Değiniler- 209

Değiniler- 209

DUA

İlahi!
Hamdini sözüme sertâc ettim
Zikrini kalbime mi’rac ettim
Kitab’ını kendime minhâc ettim

Ben yoktum sen var ettin
Varlığından haberdar ettin
Aşkınla gönlümü bî karar ettin

İnayetine sığındım kapına geldim
Hidayetine sığındım lûtfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim.

Sevdin Habibini kainata sevdirdin
Sevdin de hil’ati risaleti giydirdin
Makam-ı İbrahim’den makam-ı Mahmud’a erdirdin
Server-i asfiya kıldın
Hatem-i enbiya kıldın
Muhammed Mustafa kıldın
Salat-ü selam, tahiyyat-ü ikram,
Her türlü ihtiram ona,
O’nun Al ü Ashabına (AMİN)

Okuduğunuz dua; Atatürk’ün direktifiyle ilk Türkçe Kur’an Tefsirini hazırlayan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın duası idi. Onun duası duamız olsun.

BÖYLE BUYURDU KEMAL TAHİR

* Görmek dahi nispidir (kesitseldir) Parmak, kaşınan yeri gözden daha iyi görür.

* Bütün tutkular aslında güçsüzlüktür.

* Aslanın ölüsüne karşı söylenenler; dirisine karşı söylenemeyenlerdir.

* Aldanmak; ehemmiyetsiz bir cezadır. Aldatmak; mühim bir azap!

* Biz gerçek emperyalizmle er geç hesaplaşmak zorundayız. Bunu gerçekten yapmadıkça, Batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan def edemeyiz.

* İnsanların kendilerine itimatları olmalı. Bu fena değildir. Fakat bu itimat ne kadar fazla olursa o kadar tehlikelidir. Para gibi…

* Bu dünyada alınıp satılan malların en eskimezi; kadın eti, bir de yalandır.

* Maskaralık yaptığında seni alkışlarlar. Ciddi bir şey yaptığında kimse dönüp bakmaz. Ona göre yolunu seç!

* Umudunu yitiren her şeyini yitirmiştir.

* Kovulduğu yere gitmek; ite mahsustur.

* İnsanlar acıya sevinçten daha fazla dayanıyorlar.

* İnsanın en güçlü yönü; alışması… En güçsüz yönü de…

* Düşünme, Dayanma ve Hayal etme gücümüz ne kadar fazla ise o kadar insanız…

* Milletler de avutulmak isterler. Dev ve Kahraman masallarıyla…

* Kadın güzel olmaya mecburdur. Ama bütün meziyeti de bundan ibaret olmamalı.

* Eski Zaferlerden çok bahsediliyorsa artık yeni zafer ümidi kalmamış demektir.

* Yakından bilmeyince aldanırsın… Aldanmak istersen, bildiğini bilmezden gelirsin…

* Sevdiğimiz insanın acısını seyretmek ölüm acısından daha zor gelmiştir bana…

* En büyük silahımız olan düşünme gücünün asıl işi; gerçeği bulmak, anlamak ve değiştirmektir.

* Meğer ben kendimi bitirmiş sanırken tanımadığım insanların yüreğinde yaşarmışım.

* Mustafa Kemal Paşa olmasa biz ne yapardık düşünsenize? Ama biz de olmasaydık, yani ona inanan millet olmasaydı Mustafa Kemal Paşa ne yapardı?

* Özgür olmanın iki aşınmaz dayanağı vardır;
– Çile çekme gücü
– Azla yetinebilme alışkanlığı
Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı hiçbir oyunda kaybetmemeli.

* Bizim memleket ıstıraba katlanmayı iyi beceriyor da ona karşı gelmesini bilmiyor.

NEYİ KAÇIRDIK ASLINDA?

Konuştuğumuz için anlaşamıyoruz!..

“Hayvanlar koklaşa koklaşa; İnsanlar konuşa konuşa” yargısına iman ettiğimizden beri anlamak, anlatmak ve anlaşmak için sözün kutsallığını, olmazsa olmazlığını da kendiliğinden kabul ettik, benimsedik. Öyle ya, hayvan değildik. İnsandık biz. Koklaşmak? İlkel, banel bi iletişim!

Hayvan değildik. Canlıların ortak özellikleri yoktu bizde (!) Dolaşım, solunum, boşaltım sistemleri yoktu bedenlerimizde. Hayvan gibi üreme alışkanlığımız da yoktu (?) Koku ve koklaşmak? Ne işaret edebilirdi ki bize?!..

Seslere anlam yükledik, harfler ürettik. Harfleri birleştirip kelimeler, kelimeleri sıralayıp cümleler kurduk. Yetmedi, seslerin, sözlerin işaretlerini sessiz levhalara da işledik. Yazı dedik adına. Konuşmamız üstünlüğümüz, Yazınız medeniyet adına en büyük icadımızdı…

Amaç anlamak, anlamlandırmak ve birbirimizle anlaşmaktı. Konuşma da yazı da bunun için birer araçtı sadece. Zengin hayal dünyamızı, sınırsız düşünce gücümüzü bunlara yükleyecek, hem ufkumuzu hem gönlümüzü genişletecek, gül gibi geçinip gidecektik şunun şurasında…

Tersine bir soru sorsak mı kendimize? Koklaşa koklaşa anlaştıkları için aşağıladığımız hayvanlara nispetle ne kadar ilerideyiz? Kendi cinsine toplu katliam uyguluyor mu hayvanlar? Günlük gıdasından daha fazlasına tamah edip doğal dengeyi bozuyorlar mı mesela?

Dikkatinizi çekti mi, Kadim Kültürlerde “Koku” kavramı çok önemsenmiş, beş duyu içerisinde hakikate dönük olarak en kıymetli duyu sayanlar olduğu gibi beş duyu ötesi bir duyu olduğunu söyleyecek kadar ileri gidenler bile çıkmıştır.

Yakup, Yusuf kokusu mu almıştı ötelerden?
Sen bunamışsın artık mı demişlerdi ona?
Koku?
Burunla hissedilen renksiz, şekilsiz, görülemez ve gösterilemez olan o duyunun işlemesi mi sadece?
Yoksa?

Allah’ın Resulüne (sav) Dünyamızdan sevdirilen 3 şeyden biri olan Koku; Hacı emminin camide herkese sürüştürdüğü esans mıydı? İman edenlere Gül kokardı Resulullah. Burunları ile mi hissederlerdi gül dedikleri onun kokusunu?

İnananları sakındırmak istediği konularda Resulullah kötü işleri tasvir ederken “Şunu şunu işleyen cennetin kokusunu alamaz” buyururdu. Ne kastetmişti? “Bu işin içinden burnuma pis kokular geliyor” demişti emekli komiser tecrübesiyle. Burnuna? Pis koku? Neydi kastedilen?!..

Dalga, Enerji, Frekans kavramlarının henüz bilinmediği, kullanılmadığı dönemlerde bilge zatlar evrendeki tüm mahlukatta ve insanda kelimeye, söze, yazıya sığmayacak sonsuz- sınırsız ve kesintisiz bir iletişim- iç içelik olduğunu Koku ve kokuya dayalı kavramlarla ifade etmişlerdi!

“Dünyanızdan bana Güzel Koku sevdirildi”
Esans düzeyinde mi anlayalım,
parfüm mü diyelim yoksa hacı yağı veya kolonya mı?

Dünyanızdan; düşük hayat anlayışlarından
Güzel Koku; Güzel Algılama; Güzel Görme; Hoş Görme, Hüsnüzan etme, İyimser Yaklaşım bana sevdirildi demiş olmasın?!

Dünyanızdan bana Güzel Koku sevdirildi diyen Resülullah arkadaşları ile bir vadide herkes köpek leşi karşısında burnunu kapayıp iğrenirken “Ne güzel de dişleri varmış” dememiş miydi? Herkes kötü koku alırken o güzel koku mu aldı? Çirkinlik içinde güzeli görüp onu mu öne çıkardı?

Kalbinize gelen hisler kelimelerle geliyor? Hissediyorsunuz önce sonra anlamlandırmak için kelimeye müracaat ediyorsunuz. Bazen o hislere isim veremiyor kelime tayin edemiyorsunuz. Bazı hislerin hoşnutluğu içinizde kalsın, büyüsü bozulmasın dercesine kelimeye bile dökmüyorsunuz.

İletişim deyince kalbinizi kullanıyor musunuz? Yoksa hemen telefon, mail, konuşma, mesaj mı giriyor devreye? Muhatabınızın sözlerini mi, sözlerle sakladığı hissiyatı mı algılıyorsunuz? Dostunuzun sözleriniz üzerinden mi sizi anlamasını isterdiniz yoksa gönlünüzü hissetmesini mi?

İnsan; amaçları için araçlar icat eden ama sonra da araçları amaç haline getirip amaçlardan, esas maksattan geri kalan… Amaç anlamak, anlaşmaktı. Kelimeler, sesler, harfler sadece araçtı. Amaç muhatabın kokusunu alarak (yaydığı frekansı hissederek) anlaşmaktı. Oldu mu bu sahi?

Koku; Frekanstı.
İnsan insanın frekansını alabilirse onu anlardı.
Kalp titreşimler yayardı.
Dil ve Mantık darbe yaptı kalbe!
Bir ihtilal oldu içimizde!
Konuşma ve yazı dayattık kendi kendimize!
Koklaşma ve Hayvanların iletişimi?
Yeniden düşünmek mi?
Koku alabilmeniz niyazımla…

BİR BAŞKA AÇIDAN ANLAMAK- ZİHİN VE EGO

Her söyleneni, her yazılanı anlamak isteriz. Anlama; aynı zamanda bir anlamlandırma çabasıdır. Anlamlandırma, adı üstünde olanın anlamını çözmek değil, ona kendimizce yeni anlam yüklemektir. Şu halde herhangi bir konuda anlayamadım veya anladım diyen aslında ne demektedir?!..

“Anlayamadım” diyen aslında şöyle demekte; “Bana gelen bu hitabı, kendi veritabanımda mevcut kayıtlara uyduramadım. O yüzden de hiçbir yere oturtamadım.”
Dikkat eder misiniz?
Anlamaya çalışan aslında ne yapıyor?
Bilgiyi, hitabı kendine benzetmek istiyor!
Ego ve Anlamak?

Anlayamayan bir de şunu söyler;
“Bunu bana benim anlayacağım şekilde açar mısın?”
Bu talebin gerçeği ne peki?
“Kendimi düşünmeye zorlamak istemiyorum. Senin, demek istediğini kavramak niçin o düzeye çıkmam lazım. Yorulurum, ben çıkmayayım iyisi mi sen onu aşağı indir!..”

Misaller verildi, hitaba ilaveler yapıldı, yan mesajlarla ne anlatılmak istendiği genişletildi. Bu defa gelen cevap: “Hah, bak şimdi oldu. Anladım, oturdu, böyle açsan hep anlarım ben. Sen de çok komplike konuşuyorsun, azıcık basit konuşsan be birader!”

Anladı mı gerçekten?
Dediği gibi anladı mı anlaşılması gerekeni?
Anladığı, mesajın gerçek anlamı mı yoksa kişinin kendi birikimi, bakış açısı, ilgileri ve kabullerine uydurarak yamulttuğu, benzettiği anlam mı?
Hele bir düşünün…

Ya hiç anlayamadım demeden her şeyi anladığını düşünen? Gerçekten basireti yüksek, akıllı, leb demeden leblebiyi anlayan yüksek idrak sahibi mi? Yoksa anlayamadım demeyi onuruna yediremediği için sormaktan kaçan, kibrinden habersiz bir gafil mi? Gerçekten de anlamış olabilir mi?

“Anladım”ın açılımı ne?
“Bu bana, benim kabullerime uydu, iyi geldi, okşadı beni, yabancılık çekmedim, hemen kendimde karşılığını buldum, oraya atıverdim. Çözdüm gitti. Aklımı seveyim…”
değil mi esas açılımı anlamanın?

“Anladım” dediklerinizde ne yapıyor zihniniz biliyor musunuz? Zihin bilgiyi alıyor, hafıza arşivinin rafları arasına giriyor, gelen bilgiyi benzetebileceği klasörler, dosyalar arıyor. Bulduğu anda hiç düşünmeden şakk diye o klasöre atıyor yeni mesajı. İşte bunun adı; anladım!

“Anlayamadım” dediklerimizde ne yapıyor peki?
“Hafıza arşivime girdim ama kalıp dosya bulamadım, sen buluver, az daha açıkla da bir yere sokalım şunu, açıkta kalmasın!”
Anlayamadım, açıkla lütfen demenin gerçeği de maalesef bu.

“Anladım” diyen de “Anlayamadım” diye açıklama isteyen de yeni bilgiyi zihnin kendine benzetme çabasına farkında olmadan kurban ediyorsa, aslında ne oluyor bilinçlerde? Yenilenme zannıyla eskiyi besliyor; İlerleme adına var olanı çoğaltıyoruz. Hem de kendi ellerimizle. İntihar!

“Bunca bilgiye, bunca açıklamaya, bunca zengin açılımlara rağmen çoğunluk neden yerinde sayıyor, neden devrim niteliğinde değişim olmuyor bilinçlerde?” sorusunun cevabı da sanırım burada düğümlü. Kıyasla düşünen, kıyasla kavrayan zihinlerimizin kölesi oluşumuzda! Kıyas?!..

“Şeytan” geldi mi hatırınıza? Secde emri karşısında ilk Kıyası yapan da o idi. Zihinlerimiz kavramak denince kıyası devreye alma eğiliminde hep. Kıyasın oyununa gelmeden yeni mesajı olduğu gibi kavramaya çalışmak ancak Sorgulama ve Derin Tetkikle mümkün.

Geçenlerde biri, yolladığım linkteki konuyu anlayamadığını, az daha açmamı istedi. Yalan konuşmayacağını bildiğim için sordum: “O linkteki konu hakkında kitaplar bulup inceledin mi demeyeceğim. Hiç olmazsa Hz. Google’a yazıp bir tarama yaptın mı?” Güldü ve…

“Doğrusu sana sormak kolayıma geldi, yapmadım” dedi. Ben de ona ne yaptığını açıkladım: “Tetkik etseydin, sorgulamanın peşinden gitseydin, bulacakların özgün ve sana özgü tespitler olacaktı. Sen, sana özgü olanı bulmaya üşendiğin için bana özgü olanı kopyalamayı seçtin!” Sustu…

Anlamak, Anlayamamak, Açıklama İstemek ve Zihnin Kıyas Mekanizması ile yeni mesajları eski çuvallara doldurması! Neden? Uzun söze gerek yok; tembellik, üşengeçlik, kolaycılık ve bir de soru ile yaşamayı yük, angarya; sorgulamayı sancı sayıp kaçmak! Bedeli? Şekil A, hepimiz..

Kıyas eden zihnin bir de Hüküm- Karar acelesi var. Belirsizlik sevmiyor. Soru havada kalmamalı, illa cevap bulmalı. Hemen bulalım, rahatlayalım. Mantık bu. Tohum toprakta beklediği için filizlendi. Rahim, döllendiği için insan var oldu. Ve taşıyıp sancı çektiği için anneler….

Sorular, mesajlar, hitaplar; ani bir kıyasla eski alışkanlıklarınızı perçinleyesiniz diye gelmiyor. Her hitap, zihni yeni bir gerçeğe hamile bırakmak içindir. Sabreden, sorgulayan, tetkik eden, acele etmeyen, incelem süreçlerine katlanan şahit olacak o benzersiz idrak doğumuna.

Dünya konukluğunda bir asrı devirmiş dede anlatıyor, biz anladık dedikçe de “Anladık deseniz de anladığım kadar anlamış değilsiniz” diyordu. Onun anladığı kadar anlayamamak? Dedem biraz da kendini mi çok seviyor ne? İlla kendine pay çıkarıyor galiba, diye düşünmüştük o yıllarda.

Haklıymış. Anlamak, bilgiyi tasdik değilmiş. Objektif kabul, kıyas etmeme, hükme varmadan sorularla, sürekli sorgulamayla sancı çekme ve yeni idraklere hamile kalmak imiş! Anlamak ya da Anlayamamak? Açıklama istemek? Ben sorgulamayla yeni idraklere hamile kalmanızı öneriyorum…

BIRAKSAN DİYORUM

Sahip olma arzusu, kontrol edicilik tutkusu ve her şeyi her an hesaplayarak daima tetikte yaşama duygusu yormadı mı seni? Bitkin, gergin, bezgin hallerin bas bas haykırırken duymamakta bu kadar ısrarın niye? Bırak, serbest bırak, işleri değil zihni, gönlü sal biraz? Zor mu?

Bırakırsan işler karışır, ev çöker, senin eline bakanlar ne yapar sonra değil mi?
Mezarlıklar bunca insan dolu.
Geride bıraktıkları eksik, işler yarım, aileler perişan mı oldu?
Yoksa giden gittiği ile kaldı da her şey kaldığı yerden aynı hızla pekala devam mı etti?!..

Bırakırsan düşer misin?
Irmaklar yokuş aşağı öylece saldı kendini!
Şelale güzelliği o salıvermeyle doğdu di mi?
Geciktiler mi denize?
Yooo pekala karıştılar maviliklere.

Kuşlar dahi sürekli kanat çırpmıyor.
Süzülüyorlar çırpınmaksızın gökte!
Süzülürken yere çakılan kuş duydun mu!?

Bırakırsan hafife alınır, itilir kakılırsın?
Dik durmalı, tetikte olmalı, yay gibi, ok gibi gergin olmalısın öyle mi?
Kendini insanlara bırakan ölü, itilip kakıldı mı?
Cenaze hürmeti mi gördü?
Kendini bırakan bebek sevgisiz mi kaldı?
Kana kana şefkat mi emdi?
Bıraksan artık!

“İşimiz Allah’a kalmış” sözü çaresizlerin değil; hırsını doyuramamışların, aç gözlülerin hezeyanıdır! İşleri Allah’ın üstlenmesi mi yoksa senin üstlenmen mi daha sağlam ve garantili? Haşa, kıyas bile edilmez di mi?

Bırak bebek gibi!
Bırak ölü gibi!
Gör neler olur o vakit!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir