Değiniler- 196

Değiniler- 196

OKUMAKTAN NE ANLIYORUZ?

“Filan yazarın kitaplarını okusam mı, tavsiye eder misiniz, kendisi hakkında fikriniz nedir?” şeklinde kitap okumak isteyen birinden gelen soru bize neler düşündürür? Böyle bir soru; soran zihin hakkında ve soranın kitap okuma anlayışı hakkında bize neler söyler?!

Soran zihni değerlendirelim. Bu, onun okuma anlayışını da çözmeye vesile olacak. Soran aslında ne diyor?

1- Benim kabullerim, aidiyetlerim, bağlantılarım var. Onlardan kopmak istemem. O nedenle kendimi güvende tutmak için kabul, aidiyet ve bağlantılarıma uygun kitap seçmeliyim.

2- Benim kitap okumaktan anladığım; aidiyet, bağ ve kabullerimi perçinlemek; güçlendirmektir. Okuyacaklarımın beni sarsmasını; inanç ve kabullerimden şüpheye düşürmesini istemiyorum. Aykırı düşünce beni bozar. Aksi bakışlara açık dikey yükselişe gelemem, ben yatayda yürümeliyim.

3- Benim için bilgi değil bildiren önemlidir. Yazılmışa değil yazana bakarım ben. Bilgi alacaksam, alacağım kalem doğru dürüst olmalı hatta melek gibi olmalıdır. Benim kabul ettiklerime paralel yaşamı olmalıdır ki ben onun eserini okuyabileyim.

4- Ben okuma konusunda cesur değilim. Onay almadan da iş yapamam. Bir kitap veya bir yazar önerilmişse bunu da mutlaka kendimce muteber saydığım ve üst bilinç kabul ettiğim birine onaylatmalıyım. Çünkü ben henüz kendi ayakları üzerinde durma cesareti göstermiş bir bilinç değilim.

5- Vakitlerim kıymetli benim. Hayat malum çok kısa. Bana faydası olmayacak bilgilerle vakit kaybetmek istemiyorum. Size güvendiğim için, değer mi acaba vakit ayırmaya manasında soruyorum bu soruyu.

6- İşlerim o kadar yoğun ki. Onlardan kitap okumaya vakit ayıracaksam, bu ayırma işi değecek yazar ve kitaplar için olmalı. Değmeli yani. Oyalanmamalıyım ben. Cidden çok yoğunum, yetişemiyorum şu hayat denen koşturmacaya.

Evet, danışma amaçlı sorulan samimi bir sorudan neler çıkardım neler? Neden yaptım ki? Kitap okumak; boş vakit eylemi değildir. Kitap okumak; yerleşik kabul-inanç-bağları besleme eylemi de değildir. Kitap okumak; birilerince güdülenlerin sürü bilincini takviye aracı da değildir.

Böyle bir soru soran henüz kitap okumanın ruhuna nüfuz etmemiş, onu içselleştirmemiştir. Kitap kurdu denebilecek insanlar tanıdım. Kütüphanelerine göz attım. Aklınıza gelen her türden eser vardı. Gerçek kitap okurunun yazar ve kitap ayrımı yapması düşünülemez biliyor musunuz?!

Kitap okumak, gerçek okur için hiçbir zaman boş vakit eylemi olmamıştır. Eylemlerin hasıdır kitap okumak. Yeme- içme gibi ihtiyaçtır. İbadettir hatta. İbadet sevdalıları namazdan nasıl başlarını kaldırmıyorsa onlar için de kitaptan uzak düşmek en büyük acı, en uzak gurbettir…

Salgın günlerinde şöyle paylaşımlar gördüm;
Eve çekildik ne güzel, artık kitap okuruz.
Şu günlerde şöyle yazanlar da var;
Okurum sandım ama sıkıldım okuyamadım.
Ben de sana şaşırmadım.
Kitap okuma; sıkıntı ve sancı süreçlerinin pansumanı veya morfini değildir ki dostum…

“Ah çok okumak istiyorum ama vakit yok” diyorsun değil mi? Yalancısın! Beynin ve bedenindeki mekanizma seni yalanlıyor. Okuman gerektiğine inanmıyorsun henüz. Sen diğer işlerin önemine inanmışsın. Okumanın önemine inansan; şimdi bulamadığın vakitler an içre nasıl yaratılıyor sen de şaşardın!

Başarılı, oturaklı, sözü tesirli, duruşu ferahlık veren ve çoğunun hala aradığı iç huzurun dinginliğini yaşayan kimi tanımışsam altından düzenli okuyan kişilik gerçeği çıkmıştır.

Zalimlere “Kitapsız” denirdi çocukluğumda.
Okuyan; kendine zulme son verendir.
Kitapsız kalmayınız…

RAMAZAN VE ORUCUN RUHU

Zamanın birinde ergen bir genç, babasından kendisine saf kan- cins at almasını ister. Hali vakti yerinde baba biricik oğlunu kıracak değil ya! Ergenliğe yeni adım atmış bir evlada en anlamlı hediye olsa olsa bir küheylan olabilir diyerek evladına en pahalı atı satın alır…

Baba her ne kadar bin oğlum, şöyle bi mahmuzla, şaha kaldır da görelim rüzgarla yarışını dese de oğul hediye at karşısında adeta büyülenmiştir. Bütün günü atla geçirir ama binmeyi aklına getirmek bile istemez. Çok sevenin sevmelere kıyamaması gibi binmelere kıyamaz delikanlı.

O günden sonra ata kendini öyle kaptırır ki gündemi odur artık. Kendini unutmuş atla at olmuştur. Yemi, suyu, kaşağısı, dolaştırması derken her fırsatta sözü aşkına getiren aşıklar misali her sözü at her işi atla ilgili konulardır gencin. Baba görür ama kıyamaz evladı bozmaya.

Babanın evladı karşısında çaresizlik ve üzüntüsünü, delikanlının adeta atla kafayı bozmasını hayıflanarak izleyen ahali, bir hal çaresi arar duruma. Konu Kadı efendiye götürülür. Kadı efendi baba ve evladı huzura çağırır. Delikanlıya bir devlet görev tebliğ edilir:

“Kasabadan her sabah Vilayete sefer eden posta arabasına kendi atına binerek refakat edecek, akşam da aynı şekilde geri döneceksin!” Delikanlı “Ben ona nasıl kıyar; nasıl biner, onu nasıl yola sürerim?” diye sızlansa da cezâî müeyyide babaya da evlada da boyun eğdirir…

Ahırda yatacak kadar atla bozan genç artık her sabah erkenden onu hazırlar, posta arabasının yanında koruma süvarilik yapar. İlk günler suratı düşüktür. Yorulur yorulmasına da kendinden çok atın yorulmasına üzülmektedir. Ceza olmasa bırakacaktır. Ceza frenler onu. Sabreder…

Bir süre sonra gençte gözle görülür değişimler başlar. Yüzüne kan, tenine can gelmiştir adeta. Süvariliği benimsemiş, sevmiştir. Atı yollarda nasıl mahmuzladığından, vilayete nasıl da heybetle girdiklerinden, onunla her yere nasıl da seri yetiştiklerinden bahsetmeye başlar…

Dünün at kölesi, beygir manyağı delikanlı atına hakim, onu kendine boyun eğdirmiş dirayetli ve yiğit bir süvariye dönüşür hızla. Öyle ki gündemi at da değildir artık. Her genç adam gibi ölümüne yiğitlik, cesur kahramanlık, yanık sevdalar ve gelecek hayalleri olur gündemi…

Dostum dün “Ramazan ve Orucun Ruhu ne ki?” diye sormuştun, unutmadım. Ata sevdalanan, atla bozan, attan başka şey düşünemez olanın belli bir süreçte ata binmesi, süvarilik öğrenmesi sonra da at hizmetkarı olmaktan atıyla hizmet eden konumuna yükseltilmesidir! Anladın?!

NEFRET BESLEMEK VEYA UYUYAN KÖPEĞİ UYANDIRMAK

Sevgi de Nefret de insanın insanı besleme ve güçlendirme araçlarıdır. İnsan sevdiğini nasıl sevgisi ile besler ve güçlendirirse; sevmediklerini de nefretiyle besler ve güçlendirir.

İnsan sevgisi ile dost ve arkadaşlarının pozitif enerjisini güçlendirir. Nefretiyle düşman kabul ettiklerini, zıt bellediklerini nasıl, ne şekilde besler ve güçlendirir peki?

“Günahını almak” tabirini bilirsin değil mi? Nefret eden, aleyhte davranan, aşırı ve şiddetli muhalefet eden, ‘günahını alma’ evrensel mekanizması gereğince nefret ettiğini yüklerinden arındırır. Onun negatif yüklerini alır ve onu hafifletir.

Negatif yükleri; kendisine yönelen tepki, nefret ve muhalefet sebebiyle alınan kişi hafifler, hafiflediği için hep zinde kalır ve hep güçlü olarak olduğu yerde durur. Bu hal devam ettiği sürece de daha bir güçlenerek, hep güçlenme ivmesi yükselerek yoluna azimle devam eder.

Şimdi sor bana, toplumda ciddi bir çoğunluğun nefret kustuğu, aleyhine olduğu, sarsmak için her yolu denediği birileri neden hala mevki ve duruşlarını muhafaza ediyor? El Cevap; Kendilerine yöneltilen nefret, tepki ve yıkıcı enerji fazlaca onları besleyip güçlendirdiği için!..

İnsanlar nefret, kin ve düşmanlık yönelttiklerini nasıl beslediklerini bilselerdi onların varlığı konusunda kendilerinden başka kimseyi suçlamazlardı. Ve yine insanlar bu tutumları ile kendilerinin neler kaybettiğini bilselerdi kimseye bu tür enerjiler yollamazlardı.

Allah Sisteminde bizim sandığımızın tersine çalışan mekanizmalar vardır. Yok saydığınızın varlığını güçlendirir; Görmek istemediğinizi gözünüzün önüne çağırır; adını bile anmaktan nefret ettiğinizin adını ve ismini her yerde görürsünüz. Hala mı fark etmeyeceğiz?!..

Müslümanlar asırlardır Firavun der, Ebu Cehil der, Şeytan der, Tağut der, Kafirler der… Ve asırlardır Firavunların ayak oyunları, Ebu Cehil kumpasları, Şeytanın hileleri, Tağutun iktidar komploları, Kafirin bi şekilde Müslümanlara galebe çalması başımızdan eksik olmamıştır…

– Neden insanlardan yana dertlerim bitmiyor?
– İnsanlara karşı içten içe duyduğun ayrımcı hisler, nefretler, aşağılamalar kalbinden temizlendi mi ki?
– Ne alaka canım. Gerçekten çekilmez tipler dolu. Ortalık cinsinin son türü garabet kaynıyor.
– Haklısın. Ben bişiy demedim…

Dost meclisinde son dua bana düşmüştü.
“İslam Düşmanlarını kahr u perişan eyle” dediğimde amin sesi kesiliverdi.
Dua bitince ortamın büyüğü şöyle dedi:
– Düşman, kahır, perişanlık? Hiç mi işin yok başka? Dillendirdiklerinin anında yaratıma girdiğini, beslendiğini bilmez misin?!

Şaşırmıştım. Ne var ki bunda?
Allah’a düşman kesilenler için demiştim ve korunma amaçlı demiştim.
Büyük devam etti: “Uyuyan köpeği uyandırma!.. Evrende uşaklar vardır her emri yerine getirir. Uşaklara komut verme! Duyurma ki besleme! Başımıza iş açma!” Düşünüyordum…

Yıllardır cuma hutbeleri ve vaazlarda bir dua cümlesi duyarız: “Düşmanlarımızın hilelerini kendi üzerlerine tebdil eyle!” Hep de hileleri kendilerine döner ya! Hilelerinde boğuldukları için bilim, teknoloji, ticareti küresel planda parmaklarında oynatıp her yere hükmederler ya!

Ve sonra öğrendim. “Şundan sığınırız” dedikçe onunla sınanıyor “Şunu kahreyle” dedikçe ona kuvvet veriyor “Hilesini kendi üzerine çevir” dedikçe üzerimize hile-pusu davet ediyorduk! Evrenin negatif yaratım işçileri; negatif sözü pozitiften daha hızlı yaratıma sokuyordu çünkü…

Yoğun nefretin, nefret edileni nasıl da güçlendirmekte olduğunun açık delili ortada. Bak bakalım ülkede en çok kime küfrediliyor? Ve bir daha bak, en çok kim güçlü ve gayet özgüvenle ayakta ve duruşunu korumakta? Kim besliyor? Kim yapıyor? Sövmeye ve nefret saçmaya devam mı?!

Sevgi saçarak muhatabımızın ve kendimizin pozitifini arttırmak varken nefret saçarak kendi pozitifimizi vermek ve birilerinin negatifini üstlenmek akıllıca mı?

Yapabilirsen değil sözle; kalbinde bile kimseye ama hiç kimseye nefret bi yana kötümser his bile taşıma içinde. Kendi iyiliğin için. Kazandığın sevabı (pozitif gücü) yitirme pahasına birilerini negatif besleme yaparak güçlendirip başına bela etme! Ne işimiz olur nefretle?

Son söz Yunus’un:

GELİN TANIŞ OLALIM
İŞİ KOLAY KILALIM
SEVELİM SEVİLELİM
DÜNYA KİMSEYE KALMAZ

ADIMIZ MİSKİNDİR BİZİM
DÜŞMANIMIZ KİNDİR BİZİM
BİZ KİMSEYE KİN TUTMAYIZ
KAMU ALEM BİRDİR BİZE

KORKMAK VE BUNALMAK İMAN EKSİKLİĞİ MİDİR?

Salgın hastalık, doğal afet, savaş ve insanların topluca yaşadığı kriz ve bunalımları Dini kavramlarla değerlendirmek; hele hele kişilerin İmanları ve Allah nezdindeki yerleri ile bunlar arasında bağlantı kurarak olaya yaklaşmak; oldukça eski, bayatlamış, banal bir yaklaşımdır…

İnsanlığın gözlem, tetkik, analiz yeteneğinin henüz gelişmediği dönemlerde salgın, afet, savaş ve krizler Lanet, Bela veya belli bir sınıfın Gazaba uğraması olarak değerlendirilmiştir. Bilim, teknik ve medeniyetin geldiği noktada böyle bir değerlendirme cehalet ve ayrımcılıktır!

Gençlik yıllarımda din görevlileri ve bazı alimlerin kutlu bir iştahla savundukları bir tespit vardı: “Müminde Stres Olmaz! İmanı güçlü olan, strese girmez!” Senelerce dindarlara bu böyle empoze edildi. Oysa stres, doğal bir insan halidir. İmanla uzaktan yakından alakası yoktur!

Dini değerleri güçlü olan da olmayan da, dinin gereklerini harfiyen uygulayan da ibadete uzak duran da pekala strese girebiliyor, bunalıma düşerek antidepresan kullanabiliyor. Din adına konuşanların uzun yıllar Stres ve İmanı doğru orantı içinde pazarlaması sürdü. Yazık değil mi?

Şimdilerde aynı orantı kurma çabaları; İman ve Korku, İman ve Panik, İman ve Sükunet kavramları arasında yapılmaya devam ediliyor. Neymiş efendim, İmanı güçlü olan Allah’ın samimi kulları; corona sürecindeki panik ve korkudan etkilenmez, oturur sükunetle kahvelerini içerlermiş!

Tıpkı stres gibi korku, panik veya sükunetin İmanla uzaktan yakından alakası yoktur. Bunlar doğal insan halleridir. Toplu süreçlerde panikleyenleri iman zayıflığı; sükunet içinde olanları iman kuvveti ile etiketlemek ya cehalettir veya bilinçli bir ayrımcılık ve kibir türüdür…

Evet, bu çağda bu yapılanı herhalde eski çağlarda afetleri lanet diye niteleyenler gibi cehalet diye değerlendiremeyiz. Cehaletten öte bu, durumdan vazife çıkararak çoğunluğun içine düştüğü durum üzerinden kendine-grubuna pay çıkarma ve kibrini din üzerinden perçinleme çabasıdır.

Halkın yaşadığı sıkıntıdan kendileri ve bağlılarına pay çıkarma derdinde olanların insanlık, evrensellik, sevgi iddiaları gözden geçirilmelidir. Ben onlara “Düşün insanların yakasından!” diyor; onları izleyenleri de “İmanınıza ayar çekilmesine izin vermeyin!” diye uyarıyorum.

Sorgulamak gibisi yoktur. Söyleyeni kim olursa olsun her sözü sorgulayalım. Sorgulayalım ki işkembe-i kübradan salladıklarını kalbî sezgi gibi sunanların oyununa gelmeyelim. Allah hepimize zihin açıklığı versin.

NANKÖR, VEFASIZ DERKEN GÖREMEDİKLERİMİZ

Sahip olduğunu düşündüklerinin aslında hiçbirine sahip olmadığın yönünde insanlardan sözler ve tavırlar görüyorsan bunları nankörlük, vefasızlık ve talihsizlik olarak nitelemene gerek yoktur. Çünkü bunların açıklaması senin zannettiğin ve adını koyduğun gibi değildir.

Nankörlük, vefasızlık veya kör talih, kader oyunu gibi değerlendirmeler düşük bilinç seviyelerine ait yaklaşımlardır. Üst noktadan hayatı ve kendini değerlendirmek, gerçeği anlamak isteyen; yaşadıklarına bu kavramları devreye sokmadan bakmalı ve öyle anlamlandırmaya çalışmalıdır.

Kendisine yapılan yanlışı (ne demekse) nankörlük, beklemediği kişiden beklenmeyen tavır görmeyi vefasızlık, işlerin biçim- şekil değiştirmesini azap, bela, talihsizlik etiketleri ile görenler Kurban Rolünü sevmişlerdir. Adanan da kurban rolü oynayan da esaslı gerçeğe yaklaşamaz.

“Rabbim, beni gerçeğimle ve evrensel gerçekle yüzleştir” duasını etmek aynı zamanda “Rabbim, bana neleri sahiplendiğimi, nelere tutkulu olduğumu, nelerin vazgeçilmezim olduğunu, neleri abarttığımı açıkça göster” duasını etmektir. Olaya böyle bakarsan etiketlerin hızla değişir.

Ne istedin sen? Gerçekle yüzleşmek! Sahipliklerin, tutkuların, arzuların, vazgeçilmezlerin, abarttıkların nasıl gösterilecek sana peki? Yoksa sen eline çoktan seçmeli soru kağıdı verip neler olduğunu işaretle bakalım deneceğini mi sanmıştın? Nasıl olacak bu yüzleşme o vakit?!

Sahiplendiklerini nasıl göreceksin mesela? İnsanlar, onların sana ait olmadığını gözünün içine içine sokacaklar. Göstere göstere senden değil sen kimsin ki diyecekler. Hani şu nankörlük dediğin var ya, işte o sana sahipliklerinin insanlar eliyle gösterilmesinden başkası değil!..

Oğlun, kızın hiç de yakışmayacak tavır mı aldı sana? Anne babaya da yapılacak şey değil öyle mi? Uyuyorsun dostum uyuyorsun. En yakışan tavırdır o senin için! Oğlum, Kızım ha? Canlarını, nefeslerini sen mi verdin sahi? Terbiyesizliğe bak, anne babalık adı altında!

Söyler misin ellerinle büyüttüğüne bile sahip olamadığın, hükmünün geçmediği nasıl gösterilecekti? Anneliğine, babalığına darbe inmeden bilgiyle filan gösterileceğini mi sandın? Oğluna, kızına hiç kızma! “Sahipliklerimi göster Rabbim” duanın hizmetçisi onlar. Sana çalışıyorlar!

Emek verdiklerin, destek oldukların, yardım ettiklerin vefasız, nankör çıktılar? Şöyle olmasın, sen kendine varlık vererek yardımı, desteği kendinden, emeği kendinden bildin de onların sana bir ömür bağlı- bağımlı kalmasını mı istedin yoksa? Ne egoymuş sendeki be arkadaş ne ego!

Tutkulu, hırslı birinin şeytani ayak oyunlarına muhatap olmadan, onun karşısında acze düşüp dip yapmadan neye tutkulu, neye arzulu, neye hırs yaptığını anlayabileceğini, görebileceğini mi sanmıştın? Talihsizlik, dayanılmaz acı, gazap dediklerin ne imiş o vakit? Bildin mi?!..

İş yerinde çekemeyenleri varmış.
Kariyer basamaklarını çıkarken ayağının altına karpuz kapuğu koyanlar oluyormuş.
Ne de olsa Allah samimi kulları böyle kötülerle denermiş.
Sen samimi, onlar kötü? Kibre bak kibre!
Seni kariyer sahipliğinden arındıranlar mı kötüler?
Kendine gel..

“Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” diye güzel bir söz var. Bu sözü şöyle de anla; “Hiç kimse herhangi bir sahipliğine darbe inmeden neyi, ne kadar sahiplendiğini kesinlikle bilemez!”

O halde bazı cümlelere vurduğumuz etiketleri bu anlayışla yeniden gözden geçirelim, değiştirelim dostum.
– Oğlum/ kızım bana evlatlık yapmadı. (Yanlış)
– Oğul, kız diye sahiplendiklerim bana onları sahiplenerek annelik babalık adı altında ego yapmamam gerektiğini öğretti. (Doğru)

– Emek verdiğim, yardım ettiğim, elinden tuttuğum nankör çıktı. (Yanlış)
– Emek adı altında Allah’ın verdiği gücü, yardım adı altında Allah’ın nimetini, destek adı altında birilerini kendime bağlama sahipliğimi bana nankör dediklerim gösterdi ve öğretti. (Doğru)

– Kendileri için fedakarlık ettiklerim, çırpındıklarım, adandıklarım vefasız çıktı (Yanlış)
– Hakikatimi unutarak fedakarlık, çırpınma, adanma adı altında gerçeğime sırt dönüşümü bana vefasız dediklerim gösterdi. Bizi bırak, asıl gerçeğine yönel, ona çalış dediler adeta. (Doğru)

Öyle hakikat ehli var ki, mezarları bile yok yeryüzünde. Değil geride devasa eser, miras ve hatıra bırakmak, isimlerinden başka şey kalmamış onlardan günümüze. Böylesi bir filme ne acı değil mi hocam dedi dostum. Ne arınma ama, ne muhteşem bir eriyiş değil mi dedim.

Nankörlük, Vefasızlık, Değer bilmezlik gibi ötekine; Talihsizlik, Bela, Gazap gibi takdire; Allah sevdiğini sınar, doğru kula bela iner gibi ego-kibir beslemeye dönük kavramları sözlüğünden çıkar lütfen sevgili dostum. Ne zaman, neye, nasıl dua ettiğini düşün! Göreceksin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir