, uyanın!

Evet dostlarım;
bize derdini açan,
içini dökenlere
hırsızın hiç mi suçu yok diye dedirtecek kadar
kasacak mıyız kendimizi akıl satışımızla?
İçsellik konfetileri atıp
acıyı görmezden gelecek miyiz?
Anadolu Ulu Erenlerinden Nasreddin Hocamızın himmeti sizinle olsun…

Unutmayın;
bazılarımız psikoterapi seanslarına
avuç avuç para dökerek çare arıyorsa
bize; biz akıl satan dost kılıklı ukalalara
güvenemedikleri içindir!
Vebali hepimizindir!..
İç adına dışı, dış adına içi feda etmeyen;
Kalbi insan sevgisiyle çarpan samimi gönüllere selam olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir