Değiniler- 210

Değiniler- 210

CENNET- CEHENNEM VE ÖTESİ

Cennet; kendimizi merkeze alarak bize uygun ve bizce olumlu karakterlerle kendimize bir dünya inşa etmek! Cehennem; kendimizi merkeze alarak bize uymayan ve bizce olumsuz karakterlerle yaşamak zorunda kaldığımız bir dünyaya mecbur bulmak kendimizi. Ya Cennet- Cehennemin ötesi?!

Merkeze kendimizi koymadığımız; yanımıza da uyanı alma, uymayanı ve olumsuzu uzaklaştırma ihtiyacı duymadığımız; merkez, yanı, karşısı, ötesi berisi görmediğimiz bir zihinle mevcut dünyada yaşamayı göze almak! İşte bu da Cennet- Cehennemin ötesi! Göze alabilenlere ne mutlu!

BU İKİSİNİ KARIŞTIRMA!

İnsanlık tarihi boyunca sevgi kavramı konusunda yapılan en köklü yanlışlardan biri; İnsanın Kendini Sevmesinin yanlış, günah ve hatta bencillik kabul edilmesi ve bunun kibir, gurur ve ayrıştırma ile eş tutulmasıdır. “Kendini Sevmek” kavramı ile “Bencillik” farklı olgulardır.

Ne yazık ki din, ahlak, tasavvuf veya toplumsal barış ve huzur adına konuşanlar da Kendini Sevmek ile Bencillik etmeyi birbirine karıştırmışlar; adeta öğretilerinde, tavsiyelerinde, uyarılarında insanları kendini sevmenin suç olduğuna ikna etmiş ve inandırmışlardır.

Böylesi bir kavram kargaşası sadece cehaletten doğmamış; insanları güdümlerinde tutmak, kitleler üzerinden kendilerine özel konumlar sağlamak isteyenlerin, hükmetme, yönetme ve yücelme arzusu taşıyanların işine gelmiş; yanlış anlamanın devamı birilerinin ekmeğine yağ sürmüştür.

Batı düşüncesinde de bu karışıklığın temelleri çok eskidir. Calvin kendini sevmeyi “Veba”ya eş tutarken Freud buna “Narsizm” etiketi vurur. Kendini Sevenin başkalarını sevemeyeceği veya onlara tepeden bakacağı kanaati, düşünce ve bilim insanlarınca da pekiştirilir.

Kendini Sevmenin bu derece kötülenmesi Fedakârlık, Diğerkâmlık, Adanmışlık kavramlarını beslemiştir. Kendini sevme ama insanlara koş, topluma adan, kardeşini kendine tercih et; uzun vadede ise kendini insanlarda yok et felsefeleri erdem haline getirilmiştir. Gerçek bu mudur?!

“Bencillik” olgusuna dikkatle bakıldığında bencil insanların içsel huzursuzlukları hemen fark edilecektir. Çünkü onlar kendilerini sevmemektedirler! Kendileriyle kavgalıdırlar. Kendileriyle hesaplaşmalarını bitiremedikleri için de herkesle kavgalı, mesafeli, soğuk ve resmidirler.

Bencil insan, diğer insanları sevemez. Ona göre diğerleri kendisinin ya düşmanı ya da hizmetkârı olmak durumundadır. Kendini sevemeyen bencil, kendinde mevcut sevgi potansiyelini açığa çıkaramama özrüne sahiptir. Çıkarsa hem kendini hem de diğerlerini sevecek idi.

Kendini Seven; kendinde mevcut sevme potansiyelini açığa çıkarabilmiştir. Sevgi; bir nesne veya kişi ile kayıtlanamayacak sonsuzluk potansiyeli olduğundan sevgiyi açığa çıkaran; kendini, ötekini, mahlûkatı kısacası her şeyi ve herkesi sevecektir. Yağmur; bitki- yer gözetir mi?

Kendini Sevmek ile Başkalarını Sevmek arasında ters orantı kuran sığ kafa; insanları kendini seversen ötekini sevemezsin, öyleyse kendini yok et şeklinde Hiçlikçi felsefeye mahkûm etmiştir. Varlığını yok et! Niye? Suç mu varlığım? Günah mı kişiliğim? Haram mı kendimi sevmem?!

“Kendini Seven Başkasını Sevemez” kabulü; “Benciller Başkasını Sevemez” olarak düzeltilmelidir. Bundan sonra esaslı gerçek şudur; “Kendini Sevmeyen başkalarını da sevemez!” Kendine özen göstermeyen başkasına da adanamaz, fedakârlık edemez! Gerçek budur. Uyanmak lazımdır.

Her adanma, fedakârlık benlikten arınmışlık mıdır? Fedakâr davranışla da ego güçlendirilmez mi? Hem de nasıl? Kendini sevemeyen benciller; adanarak benlik tatmini arar. İlginçtir gençliğe, topluma adanırlar ama ailelerine soğuk- nankör; yakınlarına keskin ve serttirler. Niye ki?

Çünkü onlar içlerindeki sevgiyi açığa çıkarmadan sanal bir sevgi gösterisine girişip sevgiyi dışarıda, kalabalıklarda arayanlardır. Kendilerini sevemedikleri için yakınlarını ihmal eder, ego parlatacak ötekilere yönelirler. O halde fedakarlık= sevgi dolu olmak, hiç değildir!..

Kendini Sevebilen anne- baba, çocuğa sevgisinde ölçülüdür. Onu sevgiyle boğmaz! Hegemonyası altına almaz! Kendine bağımlı kılmaz! Aksine sevgisini onu özgür bırakarak, irade kullanmasına izin vererek gösterir. Sevmek; onunla o olmak ise hâkimiyet kavramına yer yoktur sevgide.

“Kendini Sevmek” yerine “Bencillik” eden bir anne baba ise çocuğa sevgi gösterme adı altında onu köle, hizmetli, emir eri konumuna sokmaktan çekinmez. Kendi kendilerini kandırma cümleleri de şudur; “Kıyamıyorum, bir şey olacak diye ödüm kopuyor!” Kıyıyor, eziyor, yok ediyorsun!

Bencillik ne yazık ki günümüzde kendini çok sevmek, çok ilgilenmek ve aşk derecesinde bağlanmak perdeleri arkasına saklamıştır. Muhatabı yok sayan, muhatabı kendine bağlayan, muhatabın iradesine açık alan bırakmayan sevmek; sevmek değildir.

Kendini seven; başkalarını da en az kendisi kadar çok sever. Kendine tanıdığı özgürlük, serbestiyet ve alan genişliğini onlara da tanır. Kendini sevmek yerine başkasını çok sevenin sevgisi problemlidir. Kendini severken başkasını az sevenin sevgisi de problemlidir. Doğrusu?

Kendini gerçek manada seven; başkalarını da kendini sevdiği gibi sever. Kendine nasıl ölçülü ve dengeli, titiz, itinalı ise ötekilere karşı da öyledir. İşte bu insan kamil, olgun, dürüst ve de evrensel insandır.

Benciller, kendilerinden nefret edenlerdir. O yüzden çevrelerinden de nefret ederler. Kendini Sevenler; sevme potansiyelini açtıkları için nefret kavramına yer olmaksızın severler ki hemen her türden insan, gönüllerinde kendine yer bulabilir. Herkes o kişi için kendisidir artık.

Kendinizi çok seviniz! Ve uyanık olunuz! Varlığını yok etmek, gerçeğe erişmek, hakikati bulmak adına size kendinizi sevmeyi bencillikle eş tanıtanlara; sizi kendinize düşman ederek kendilerini sizin gönlünüzde putlaştırmak isteyenlere çok dikkat ediniz! Kendimi çok seviyorum…

AMAÇ, GAYE VE EGOSAL AZAP

Amaç, gaye, hedef haline getirdiğin her şeyle egonu güçlendiriyorsun. Güçlenmiş ego, harlanmış ateş demektir. Ve ateş nasıl yakarsa odunu; insanı da amaçları, gayeleri, hedefleri ve idealleri yakar içten içe, gün be gün, biteviye!

Gerçeğe ulaşmayı, Allah’a ermeyi gaye ve amaç edinmek de mi ego? O da mı yakar? Hiç şüphen olmasın! Benlikten arınmayı gaye ve arzu haline getirmek de o zaman bu kapsamda? Aynen öyle! Ne ilginç, benlikten arınma gayesi bile benliği, egoyu besliyor!? Şaşırtıcı…

Amaç ve gaye neden ego olsun? Niye azap olsun? Amaç ve gaye Şimdide midir Geleceğe mi dönüktür? Elbette geleceğe dönük! Hedefler hep öyle. Seni Şimdiden koparan, Geleceğe veya Geçmişe götüren her şey egodur ve her egosal durum azaptır.

Şu halde tersine bir şey sorsam; ölüm sonrasına yoğunlaşmak, dünyayı yaşamak yerine ha bire ahireti kurtarmaya çalışmak da bu kapsamda mı? Geleceğe dönük her şey diyorsun da ondan dedim. Geleceğe dönük her şey bizi an’dan koparır, ego besler, egosal olan azaptır. Konu bitti!

KUANTUM NE DİYOR, KAÇIRDIĞIMIZ NE?

“Bakarsan, gözlersen nokta- parça halinde ayrışıyor; bakmazsan dalgalar halinde titreşiyor!” Kuantum Mekaniğinin en basit açıklaması di mi bu? Ne diye ele aldık şimdiye kadar? Gözlenen; Gözlemciden etkileniyor, ona göre biçimleniyor. O halde insanın elinde çok şey var!?..

Her konuda kendini fasulyeden nimet sayan, eşref-i mahlukat kabulüyle varlık alemine kafa tutan insan; Kuantum Mekaniğini kavrarken de yaptı yapacağını! “İyi gözlersem eşyaya hükmederim; İyi kontrol edersem o biçim yoğunlaşırsam neler olmaz, neler yaratılmaz ki”ye vardırdı işi.

Gözlemez ise dalgalar halinde titreşiyor, serbest akıyor, çoklu fonksiyon- olasılıklar okyanusu açılıyor! Gözlerse o akış birden bire duruyor, donuyor; parça- nokta halini alıyor; çoklu seçenekler bire, en fazla ikiye inerek kilitleniyor! Neyi kaçırdı insan, fark ettiniz mi?!..

Okumalı, araştırmalı, eğitim çalışmaları yapmalı, riyazata girmeli, hedefe ok gibi kilitlenmeli, yay gibi gerilmeli, amaçlarımıza Nokta Sırrı (?) ile yönelmeli! Noktadan Kudret devşirmeli!.. Bakarsan Nokta!.. Breh breh breh! Neyi kaçırdık?! Veya neyi kaçırttılar gözlerimizden?!

Evet, kuantum diyor ki Bırak, Gözleme, Akışına Sal, Serbest Bırak, Amaç ve İdeale odaklanma olanı seyret ve yaşa! Kuantum diyor ki bırakırsan, salarsan, rahat olursan o biçim akacak hayatın! İkili, üçlü değil çoklu-sonsuz imkânlar denizi açılacak önüne! Neden böyle bakamadık?

“Çabasızlığın Kudreti” veya “Serbestlikteki Yaratım Zenginliği” diye ne zaman konu açsam muhatabım karşıma şöyle dikiliyor; Ne yani hayata boş mu verelim? Ne yani sorumluluklarımızı ihmal mi edelim? Anlamak istemeyen kafaya ne dense boş! O kafaya egosunu göstermek? Zorun zoru!..

Bilim uzmanı değilim. Uzmanı olmadığım sahada konuşacak kadar hadsiz de değilim. Şimdilerde yaşamakta olduğum, bana doyulmaz Huzur bahşeden “Çabasızlık Gerçeği”ni sana bi de “Kuantum” üzerinden anlatmayı denedim. Hepsi bu! Aklın varsa gözleme! Gözleme ki germe kendini/sistemi!

CENNETEN NASIL ÇIKARILDIK?

İçinden geldiği gibi yaşıyordu insan. İç sesini dinleyerek; doğaya ve doğasına uyumlanarak. “Beden-Ruh Şirki”ne düşmemişti henüz. Gönlünden aktığı gibi akıyordu yaşamla birlikte. Kalıplanmış, paketlenmiş, biçimlendirilmiş hiçbir hüküm- kayıtla kayıtlanmadan geçiriyordu günlerini.

Kalbini dinliyordu insan. Henüz “İçerisi- Dışarısı Şirki”ne de bulaşmamıştı. Kalbini dinlerken doğayı da dinliyordu. Dinlediği kalbi mi doğa mı, ses içeriden mi dışarıdan mı ayırdına bile varmamıştı. Korku, acele, endişe duymuyor; tabiata karşı korunma ve tedbir dahi bilmiyordu.

Sonra tuhaf bir şey oldu. Tanımalı, öğrenmeli, incelemeli ve etraflıca bilip bir hükme varmalısın kanaati yükseldi içinden. Hâkim olmalı, yön vermeli, kontrol etmeli, tetikte olmalısın diyordu kalbini de geçip zihnine oturan ses. Sen, hepsine üstün olmalısın! O halde bilmelisin!

Nasıl hükmeder, nasıl kontrol eder, nasıl üstün olurum dediğinde işlem tamamdı. Kalbin çağlayanında yıkanan insan buradan uzaklaşmış; daha aşağılardan gelen kirli dere akıntısına; Bağırsak, Mide ve Cinsiyet odaklı bulanık sulara tabi olmuştu. Onlarla besleyecekti artık bahçesini.

Varlığa hükümran olmak isteyişi ile birlikte varlık atıklarını ve çöpleri yemeyi tercih etti insan! Billur sular, çağlayanlar, enva-i çeşit ziyafet sofraları ve taze meyveler hayaldi artık. Bir yanı onları özler gibi olsa da diğer yanı baskın çıkıyor; olmaz, olamaz diyordu.

İnanmıştı artık. Olmazdı, olamazdı. Başka şansı yoktu. “Dünya hayatının gereği hem bu” dedi. Ve ikna etti kendini. Olamayacağına inanmış, başka türlü olabilirliklere zihin kapılarını sımsıkı kapatmışsa insan, başka türlü de olamazdı zaten… Ve olamadı da…

İşte o gün bugün atık su içer, çöple beslenir insan. Bilgi yer, Görüş içer, Düşünce dışkılar, Varsayım boşaltır an be an!.. Bunları yaparken de Halife, Eşrefi Mahlûkat, Üstün Varlık, Evrensel Bilinç geçinmeyi hiç ihmal etmez! Biri, Adem Cennetten nasıl çıkarıldı mı dedi?!

FIKRA BU YA

Tilki, tavşanı kovalamaya başlar. Nefesi tükenen ve kaçınılmaz sonu fark eden tavşan durur ve tilkiye “Sen kimsin, Kendini Tanıyor musun?” der. Tilki duraklasa da “Ben tilkiyim ve dilersem seni yerim” der. Tavşan “Tamam yersin de senin tilki olduğundan emin olmamız lazım” der.

Tilki, tilki olduğundan şüpheye düşmüş, duraklamıştır bi kere. Tavşan devam eder “Tilki olduğunu bana kanıtlamalısın! Sağlam, yüce bir kaynaktan delil getirmeli hatta belge göstermelisin” Bir kere kendinden şüphe eden tilki doğruca Ormanlar Kralı Aslana müracaat eder…

Aslandan kendisinin Tilki olduğuna dair detaylı, süslü ve oldukça cazip tasvirler içeren belgeyi alan tilki hızla tavşanın olduğu yere döner ve başlar belgeyi okumaya. Okudukça kendi de keyif almaya başlar. Nedense kelimeler gizemli, kavramlar derin gelmeye başlar. Bu esnada…

Tavşan çoktan bir kaya kovuğundan ötelere tüymüştür. Tavşandan olan tilki aslanın mağarasına döner. Bir de ne görsün, ceylan aslana “Beni yiyebilirsin ama önce aslan olduğunu belgelemelisin” demektedir. Aslan ona şöyle der: “Ben aslanım. Aslanlığımı sana ispat ihtiyacım yok…

Açsam, canım çekmişse seni yerim. Açlığım tuttu mu belge filan göremezsin! Toksam zaten dokunmam sana” Bunları işiten tilki aslana “Bana niye böyle demedin? Ben kimliğimi ispat derdine düştüm, ispatla büyülendim, tavşan elimden uçtu. Bunu bana niye demedin?” Aslan devam eder…

“Bak tilki, sen benden o belgeyi istediğinde tıpkı bazı insanlar gibi kendi varlığından şüpheye düşerek kendine yeni bir kimlik biçmek istedin. Ben de istediğini sana verdim. Sen tilkiliğinden şüphe etmiş, bunu da birilerine ispat derdine düşmüşsen ben başka ne yapabilirdim ki?”

Fıkra işte. Hepsi bu. Aslan, aslan payını götürürken tavşan hilesine kurban olan tilki; kendisini tanımaya, hakikatini öğrenmeye, kendi gerçeğini üst bir makamdan gelen süslü, ağdalı, cazibeli kompozisyonlarla anlamaya ve onaylatmaya çalışıyor. Ya elden çıkan ve kaçanlar?

There are 2 comments for this article

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir