Değiniler- 198

Değiniler- 198

YAŞAMAK YAPRAK MİSALİ, KUM TANESİ GİBİ

Harlaya gürleye akan coşkun ırmaklar akışlarına direnen ağaçları kökünden sökerek önüne katmış, bir o yana bir bu yana savurarak parçalamış; yollarını kesen set ve yükseltilerin sessizce altını oymuş ama ne hikmetse kendini bırakan yaprak ve kumu istikrarla denize taşımışlardır.

İnsan, doğal olarak hayata dair planlar yapan, hesaplar geliştiren, ölçüler koyan varlık. Yaşamak için elzem de bunlar. Bir diğer açıdan bakıldığında insanın bütün bu filleri, tasarıları, çıkarımları yürürlükteki sistemle derin ve köklü bir mücadele, bir anlamda savaş adeta.

Ölçtü, biçti, planladı ve bunlara “Yaşam Mücadelesi” adıyla kutlu anlam yükledi; “Hayatın Gayesi” budur dedi insan. Bunu yaparken dönen bir çarka çomak soktuğunun, yürüyen bir mekanizmaya kafa tuttuğunun, yürürlükteki bir işleyişle yarışa çıktığının farkında mıydı peki?!

Hayatın Gayesi bunlardır diyerek kendi yüklediği anlama kendini inandırma yolunu seçen insan; diğer açıdan kendi kendini kandırdığının, gerçeğe sırt çevirdiğinin farkında mıydı? Gerçeğe sırt dönmek bir yana kendini yok yere, bir hiç uğruna zora koştuğunu görebilecek miydi insan?!

Gördü diyelim, gördüğü anda bile aşırılıklara savrulmaktan kendini alamadı insan. Yüklediği anlamların boş olduğunu fark ettiğinde; hepsi boşmuş diyerek hayata küsmeyi, belki de değerlere isyanı veya hayatın kıyılarına kendini atmayı seçti insan. Bir aşırılıktan diğer aşırılığa.

Gayret etmezsem olmaz, çalışmazsam kazanamam, koşturmazsam varamam inancı bürüdü insan zihnini. Doğruydu, hayatın doğal gerekleriydi hepsi. Asıl soru; bunların hayatın gereği olması; onların yaşam gayesi haline getirilmesini haklı kılar mıydı? Burada, bu soruda durdu insan!

Durdu ve yorgunluklarına, mücadelesine, savaşına, çilesine bir kat daha haklılık vererek sordu: Ne yani, yan gelip yatalım mı? Yatana kim ekmek verir ki? Gayret etmeyelim mi yarınlar için? Kim kime, çabasız ne verir ki hem? İnandıklarınan hareketle soruyordu. Doğru muydu bu?

Soru doğru sorulmazsa cevap doğru anlaşılır mıydı? Kendisine açılacak yeni bir ufuk karşısında; güneşe perde çekip kulübesinin penceresinden, o pencereden gördüğü dünyayı haklılandırarak soruyor ve savunuyordu kendini insan. Böyle soru; pencere ötesi ufukları gösterir miydi sahi?

Ve kendini savunarak, inandığı yaşamı haklı çıkararak, başka yaşam anlayışlarını imkansız bularak, sorduğu soruya engin ufuklar gösteren cevap da alsa cevaba bir türlü inanamadı ve ikna olamadı insan. “Bunlar tuzu kuruların, fil fişi kuleden ukala nasihatleridir” dedi geçti.

Önüne serilen anlayışı kendi anlayış ölçüsüne hapsederek değerlendirenlerin; aklıma yatmadı ama doğru da olabilir bi denesem, esnekliğini göstermeyenlerin gerçeği bir türlü kavrayamayacağı, ona yönelemeyeceği muhakkak. Bu yüzden kısır döngüler, açmazlar sarmalında kaldı insan.

“Zaman en iyi ilaçtır” demişti atalar. “Sabahın sahibi var” demişti büyükler. “Plan yapmayın, planları Allah yapar, siz sadece plana uyun” da demişti ulu erenler Bunların ruhuna odaklanamayan insan, bunlarla gelecek huzuru da bilinçsizce tepti ve haram etti kendine.

Irmaklar, mahlukatı sulamak için mi akar? Ağaçlar, kuşlar yuva yapsın diye mi büyür? Güneş, aman dünya ışıksız kalmasın derdinde midir? Ay, bir gece görünmese suçlu hisseder mi kendini? Çiçek; arı ve kelebekler için mi açmaktadır? Gülüyor ve hayır diyorsun öyle mi? Öyleyse?!..

Irmağın sulama derdi yok, sulanıyor mahlukat akışıyla. Ağacın kuş yuvası, gölge derdi yok kuşlar yuvalanıyor, gölgeleniyor insanlar dallar altında Güneş, bizim için ışık saçmıyor, güneşliğiyle ışıtıyor, ısıtıyor dünyayı. Çiçek, arı ve kelebek derdi taşımıyor. Sen? Sen niye ey insan?

Demek, su verme derdi olmadan su verilebilir, gölgeleme amacı olmadan gölge edilebilir, ışıtma- ısıtma gayesi gütmeden ışıtıp ısıtılabilirmiş “Mücadele etmeden de yaşanabilir” dediğimizde senin aklına yatmayan veya ağırına giden nedir ey insan?!

Yarım asırlık dünya konukluğunun bana fark ettiği ne biliyor musun? Üzüldüklerime üzüldüğümle kaldım Üzüntüm değiştirmedi hiçbir şeyiç Telaş ettiklerim? Stresi yanıma kâr şimdi? Ya ince ince hesapladıklarım? Planladıklarım? Hepsinden ters yüz oldum iyi mi? Mesaj ne peki burada?

Zamana bıraktığım her sorun, tahminimden daha şahane güzelliklerle çözüldü kendiliğinden Hele bir sabah olsun, dediğim sıkıntılarımın sabahları her daim aydınlık ve ferah oldu “Plan yapma, planları Allah yapar” diyen meczuba direnmiştim son yıllara kadar. Şimdi ona da teslimim!

Ne zaman ziyaret etsem, gitme bir gece daha kal derdin annem. Planlarımın bozulmasına bozulurdum hep. Direnirdim. Malum süreçte 4 ay ayrı kaldığım anneme bu defa istediğin kadar, kaç gece dersen o kadar dedim. Hiçbir planım da aksamadı iyi mi? Ana duası ve sıla memnuniyeti de bonusu.

Uyurken başıma oturup izlemiş annem. Yeni doğmuş bebek izleyen yeni anneler gibi. Tuhaf. 53’lük adamı uyurken izleyen 84’lük anne! Yaş? Beden? Neyin kaydı, neyin kalıbı bunlar? Memleketten döndüm döneli annemin uyurken izlemesi titretir kalbimi. Bir hoşluk, bir huzur ki sorma!

Geçenlerde bi durgunluk vardı üstümde. Sessizlik, telaşsızlık ve dert etmemeyi durgunluk; depresyon diye anlıyor zihnimiz, farkında mısın dostum? O kadar alışmışız ki telaşlara, o kadar kaptırmışız ki boş işlere büyük anlamlar yüklemeye, normal insan halini depresyon sanıyoruz!

Ne diyordu Kerim Kitabımız? Aya, güneşe, yıldızlara, dağlara, sulara, arıya, hayvanata, mahlukata bakmaz mısınız? Şimdilerde çözdüm bunun farklı bir boyuttan anlamını Bakmaz mısınız onlara? Ne için, ne diye bakacağız peki? Anlam çıkarmak, ilim diye lafazanlık etmek için mi?!

Hayır, hayır, hayır! Yaşamayı öğrenmek için bak doğaya! Huzuru kavramak için bak! Akışa uyumlanmak için bak! Telaşsız dönen kusursuz sistemi endişesiz işleyişi görmek için bak! Bak da bırak kendini harlaya gürleye akan hayat ırmağına! Daldan düşen yaprak, yerden kopan kum taneleri gibi.

SAĞDUYU VEYA DOĞALLIĞIN BİLGELİĞİ

Hatanızı ilk itiraf eden siz olunuz. Böylece son sözü söyleme hakkı da size geçer. Unutmayınız ki insan; kendini överken değil kendini eleştirirken daha asil görünür…

İnsanoğlu büyük zaferler elde etmek için büyük düşmanlar edinir. Büyük erdemlerin büyük savaşlar ve büyük kayıplardan doğacağına inanmıştır böyleleri. Oysa zaferler kısa ve basit yoldan da elde edilebilirler.

Büyük insanlar hep nazik olmuşlardır. Nazik olanlar kahraman kabul edilirler gönüllerde. Nezaket; insanın özünü ortaya serer. Özü görenin hayran olmaması, büyülenmemesi imkansızdır.

İnsan kendine kördür! Bu yüzden kendindeki değerli boyutu da kendine kendi elleriyle çektiği bariyerleri de görmesi zaman alır. Kendisine hayran olan gerçeğe kör olur! Onun gözünü açacak olan zamandır. Zaman; sandığı gibi olmadığı gerçeğini yüzüne çarptığında kendisine gelir.

Saçımıza, başımıza şekil verebildiğimiz aynalar kadar anlayışımıza tutulan aynaları da görebilseydik keşke! Anlayışına şekil vermek isteyen, karşısına gelen diğer anlayışları değerlendirmeli veya kendi derunundaki durgun suya, iç alemindeki deryaya eğilip bakmalıdır.

Güçlü, bilge ve hikmet ehli kişiler; bilge kişileri dost, arkadaş, iş ortağı veya hizmet paydaşı olarak sürekli yanlarında tutmuşlardır. İşte bu, aynalarını sürekli yanında taşıma uyanıklığıdır. Daima aynalara bakanlarda çirkinlikten eser kalmaz, kalamaz…

Bilgelerden faydalanma yetisi çok az insanda açığa çıkmış, ender insanların nasibi olmuştur. Çünkü bilgeler; sıfatsız, unvansız, iddiasız ve belki de toplumun en alt sınıfındandırlar. İnsanın makam, şöhret, unvan ve statüye dayalı kibri maalesef bu faydalanmanın önüne set çeker.

Bilgeler; kendilerini satın almak veya sahiplenmek isteyen insanlara hemen kendilerini kapatır, uzaklaşırlar. Onların beklediği sadece alçak gönüllülüktür. Bilgeye alçak gönülle yaklaştığınızda bilgi, birikim ve erdemini hesapsızca üzerinize döker. Şelale altına girmişsiniz gibi.

Bilgelik; dünya, insan ve mahlukata her baktığında yeni doğmuş bebek gözünden bakmaktır. Böyle bir bakış her oluşu yeni bir keşif ve mucize kabul eder. Böylesi bakışla iyi gözleyen, iyi muhakeme edebilen insanı hiç kimse yönlendiremez. O kendi kendisinin hakimi ve rehberidir.

Kendi kendisinin yargıcı olabilen, boşluk ve zaafını görür ve kimseye kendini yargılayacağı alan bırakmaz, zaaflardan doğan açıkları vermez. Kendi kendisini yargılayabilen için insanların yargılamalarının hiçbir anlamı yoktur. Bunu başaran; en ağır sınavda bile küllerinden doğar!

Hakiki manada İlim elde etme yolu 4 tür: 1- Uzun Ömür 2- Gezmek ve Görmek 3- Kitap Okumak (en kolayı) 4- Bilgelerle Sohbet (en zevklisi)

Gözlerimizin kapakları var, sürekli açılır kapanır; uykuda daima kapalıdır. Kulaklarımızın neden kapağı yok?! Kulaklar öğrenmeye açılan kapılardır. Yaratan; bizi hep öğrenmeye ve dinlemeye açık görmek istemiştir sanki kulak yapımızla.

Her işitilen, her dinlenilen öğretici, yararlı olmayacağı için bazı şeyleri dinleyip duyarken duymaz olmak da bir çeşit bilgeliktir, kesinlikle sahtelik değil. Yararsız bilgi- lakırdıdan korunma yoludur bu. Dinleyiniz, kulak kesiliniz ancak dinlediklerinizi elemesini de biliniz.

Düşüncelerinizde özgür, Söylemlerinizde tedbirli olunuz! Düşüncelerinizde hakikatin sonsuz sınırsızlığını yaşayın, ama söylemlerinizde asla! Söylemlerinizde sünnetullahı dikkate alırsanız insanları rahatsız etmemiş, kendinizi de rahatsız etmelerine fırsat vermemiş olursunuz.

Doğru, gerçekçi, akla yatkın ve yerinde yargıda bulunabilme kabiliyeti sağduyudur. Sağduyu sahibi; insanları iyi gözlemleyen, onların görünen yanları kadar görünmeyen veya göstermek istemediği boyutlarını da görebilen insandır.

Bilme ve Gerçeğe erişme konusunda insanlar acele ederler. Oysa tabiatta hemen her şey zamanla olgunlaşmak üzere vaktini bekler. Meyve de ağaç da tohum da. Yer altındaki madenin cevher olmak üzere asırlarca beklediği malumdur. Kendinizi ve idelallerinizi biraz da zamana bırakınız.

Dikkatli, sağduyulu, bilge insanlar işlerine bilgeliklerini karıştırmadan sadece onu yapması gerektiği gibi yapan insanlardır. Günlük hayatları da öyledir. İnsanlar arasında da bilgeliklerinden eser göstermez, öylece topluma, ortama uyumlanırlar. Doğrusu da budur…

Kimsenin işine yaramayan insan ne kadar talihsiz ise herkesin işine yarayan insan da en az o kadar talihsizdir! Herkesin işine yarama tutkusu; sizi herkesin kullanım ve sömürüsüne açık hale getirir. İnsanlar her işlerine yarayanı çok sevseler de pek kıymet vermezler!

Sürekli yardım istenilen olmak hoşunuza gidebilir. Gerçekte bundan zevk alan egonuzdur. Bu sizi insanlara bağımlı yapar. Fedakarlık, her şeye koşma zamanla sizi onlar nazarında köle düzeyine indirir. İstemeden gelen yardımı sevseler de değer vermez, teşekkür ihtiyacı duymazlar!

Erdemli Yaşamak kolay değilse de Tedbirli Yaşamak kolaydır. Bilgece Yaşamak; sağduyulu, tedbirli ve toplum realitesini hesaba katarak yaşamaktır. Toplumun tersine hareket etmek özgürlük gibi görünse de ırmağın tersine kürek çekmek kadar yorucu, riskli ve tehlikelere açıktır…

Hayal Gücü, Ümit ve Sağduyu bir gönülde birleşirse erişilmezi erişilir, ulaşılmazı ulaşılır, aşılmazı aşılır kılar. Ümit, acı ve zorluğu uzatır sanılsa da doğru değildir. Ümit; realiteyi değiştirme ve yeniden inşa gücüne sahiptir. Hayal Gücü, Ümit ve Sağduyulu Yaşam niyazımla…

NEGATİF SÖYLEM YANLIŞ, AŞIRI MUHALEFET GEREKSİZ Mİ?

İnsanlar bir grubu, bir topluluğu, bir partiyi, bir sivil oluşumu genellikle onun en kötü üyeleri üzerinden değerlendirirler. Bunu yaparken “Bir sepet elmada üç beş kurtlu çıkabilir” esnekliğiyle yaklaşmak yerine yerine “Bir çürük, bir çuval inciri berbat eder” demeyi yeğlerler.

İnsanlar bu tutumlarıyla belki o gruba haksızlık eder gibi görünse de gerçekte haksız sayılmazlar. Çünkü yüce gayeler için bir araya gelenler, topluma lokomotif olmaya kalkışanlar, herkesten daha dikkatli, daha özenli ve daha iyi olmak durumundadırlar. Öncülük, zafiyet kaldırmaz.

Duruş, söylem veya karakteristik özellikleri ile grubu, oluşumu, hareketi rahatsız eden tipler hafife alınmamalıdır. Onlar vesilesiyle gruplarda derin çatlaklar oluşabilir. Öte yandan, yeni oluşumları kuracak olanlar da mevcut gruba uyum sağlayamayan veya dışlananlar olacaktır…

Tarihe dikkatle bakılırsa toplumların ayak takımı veya rijit dediği insan grupları o toplumların çöküşü esnasında yeni yapılanmanın öncüleri olmuşlardır. Amerika’yı keşfe gitmek üzere yola çıkanların çoğu Avrupa’da tutunamayan serseri, başıbozuk, yoksul takımı ve alt sınıflardır.

Her grup ve her toplum kendi içerisinde sayıları az bile olsa yoksul, topluma uyamayan, başıboş, suçlu, ezik veya kendini ötelenmiş hisseden kesimlerin taleplerini dikkate almak; karşılamak zorundadır. Buna sırt çevirmek grupların tükenişine toplumların çöküşüne zemin hazırlar…

Yoksullar genellikle kanaatkardırlar. Kitle İletişim araçlarında sergilenen ışıltılı hayatlar; piyasaya hakim köşe dönme, dünya cenneti yaşama özlemleri, yoksul kitlelerin yönetimlere ve hakim zümrelere karşı düşmanlığının doğal kışkırtıcı unsurları; isyan tetikleyicileridir…

Tarih boyunca büyük ve köklü toplumsal, ideolojik ve dini devrimlerin mayalandığı, yenilik ateşinin üzerinde tutuşturulduğu ortamlar yoksul sınıflardır. Yoksulunu memnun edemeyen toplumlar; mevcut statükoyu günün birinde yerle bir edecek büyük dönüşümlere yol vermişler demektir.

Sefaletin en alt seviyesinde karın tokluğuna çalışanlar; herhangi bir özlem ve devrim hayali içinde değildir. Çünkü günlük rızık telaşı; hayali, arayışı, düşünceyi öldürmektedir. Milyonlarca insanın karın tokluğuna çalıştığı Çin’de senelerce isyan olmaması bunun canlı örneğidir.

Sefalet; biraz iyileşmiş, yoksulluk geçinilebilir seviyeye gelmişse alt sınıfta yeni hayal- arayışlar ve başka yaşamlara özenmeler başlar. Karın tokluğuna çalışanlar hiçbir siyasi oluşuma yönelmezken azıcık durumu iyileşenler ideolojik açıdan kandırılmaya hazır hale gelirler…

İnsan, hiçbir şeyi yokken elde etmeye duyduğu özlemden daha şiddetlisini, birazını elde ettikten sonra daha iyiyi isterken daha fazla duyar. Yokken kanaatkar olan, üzülmeyen, birazını elde edince dahasını isteme ve dahasını elde edememe üzüntüsünü yokluktan daha çok hisseder…

Zaruri ihtiyaçlarını giderme özlemi içindekiler azıcık elde edince kanaat eder, doyuma ulaşırlar. Elinde birazı varken dahasını, iyisini, lüksü isteyenin arzularını dindirmekse mümkün değildir. İsyanlara çanak tutan kesim de işte onlardır. Bulunca azanlar desek ağır mı kaçar?!

Yaratıcı güçlerini kullanabilenler yoksulluktan şikayet etmezler. Geçerli el sanatı, üç beş kazanabileceği mahareti olanlar; rızkını taştan çıkarmalarının yanı sıra yoksulluktan şikayeti de yersiz bulurlar. Onlara göre çalışana her yerde ekmek vardır. Açım diyenler beceriksizdir.

Son yıllarda yoksulluk şikayetlerinin artmasında el sanatları ve çıraklıktan yetişilen ustalık becerilerinin yok denecek kadar azalmasının rolü inkar edilemez. Meslek ve iş denince diploma, diploma denince kadro, kadro denince de haliyle yetkililere sitem hatıra düşmektedir.

El sanatları ve çekirdekten yetişilen ustalık kayboldukça dünya genelinde isyan ve özgürlük hareketlerine katılım artmıştır. İşin gerçeği; içindeki yaratıcı potansiyeli kurutan veya onu hiç bulamayan; doğal olarak muhalif, isyankar, hayalperest gruplarda kendini arayacaktır…

Bir kabile, aşiret veya akraba grubuna mensup yoksullar; kitle hareketlerine katılımda istekli değildirler. İç dayanışma ve yardımlaşma onları tatmin edip acil ihtiyaçlarını karşıladığından yoksulluk için kendilerini de, devleti de suçlamazlar. Nasılsa geçinip gidiyorlardır…

Aile, kabile, aşiret ve sülale bağı zayıfladıkça kişi; yıkıcı kitle hareketlerine yem olmaya hazır hale gelir. Devrimci ideolojiler veya din üzerinden örgütlenenlerin; mensuplarına bireysel özgürlük ve bağlardan sıyrılmayı adeta amentü gibi empoze etmesi hiç de sebepsiz değildir.

Aile sıcaklığını yaşayamamak; bir kitle-grup şefkatine sığınma ihtiyacı doğurur. Cesareti de körükleyen bu gruplar; sevgi- şefkat mahrumlarını cezbeder. Büyük Devrimcilerin hayatını inceleyeniz; genellikle anne şefkati- baba disiplini- kardeş etkileşiminden yoksun büyümüşlerdir!

Size beni takip edin, bana uyun, yoluma, öğretime veya ilmime gönül verin telkininde bulunanlara şöyle bir baktınız mı hiç? Aile, eş- dost, akraba veya farklı girişim grupları içinde yer almanızı hiç istemezler. Oralarda uyanmanız halinde size hükmedemeyeceklerini düşünürler…

Uğruna her şeyi vermenizi isteyenler; size gerçek kimlik ve özgürlüğünüzü vereceklerini vaat ederler. Oysa durum tam tersidir. Bilinçli ya da bilinçsiz, beyniniz başta olmak üzere maddi-manevi her şeyinize ipotek koyma derdindedir onlar. Özgür Mankurtlar (?) yetiştirmek için…

Toplumsal Huzurumuz Aile Ocağının sağlamlığına, birlik ve dayanışmamıza; Bireysel huzurumuz sevgi, ilgi, taltif açlığı gibi komplekslerimizle yüzleşmemize, hayal ve idealleri akıl süzgecinden geçirmemize bağlıdır. Güden veya güdülen girdabına kapılmaksızın yaşamak niyazımla…

ŞİRK EBEDİDİR ÇÜNKÜ TAPINMA BİR İHTİYAÇ

İnandığı gerçeğe başkalarını da inandırma gayreti; aslında sağlam bir inançtan değil şüpheden doğar. Kendi inancından şüphe edenler kendilerine paydaş aradıkları için inançlarını telkin, tebliğ, propaganda ihtiyacı duyarlar. İnancından emin olan; kendine paydaş aramaz!..

İnancını yayma ihtiyacı duyanlar; daha fazla inanan ile inancı değil kendilerini ikna ve güçlendirme çabasındadır. Beşer için nicelik, nitelikten önce geldiğinden grup, parti ve cemaatler genişlemeyi üye sayısına bağlamışlardır. Üyenin ve bağlıların niteliği çok önemli değildir.

Bir inanç, bir görüş, bir fikir pratik yaşamdan ne kadar koparılırsa o kadar kutsallaşma, büyülü havaya bürünme özelliğine sahip olur. Ne yazık ki kitleler; hayatın içinden gerçekler yerine, akıl ötesi yalanları gerçek üstü kabulüyle benimseme, inanma ve yüceltme eğilimindedir.

Önderlik bir manada gerçeği gerçek üstü gibi, yalanı doğru gibi, olmayanı olmuş gibi, yoku var gibi sunabilme becerisidir. Kitlelerin beş duyu ötesi olağanüstülük beklentisi ve gizem arayışı lider, rehber ve ustaların abartılı yalanlarına haklılık zemini hazırlar…

Önderler kitleyi oluşturur ve sürükler tezi doğru değildir. Hoşnutsuz ve rahatsız bir kitle yoksa ortada, en güçlü liderin bile oluşturabileceği bir topluluk ve hareket yoktur. Hoşnutsuz kitle varsa liderler kendiliğinden onlar arasından sıyrılır, yükselir ve onları güderler…

Kitleler kendilerinden ümit kesmişse kaos, kaos artmışsa kavga ve savaş doğacaktır. Her kavga ve savaş yeni akımlar, yeni ideolojiler ve onların yeni liderlerini üretir. I. ve II. Dünya Savaşları sonrası dünya ülkelerinden yeni akımlar ve liderlerin çıkması buna örnektir.

Kavga ve kaos oluşmadan liderliğe atılanlar pek tutunamazlar. Kısa sürede silinmişlerdir. Kitle hareketi; karşısında düşman ve nefret üreterek ayakta kalır. Kaos oluşmadan çıkan barışçı- uyumlu liderler sürükleyici olamazlar. Topluluklar düşman cepheler ve nefretle güdülürler.

Etkin önderliğin bir yönü de ötekini aşağılayarak kendi mensubunu iyi ve üstün hissettirmek için ona paye vermesidir. Fikir, inanç, sanat hareketlerinin mensuplarına sıkça “Siz avamdan farklısınız, siz sıradan değilsiniz, siz hakikate seçildiniz” empozesi boşuna değildir.

Önderler, liderler, rehberler gerçekte kendine güven eksikliği duyan, kendisiyle yüzleşme cesareti bulamayan kişiler için bir rol- model ihtiyacını giderirler. Bunun da altında tapınma olgusu vardır. Liderler, rehberler ve kitleleri var oldukça yeryüzünden Tapınma kalkmayacaktır.

Önderin bilgin veya bilge olması gerekmez. Savunduğu inanca aşırı bağlılığı, ötekilere sıkça meydan okuması, aşağılaması yeterlidir. Mensuplar, cesaretsizliklerini onun cesareti, ürkekliklerini onun meydan okuyuşu, güvensizliklerini onun özgüveniyle gideriyorlarsa işlem tamamdır.

Kendi aklına sonsuz derecede güvenenler kendi aklını yetersiz bulanları otomatik olarak peşine takarlar. Bu yüzden öncülük edenlerde hastalık derecesinde Kibir- Narsizm şarttır. Gariptir ki takipçiler buna hiçbir zaman kibir- hastalık demeyecek, mitsel kılıflar bulacaklardır.

Öncü şahsiyetlerin hemen hepsi sırtlarını kendilerinden önceki büyük liderlere yaslar. Büyük bir geleneğin, büyük bir akımın, üstün bir davanın devamıyız deme ihtiyacı duyarlar. Sadece kendine yaslanarak liderlik ve öncülük eden neredeyse hiç yok gibidir.

Etkin Yönlendirme; sorgulama ve araştırma yerine İman ve İtaat yüceltilerek yapılır. İnancın ne kadar sağlam, yönelişin ne kadar içtense sen o kadar olgun ve değerlisin imajı her fırsatta perçinlenir. Aklı kullanmak; kitle oluşumu ve önderleri için sevimsiz bir uğraştır.

Hareketin, grubun, kitlenin başında olana neyi niçin öyle yaptığı sorulamaz!. Düşük seviyeli gruplarda bu “Vardır bi hikmeti” ile açıklanırken -sözde- yüksek düzeyliler ve güya entel gruplarda “Mutlaka bizden farklı bir öngörüsü vardır” şeklini alır bu kabul…

İnsanoğlu hayal kırıklığını, ümitsizliğini, öz güven eksikliğini, cesaretsizliğini ve cehaletini baskılamak için Özgürlüğünü vermeye hazırdır ve hatta gönüllüdür. Sürü psikolojisi ve çoban mantığının şu çağda bile varlık göstermesi, güç ve etkisini sürdürmesi bu yüzdendir.

Bilinçli İnsan; kendi kendisinin önderi, lideri, rehberi olma iradesi gösterebilen insandır. Güdülecek, yönlendirilecek bir kitle varsa bilinçli insan için bu dışarısı ve başkaları değil sadece kendi arzu, istek, meyil ve arayışlarıdır. Bilinçli İnsanlara selam olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir