Değiniler- 205

Değiniler- 205

MEĞER BÖYLE SEVERMİŞ BABALAR

Önemli bilgiler elde etmişsem babama anlatmak isterdim. Anlat, dinliyorum derdi rahmetli. Dinlerken gözlerimi, dudaklarımı, ellerimi takip ederdi. Yüzüme öylece dalar giderdi. Bir süre sonra dinlemediğini düşünüp kızar, baba anlattığımı dinlemiyorsun sen ama derdim. Gülerdi…

Geçenlerde oğlum bir şeyler anlatmak istedi. Bi süre sonra ne güzel anlatıyor evlat hissiyle simasına daldım. Çocuk durdu duramadı, neyse kafan dağınık baba, sonra devam ederiz deyip gitti. Meğer babalar evladı böyle severmiş. Ben baba olunca anladım. O da anlar elbet bir gün..

İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ

İnsanlar genellikle kendi gerçek yüzleriyle değil göstermek istedikleri yüzleriyle tanınmak ve bilinmek istiyorlar. Dürüstlük anlayışları; diğerlerinin kendilerini, kendileri nasıl takdim etmişse öyle kabul edip benimsemeleri beklentisinden ibaret. Buna dürüstlük diyorlar.

Bakar mısınız, insan kendi gerçek yüzünü herkesten saklamasına dürüstlük, herkesin kendisini onun gösterdiği gibi kabulüne de gerçek adı verme eğiliminde. Yani, beni sen böyle kabul et, gerçeğimi sakın kurcalama ama ben seni derinlemesine bilmeliyim böylece geçinip gidelim.

Bir diğer yönüyle dürüstlük anlayışı çarpıtılmış değişkenlik gösteriyor. Dürüstlük denince ötekinin tüm saklı gerçeğini açma, bilme hakkını kendinde bulmak, ancak bu hakkı diğerine vermeyi ve onun ele almasını kendi alanına saldırı saymak! Ben didikleyebilirim ama sen yapma!

İnsan; kendi gerçeğini dürüstçe, korkusuzca, samimiyetle yaşayabilmelidir. Bunu yaşamak; insanlara gösterdiğimiz yüzümüzle yakın çevre ve kendimize açtığımız yüzümüzün bir çizgide birleşmesi, çakışması, oturması demektir. Birleşmemesi, çakışmaması bize ne yaşatır peki?!

Günümüz insanının tam da içsel buhran, stres, huzursuzluk, kaygı, panik bozukluk vb adını verdiği tüm psikolojik sıkıntıların ardında insanın kendi yüzü, yakınlarına gösterdiği yüzü, topluma gösterdiği yüzü arasında kendi kendini sıkıştırması, ezmesi ve adeta preslemesi vardır.

Gerçek olmak, dürüst olmak veya kendine samimi olmak için insan üç şeyi azimle yapmalı ve yaşamalıdır: Başkalarının ne olması gerektiğine dair söylemlerine kulak asmamalı; ne olmak, ne yaşamak istiyorsa buna kendisinin karar vermesi… İç sesini sonuna kadar dinleyerek…

Varlığının değerini bil. Unutma ki herkes ve toplumsal değerler senin varlığını bazen yok sayarak, bazen ezerek, bazen el üstünde tutarak seni kendi kendine yabancılaştırmakta, seni dilediği gibi programlamaktadır. Bunlara izin vermeme adına kendi kıymetini kendin bilmelisin.

İkinci olarak yaşaman gereken; “Kimlik maskeleri” kullanmamaktır. Kızdın mı, tadını çıkara çıkara kız, patla, bağır! Neşelendin mi, dibine kadar coşkunun tadını çıkar! Toplum, inanç ve ahlak sana kızgınlığını bastır; neşende ölçülü ol, öfkelenme, kontrollü ol dedi değil mi?

Yıllardır kimseden ikna edici cevap alamadığım bir saçmalık; “Sıradan insanlar kızınca adı Öfke; üzerine anlam yüklenen zat kızınca Celal”. Ben kızarsam Öfke; Zat-ı Muhterem kızarsa “Celal buyurdular kendileri” öyle mi?! Boştur, balondur; aldanma ve sakın kasma kendini!

“Muhatabına kızsan bile belli etme, nefret etsen de gülümse” diye öğrettiler, yetiştirdiler bizi değil mi? Ne mi bunun anlamı? Münafık ol münafık, kimseye dürüst olma! Önerilen bu idi. Ve biz içi yanarken serin, içi donarken sıcak gösteren maske manyaklarına dönüştürüldük!

Ve azimle yapılacak üç şeyden sonuncusu; Daima şimdiyi yaşamak, şimdiden kopmamak! Geçmişin sıkıntı- acılarını bugüne taşımakla; yarının endişelerini şimdiden duymakla kendi kendine etmedi mi insan? Sağlığımız böyle böyle gitmiyor mu elden? Bu bir anlamda intihar değil mi?!

İdeallerin var mı? Yarın ulaşmayı planladığın hedeflerin? Varsa şimdiyi kaçırdın demektir. Mazini “Hayat Tecrübesi” adıyla önemsiyor musun? Dersler, ibretler adı altında etrafa tecrübe satıyor musun? Yine kaçırdın şimdide hazır trenini…

Kendi kıymetini bil, sana rol biçmelerine izin verme, her halükarda içinden geldiği gibi ol. Budur içsel bölünmüşlük- derin ve görünmeyen Şirkin tedavisi. Buna bi azmet; göreceksin yüzünün rengi dahi değişecek. Hele bi azmet! Gör neler olur! Aynadakine bu ben miyim dersin!

RABBİMLE ÖYLE BİR AN’IM OLUR Kİ!

İnsanın toplumsal bir varlık oluşu, toplumla beraberce yaşamaya mecbur kalışı onun her şeyini dışa, topluma, insanlar ve çevreye açık hale getirmesi demek olmamalıdır. Bütün beraberliklerine ve işbirliklerine rağmen insanın kendine özel mahrem alanı mutlaka ama mutlaka olmalıdır.

“İnsan sırlarıyla yaşar” oldukça anlamlı söz. İç alemini, mahrem alanını bütünüyle dış dünyaya adayan; hayatının ileri safhasında etraf dediği sanal gücü yitirdiğinde adeta boğulacaktır. Sırrı kalmamış, sırrı kalmayınca da yaşamının anlamı kalmamıştır. Gölgelerin gücü? Var mıydı?

Kitlelere önderlik eden, kitlenin saygı- sevgisini kazanan liderden öndere, sanatçıdan düşünüre, komutandan sivil girişimciye kadar bi dizi insan; kendini tanımladığı çevre elden çıkınca pörsüme, bunama, çöküntü yaşar. İçi dış için inkarın, içi dışa kurban etmenin bedelidir bu.

Ne diyordu Aristo? “Gözlerimiz olduğu için göremiyoruz!” Evet, gözlerimiz her şeyi dışarı odaklı izlettiriyor bize. Rüya, hayal, ilhamı önemsemiyoruz artık. Her görüşmede bana o hafta gördüğü rüyaları anlatan ve yorum bekleyen annemi, tuhaf gözlerle izliyorum hep. Neden ama?!

Pozitivist düşünce, madde odaklı yaşam anlayışı, kesinlik ve netlik propagandası yapan bilim, akılcılık yayan düşünce bizi görünene odakladı daima. Ve biz mahrem alanımızı yok sayarak düştük dışarının pençesine… Onun ellerinde kendi kendimizi, mahremimizi yok etmek için…

Sahi mahremiyetinzi paylaşabildiğiniz, içinizden geldiği gibi olabildiğiniz biri var mı? Eşim demeyin! Eşlerin eşlerden özenle saklandıkları belli. Dışsalda yaşayan, dışarı değerlerini içselleştiren bizler; mahrem alanımızı git gide içe sıkıştırıyoruz. Bi gün patlasın diye (mi?)!

Toplum, hizmet, politika, çevre, bilim, sanata; hayata ve insana dönük tüm kurumsal etkinliklere adananlar, size sesleniyorum; bir mahrem alanınız olduğunu anımsayıp ne zaman içeriye dönecek gözleriniz?! Gözleriniz olduğu için göremediklerinizi görmeyi ne zaman göze alacaksınız?

Dış dünyada ne yaparsan yap ne ile meşgul olursan ol kendinle kalınca en mahrem değerin en kutlu meşguliyetin en anlamlı uğraşın olan bir etkinliğin var mı sana özel? İç aleminde var mı? Yok mu? Onu da dışarıdaki faaliyetlerle tatmin ettiğini mi sanıyorsun yoksa? Aldanma derim.

Mahrem alanı, kendine özel vakti kalmayacak kadar dışsal ve kurumsal çalışmalara adananlar; ustaca kandırırlar kendilerini; “İç diye bir şeye ne gerek, bizim içimiz dışımız hizmet olmuş, adanmışız hak davaya!” Mı?!. Yürü be kim tutar seni!.. Mi? Kim tutar anlarsın bir gün…

Yaşlılığında unvanlar elden gidince, alkışlayan menfaat şebekeleri çekilince, senelerce sırt döndüğün bedenin “Hastayım ben, hem de çok hasta, kronik hasta” diye ses verince, alzheimer veya felç seni ele geçirince anlarsın!.. Ba’de harabül basra!.. Bor’dan ileri devam et Niğde pazarına!

Gönül bir kitaptır. Aç gönlünü herkes okusun, yararlansın öyle mi? Sana ne kaldı peki? Okuyanların hepsi anlayacak, değerlendirecek mi ki? Ya yanlış anlamalar? Ya anladım zannıyla tam tersi yöne savrulanlar? Gönül kitabını açmak mı tamamen? Yoksa bazı sayfalar sana mı kalmalı?

Ne kadar çok insan; o kadar çok sevilme, o kadar çok takdir, o kadar çok ilgi ve beğeni, o kadar çok dua, o kadar çok huzur! Mu acaba?!.. Gözlerini yumsan bi akşam gözün gördüğü insan siluetleri silinse gözünden. Ve dönsen mahremiyetinin hazinelerine! Perdeleri çekip dış aleme!

Gözlerini kapatıp kalbine bakışını çevirene, mahremiyet perdesinden içeri girene sordum; Ne kadar çok insan, o kadar huzur? Hayır dedi hayır. Kesinlikle hayır. Ne kadar az insan o kadar huzur. İnsanlar gözümde eriyince eriştim kendime. Hiç değemediğim, dokunamadığım özüme!..

Düğün, kalabalıklarla yapılsa da duvağı sadece damat kaldırır. Ve sadece o görür o yüzü. Yüz görümlüğü ziynet karşılığı. Düğün yaşamı sürüyor milyonlar! Duvağı kaldıran, yüz görümlüğü bedelini göze alan? Dışarının düğün tantanası biter mi? Özünün duvağını açabilecek var mı ki?

Nasıl mı açılır? Misal neden gelin- damat? Teklik deseler de İkilik hiç kalkmayacak alemden. Ve esas Özleşme, Dostla yüzleşmedir ancak. Kimi damat, kimi gelin mevkiinde yüzleşir. İstersen, yüzleştirir Allah! İsteyene verilmediği görülmemiştir. İste, göreceksin yüzünü de özünü de…

SÜKÛT RİTİMLERİ, SESSİZLİK MUSİKİSİ

Sessizliğin musikisini dinledin mi? Kelimesiz, harfsiz, sessiz cümle kurdun mu? Mananın dil kelepçesine vurulmadığı özgür iletişimlere geçtin mi? Uyku tutmayıp bir sağa bir sola dönerken aslında kilometrelerce ötede birini uyutmayan şeyin seni kıvrandırdığını bildin mi mesela?!.

Mezarlığın bir köşesinde öylece dalan adama düdük çaldı bekçi, Heeeeyyy Hemşeriiiiimmm! Bekleme orda beklemeee diye bağırdı. Garip adam usulca doğruldu yerinden. Servilere, kuşlara ve mezar taşlarına fısıldadı; “Bu konseri çekemez duyma engelliler! Hadi bana müsaade”

Bebek ağlayınca anne uyanır, süt verir sanırdık. Bebek acıkınca uyanırmış anne. Bebek ağlamadan coşarmış süt pınarları. Bebeğin ağlaması; annenin o sesle uyanmış gibi yapması biz gönül sağırlarının kusurumuzu yüzümüze vurmamak içinmiş meğer…

Akşamları evde pişenden Hasibe nineye ayırırdı annem. Tam oyun vakti, topu bırak, götür. Kızardım ama götürülecek. Varınca seslenir, mutfağına bırakırdım. Gözleri zayıftı. “Canım sarma çekti Mehmedim; mutlaka yollamıştır Hacerim” derdi. Kapaklı sahanda sarma! Görmeden söylerdi…

Telefon açtı dostuna: “Kendine acımıyorsan bari bana acı” Dostu şaşırdı: “Sana bişiy yapmadım, hayrola” Güldü karşıdaki “Üç akşamdır uyumuyorsun, etme oğlum, kendine acımıyorsan bana acı, bırak da uyuyayım artık…” Demek böylesi işitenler, böylesi iletişimler de vardı.

Sohbet halkası henüz toplanıyor. Zil çaldı, Selim geldi açın dedi. Evet Selimdi. Az sonra bi daha. Osman’ı bekletmeyin dedi. Gelen o. Bir daha çaldı, Musa bu dedi. Yanımdakine “Zil tonundan m anlıyor?” dedim. “Kalp Tonu, kalp” dedi. Ziyafetin Şevketlü Sultanı kalp tonunda işitirdi.

Garip varlık insanoğlu. İletişim için teller çekecek, kablolar döşeyecek, aktarma istasyonu vericiler kuracak kadar garip. İfade için harfe, rakama, sese, renge, metne köle olacak kadar garip. Elmas yatakları üstüne kurulu gecekondu mahallesinde sefalet soluyanlar kadar misali.

Medeniyet ve Teknoloji insanın yüksek kabiliyetlerinin eseri diye biliyorsun değil mi? Yüksek kabiliyetlerini görmediği, bilmediği, olabilirliğine inanmayacak kadar kendi gerçeğinden uzak düştüğü için insanın sefilce yerde sürünüşü olmasın icat, keşif, gelişim, teknik dediğin?!

Kalp tonunda iletişim kurmak; gönül sağırı olmamak için ne yapmalı diyeceğini biliyorum. Çok kolay. Sev, sadece sev! Hesapsız, riyasız, sınırsız, korkusuz sev. Evrenin ortak ritmidir sevgi. Sustukça duyar; kapandıkça görürsün. Sevebildiğin kadar işitirsin sessizlik musikisini…

Dilsizler haberini
Kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün
Can gerek anlayası

Dinlemeden anladık
Anlamadan eyledik
Gerçek erin bu yolda
Yokluktur sermayesi

Biz sevdik aşık olduk
Sevildik maşuk olduk
Her dem yeni doğarız
Bizden kim usanası {Yunus}

Kalp İnsanı olmak niyazımla…

AYNALI SALON

Dostları, sevdikleri, yakınları ve objektif kriterlerle hayata bakanların kendisi hakkındaki değerlendirmelerini kabul etmeyen, kendi gerçeği önüne serildiğinde direnen insan; kendi elleriyle kendi kaos, problem ve sorunlarının devamını isteyen, onları tetikleyen insandır.

Hayat; çok aynalı bir salon. Kendisini sevenler başta olmak üzere temasta olduğu her kişi insana aynadır. Onların öneri ve ikazlarına direnmek; aynadaki görüntüye hayır bu ben değilim demektir. Oysa her ayna sadece ortada olanı gösterir. Ne bir fazla ne bir eksik!..

Peki insan neden kendisi hakkındaki tespitleri dikkate almak istemez? “Ayna ayna söyle bana, en güzel kim bu dünyada?” Aynalardan bizi en güzel, en iyi, en akıllı göstermelerini isteriz. Olanı değil olmak istediğimizi göstermelerini isteriz de ondan. Bu ısrar niye peki?

Duygular, idealler, hedefler, hayaller bizi daima “Olan”dan koparıp “Olması Gereken” alanına atar. Olması gereken alanı; zorlama, direnç, savaş, ikilik alanıdır. Olanı kabul, bilinçaltımıza uyuşukluk, pasiflik olarak yanlış kodlandığından hep o alandan kaçmak isteriz…

Ay ışığı sıcak değildir. Güneş hararetlidir. Güneşten ışığını alan Ay bize serin ve derin düşünmeye açık bir ışık bahşeder. Dost da öyledir. Sizden, sizin verilerinizi alır size yansıtır. Ama ciddi bir farkla; sizin duygularınızı, hararetinizi işe katmadan size sizi yansıtır.

Hakkımızda samimi dostların gerçekçi tespitlerine direnirken dediğimiz hep şudur; “Neler yaşadığımı bi bilsen! Nasıl yandığımı bi görsen” Sonra da ekleriz; “Kim kimin ateşini hissedebilir ki? Bilemezsin!” Haklı çıkarırız kendimizi böylece. Ve reddederiz gerçeğimizi.

Yaptığımız şu; Aya, hararetimi de dikkate al diyoruz. Oysa Ayın hararet yansıtma görevi yok, ışık yansıtma işlevi var. Veya aynaya şunu diyoruz; vücut ısımı da göster, zihnimi de oku! Aynanın vazifesi ortadaki realiteni sana göstermek, daha fazlası değil.

Yananlar, acı çekenler, problemlerde boğulanların hepsi bu süreçleri elleriyle yaratıp elleriyle devam ettirmektedirler. Onlar “Olan”la yüzleşmeyi yediremedikleri için “Olması Gereken” e kaçanlardır. Her kaçan kovalanacak, her kovalanan kaygılı acılar taşıyacaktır an be an.

Aynaların gösterdiğini beğenmeyen, aynalara rağmen görünenle değil kendi görmek istedikleri ile düşünen ve yaşayanlar; hayat boyu ya aşağılanacak, ya dışlanacak, ya alay edilecek veya arkasından başka yüzüne başka muamelelerle kandırılmaya devam edeceklerdir.

Dikkate alınız, gönlünüze ayna olanları; kendinizden bile sakladığınız iç aleminizi gösterenleri; derununuza projektör tutanları. Röntgeninizi çekecek kadar sizi iyi tanıyanları dikkate alınız. Röntgen raporunu itibara almayan kısa vadede gezer tozar belki, ya uzun vadede?!

Samimi dostun hayrımıza, lehimize, iyiliğimize dönük söylemlerini “Yanılıyorsun, bak şu da var, ama şurayı unutuyorsun” vb ile savuşturabilirsiniz. Unutmayınız ki bu, aynanıza, gösteremediklerin var demek gibidir. Ayna ve gösterememek? Uyanmak gerek vesselam…

İNSAN; DEĞERSİZE DEĞER, ANLAMSIZA ANLAM YÜKLEYEN

Hiçbir değer ve anlamı olmayan dünya hayatında kendine, ötekine, çevreye ve yaşadıklarına değer ve anlam yükleyebilen yegane varlık insandır. Değer ve anlamı olmayan realite karşısında kendince değer ve anlam yüklemek, bir anlamda sahte değer ve anlamlar icat etmek demektir…

Hayata sahte değer ve anlamlar yükleyebilen insan; esas gerçeğin ne olduğu, esas anlamın hakikati gibi zorlu ve belki de can yakıcı sorulardan ustaca kaçmayı da başarmaktadır. Kaçmalıdır çünkü realite insanın kaldıramayacağı kadar acı, tutunamayacağı kadar boş ve can yakıcıdır…

Anlamı olmayana anlam, değeri olmayana değer yüklemeye verilen genel isim nedir biliyor muyuz? Yaşama Sevinci! Evet evet, insanların yaşama sevinci dediği şey sahte değer ve uydurma anlamlarla avunarak hayatta kalabilme, ona tutunabilme ve onu sürdürülebilir kılma sanatıdır…

Sorgulama ve tüm inandıklarının temel dayanaklarını derinlemesine tetkik etme; hayata yüklenen uyduruk anlamlar perdesini korkusuzca aralama girişimidir. Bu girişimde bulunan her kişinin, bir iman ve anlam sarsıntısı geçirmesi gayet doğaldır. Ve hatta işin zorunlu bir gereğidir.

İman ve sorgulama kelimelerini yan yana kullanıp sonra da sorgulamanın imanı güçlendireceğini savunmaktan daha tuhaf ve komik bir yaklaşım var mı bilemiyorum. Sorgulama başladığında iman kalmaz! Sorgulama ile güçlenen iman değil realite karşısında ayakta kalabilme becerisidir.

İman; hayata ve gerçeğe yüklenen en güçlü anlamdır. Realite karşısında aklı karışacak, ruhu daralacak, gönlü bunalacaklar için en iyi en sağlam yoldur. İlerisine geçme cesareti gösteremeyecekler için iyidir. İlerisine, yakiyne yönelme sadece sorgulayanın çıkacağı yaşam yoludur.

Nice düşünür, yazar, filozof ve bilgenin ahir ömürlerinde intiharı seçmeleri veya akıllarını yitirmeleri bir çeşit sapma veya boşluğa düşme değil, realitenin anlamı ve değeri olmadığı gerçeğiyle çırılçıplak olarak yüzleşmelerinin getirdiği derin şok ve sarsıntı nedeniyledir.

Hem yaşanan hayatın boş ve anlamsız olduğunu bilmek, hem anlamı varmış gibi yaşamaya devam etmek, hem de anlam yükleyen- değer kutsayan kalabalıklara uyumlanarak beraberce yaşamaya devam etmek mümkün müdür? Veya kolay mıdır? Bunu başaranlar nasıl başarmıştır?!..

Gerçekten kaçarak hayatta kalmanın bir yolu uyuşturucu almaktır. Gaflet ehlinin uyuşturucu iptilasını uyanmış insanlar başka yoldan kullanarak hayatta kalmaya devam ederler. Bu yol; sağlam bir kulp gibi bilinçli bir uğraşa tutunmak, durmaksızın o kanalda üretime devam etmektir…

Müzik, resim, edebiyat, felsefe ve bilimin çeşitli dallarında üretenler bu yolla hayatta kalmış; uyuşturucu olmayan uyuşturucuyla hayatın acı-anlamsız gerçeği karşısında yaşama tutunmuşlardır. Uyuşturucu olmayan uyuşturucun var mı senin? Olmalı, yoksa bunalımın alasını yaşarsın!

Akşam biri aradı, napıyorsun, uyuyor musun yoksa dedi. Yok, biraz uyuşturucu çekiyordum ama ara verebilirim dedim. Lafladık biraz. Sonra kaldığım yerden elimdeki uyuşturucuyu içime çekmeye devam ettim. Tavsiye ederim, uyuşturucu olmayan uyuşturucuların en güzelidir kitaplar.

There are 2 comments for this article

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir