Değiniler- 211

Değiniler- 211

SEN, SEN MİSİN CİDDEN?

Kendine şu soruyu sordun mu hiç? “Ben dediğim kimlik ne kadarıyla bana ait, ne kadarıyla aile, okul, çevre ve toplum eseri? İçimden geçenleri, gönlüme gelenleri istediğim söyleyebiliyor, yaşayabiliyor veya paylaşabiliyor muyum? Yoksa hayatım hep bir hesap üzerine mi yürüyor?!

Oluşmuş Benliğim küçüklüğümden bu yana çeşitli etkilerle biçimlenmiş karma bir yapı ise bu, neye göre nasıl oluştu? Bu oluşanı ben diye benimsemem de kendi kendime uyguladığım bir kandırmaca değil mi? Bir dizi bileşenin oluşturduğu karışıma nasıl tutup da kendim diyebiliyorum?!

Böylesi sorgulamalara öncelikle “Neden bunu kabul ettim veya bu bana nasıl kabul ettirilip yüklendi, yedirildi?” sorusundan hareketle çıkmak herhalde faydalı olur. Bebeklerin ağladıklarında ilgi göreceklerini, güldüklerinde sevileceklerini fark etmesiyle başladı bizim sürecimiz.

“Ne verirsem ne alırım?” sorusunun cevabını böyle bulduk ve içselleştirdik. Sevilmek, ilgi görmek en büyük ihtiyacımızdı. O halde ya sevimli olmalı ya da mızmızlanarak sorun çıkarmalıydık. Çünkü ancak böyle yaparsak beklediğimizi alabiliyorduk çevreden. Bu noktada şunu unuttuk…

İlgi ve sevgi beklentimizle kazanıyorduk belki ama bir dizi insanın; görüşün, anlayışın bizi biçimlendirmesine de izin veriyorduk. Kaçırdığımız bu noktadan ele geçirildik. Sahte Benlik, Sanal Kimlik bizi ele geçirdi. Tutup bir de buna “Ben” dedik! Ben özgürüm (mü)? Hangi sen?!

Farkında mısınız, onaylanmayı seviyor; reddedilmekten acayip korkuyoruz. Birilerinden azıcık onay alabilmek mutlu ediyor bizi. Artan beğeniler, güzel sözler, mesajlar, iyi dilekler uçuruyor; aksilikler, kapanan kapılar, ters yüz olmalar yere çalıyor. O halde neye göre biz biziz?

Hakikate Ermek/ Gerçeği keşfetmek ne öyleyse? Kişinin şimdiye dek ben dediği kimliğin karma, çorba, toplumsal fabrikasyon ürünü olduğunu fark etmesi, sonra da bu kimliğin elinden kendisini kurtararak onu yaşamaya azmetmesi!

Hakikati bu anlayışla kavramak insana iki şey kazandırır: 1- Kendi kendini kandırma biter 2- İnsanların onu kandırması da son bulur. Onay beklemeyen, reddedilmekle yıkılmayan ve her halükarda kendini yaşamaktan geri kalmayan; Ben Özgürüm diyebilir. Dileyene nasip olacaktır!

İNANMAYAN ÖLÇER

Nasreddin Hoca eşeğine binmiş kasabanın dışına doğru yol alırken bir grup insan yoluna çıkarak sordu; – Hocam dünyanın merkezi neresi? Hoca hazırcevaplığı ile yapıştırdı: – Aha da burası! Elindeki asa yerde bir noktayı gösteriyordu. Ani cevaba şaşıranlar ispat istediler…

Yoluna devam eden hoca durdu ve başını geriye çevirerek şöyle dedi:
– İnanmayan ölçer!..
Dünyanın merkezi burası ve inanmayan ölçer!..
Bütün bu sözler bir fıkra ve anlık espriden mi ibaret yoksa derin bir farkındalık mesajı mı?

Görünüşte tüm insanlar dünyada yaşıyor. Gerçekte? Her insan kendi dünyasında kendisini yaşıyor. O halde? Görüntüdeki dünyanın merkezini hesaplamak mıdır insanın esas ödevi, yoksa kendi varoluşunun kendisi için biricik merkez olduğunu kavrayarak o bilinçle yaşamak mı?

Kalabalıkların dünyasında, kalabalıkların merkez bildiğini merkez, uzak saydığını uzak, yakın ettiğini yakın saymak mıdır varoluşumuzla barışmak? Bu bir anlamda taklit, sahtelik ve daha da önemlisi kendi realitemizi baskılayarak özümüze ihanet etmek değil midir?!

Seni senden başka hiç kimse tam anlamıyla bilemez, hissedemez ve yaşayamaz iken kalabalıkların gündemini hayatının merkezine oturtmak mıdır yaşamak? Yoksa yaşamak, kitlenin gündemi ne olursa olsun kendi gündemini dirayet ve disiplinle takip edebilmek midir?!

“Dünyanın merkezi burası” dedikten sonra yola devam etti hoca. Merkez, yerde bir nokta değil hocanın olduğu yerdi. İleride başka birileri önüne çıksa aynı soruyu bir daha sorsa yine değneği yere vuracak burası diyecekti. Çünkü kendisi neredeyse orasıydı dünyasının merkezi!

“İnanmayan ölçer!” Çocuklar böyle dedim ama tabii ki ölçmeli demedi. Şüphe- tereddüt telkinine kapadı zihnini ve devam etti yola. İnanmayan ölçer! İnandıkların konusunda ne kadar şüphe telkinine açıksın sorguladın mı hiç? Niye emin olamıyoruz bildiklerimiz, inandıklarımızdan?!

Medeni hayat- toplumsal bütünlüğün devamı için kendi merkezimizden uzaklaşmalı, öğretilmiş merkezi merkez, benimsetilmiş uzaklığı uzak bilmeliydik. Ve biz, kendimizden uzak düşme pahasına gösterilene yönelmeyi, verilene boyun eğmeyi, sakındırılandan kaçmayı hayat diye belledik!

Kendi gündemimizi, kendimize özel düşünmeyi, kendimizce sorgulamayı yapabilmek için “İnanmayan ölçer” duruşu göstermemiz lazımdı dünyamıza sızanlara. Yapamadık. Düşüneceksek yolu öğretilmeli, sorgulayacaksak usulü gösterilmeli, bileceksek ders almalıydık. Kapıldık rüzgâra.

“Merkez burası” farkındalığına eremediğimizden “İnanmayan ölçer” restini çekemedik rehber, hoca, usta/ yayın, yorum, haber vb bilincimize çullanan, zihnimize çöreklenen tereddüt telkincilerine! Asırlardır süren, nesillerden nesillere aktarılan bu hipnozu bozabilecek misin sen?!

Yoksa Benlik olur, Ego olur; ucu Firavunluğa, Deccaliyete çıkar korkusuyla kendin olmayı, kendini yaşamayı, varoluşunla barışmayı kendi kendine haram etmeye devam mı edeceksin? Kibirlenmek ve Şeytana uymak olduğunu mu düşünüyorsun bunun hala? Uyanmak vakti gelmedi mi hala?

Hoca Nasreddin merkez burası, şu an benim varlığımın olduğu yer deyip yola devam etti. Tereddüt, şüphe telkiniyle kendisini dışsal dünyanın sanal gerçeğine çekmeye çalışanlara “İnanmayan ölçer” diyerek kapıları kilitledi. Çok mu zor? Kendini yaşayan hiç ölmüyor, bilesin!

BÖYLE BUYURDU DOSTOYEVSKİ

✅ Gerçekçinin imanı mucizeden doğmaz; onun imanı, mucizeleri doğurur!
✅ İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kâinat ölçüsünde geniş…
✅ Şeytanın tanrı ile cenkleşmesidir bu. Cenk alanı da insan kalbidir…
✅ Yalan söyleyerek dünyanın öbür ucuna gidersin ama geri dönemezsin.
✅ Bir insanın sevilmesi için kendini göstermemesi gerekir; yüzünü gösterdi mi sevgi ortadan silinir.
✅ Bazı insanların düşmanlığı dostluktan daha yararlı oluyor.
✅ İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici ama bir o kadar da azap verici şey yoktur.
✅ Tanrı için insanı affetmek kolay. Önemli olan insanın kendini affedebilmesidir. Bu ise çoğu zaman imkânsızdır.
✅ İnsanoğlu dürüst birinin düşmesinden ve lekelenmesinden pek memnun olur.


✅ Sevgi bütün dünyayı satın alacak değerde bir cevherdir, onunla yalnız kendinin değil, başkalarının günahlarını da bağışlatabilirsin.
✅ Evet, hepimiz içten gelen duygularımızın esiriyiz. Hepimiz hayret edilecek bir iyilik ve kötülük karışımıyız.
✅ Eğer toprağa düşen buğday tanesi ölmezse, tek başına kalır; ama ölürse pek çok ürün verir.
✅ İmanımı nasıl yeniden kazanabilirim? Şimdi nasıl ve neyle bir ispat bulabilirim diye sordu.
-Sevgiyle! dedi. Yakınlarınızı daima artan bir gayretle sevmeyi deneyin. İçinizdeki sevgi çoğaldıkça ruhun ölmezliğine de kanaat getirmeye başlarsınız.
✅ İnsanları sevmekte tam bir fedakârlığa varabilirseniz, ruhunuz artık hiçbir şüpheyle kararmaz. Bu denenmiştir. Tereddütsüz böyledir…
✅ Ruh ölmezliği olmayınca erdem ortadan kalkar, o zaman her şey mubah sayılır mı?
✅ Evrensel Uyum, kafa ile değil Yürek ve İmanla elde edilir.

ÇEKİLEBİLİR Mİ NEHRİN FOTOĞRAFI?

Sakarya kıyısında, salkım söğütlerin ırmağa süzüldüğü noktada mola verdiler. Suların şarkısını söylüyordu nehir. Çaylarını yudumlarken gözünü akıntıdan alamıyor, dalgalanan suyun yenmeye çalıştığı taşlar, aşınmış kıyılar ve kuş cıvıltıları yükselen yeşilliğe dalıyordu bilge.

Genç adam; “Ne güzel bi manzara di mi?” dedi. Bilge, göz ucuyla onayladı ve devam etti daldığı coşkulu akışın seyrine. “Ne şiirler yazılır, ne besteler yapılır burada. Keşke resim kabiliyetim olsaydı da bu tabloyu resmedebilseydim” dedi. Bilge sessizce izliyordu sadece…

Çayları bitip kalkmaya hazırlanırlarken delikanlı; “Bari bir kare fotoğraf alsak ha” dedi. Bilge renk vermedi. Garson bardakları alırken “Arkadaş çeksin bizi, günün hatırası olsun, hadi kırma beni usta” dedi genç adam. Bilge ayağa kalktı; – Çekilebilir mi nehrin fotoğrafı?!..

Canım niye çekilmesin, altı üstü üç saniyelik bi poz dedi genç. Bilge yineledi: – Nehrin fotoğrafı dedin. Çekilebilir mi nehrin fotoğrafı? Bilge böyle diyorsa düşünmeliydi. Hiçbir kelimeyi laf olsun diye kullanmazdı o. Nehrin fotoğrafı? Çekilebilir mi? Bilge devam etti…

Bir saniyelik bile olsa çektiğin anda nehri çekmiş olacak mıyız? Saniyeye kalmadan o an nehir akmış olmayacak mı? “Hiç kimse aynı suda iki kere yıkanamaz” sözünü biliyorsun. Şimdi, şu an dediğimde bile durmuyor hiçbir şey, akıyor ve hep akacak! O halde sen neyi çekeceksin ki?

Söyler misin, çektiğin an kareye düşen dalgalar öylece kalacak mı? Sallanan ağaçlar? Kuş cıvıltıları ve hava? Hiçbir şey hiçbir an öyle kalmıyorsa sen, neyin resmini almaktan, neyi bütünüyle kavramaktan bahsediyorsun? Genç bunalmıştı; “Video çeksek o zaman?” dedi…

Bilge devam etti; – İster video çek, ister şiir yaz, ister şarkı bestele! Hepsi de tamamladığın anda, yaptığın şekliyle kalmayacak mı? İnsanın anlama ve kavrama çabası; her an akmakta olanı durdurma, imkansız olana kendini zorlama değil mi bir manada?!

“Hatıra olurdu” dedi delikanlı. “Günün anısı” – Gün, anı, hatıra! Geleceğe bilgi nakliyatını an’ı yaşamaya değişiyoruz öyle mi? Bir de bunu iyi yaptığımız zannıyla yapıyoruz! Ne olacak bu an’ı, bu mekânı kısmen geleceğe taşıyınca? Nolacak o resmi, şiiri, yazıyı paylaşınca?!

Resim, video, yazı, şiir ölüdür. Ölü, gömülür. Bize düşen hayatı tadına vara vara, hissede hissede yaşamak. Ölü sevicilik değil. Ölüye can vermeye kalkışmak hiç değil!..

“Her an yeni şe’nde” yi tekrar edip duracaksın, “Aynı suda kimse iki kere yıkanamaz” felsefesi yapacaksın, sonra da diyeceksin ki bir kare, bir resim, bir şiir, bir anı, bir yazı!

Durdurma imkânın olmayandan anlık sahne alarak donduracak sonra da bunu onun tamamını geleceğe aktarmak sayacaksın? Anlık yazı, anlık şiir, anlık fırça izleri ile tüm mekânı ve zamanı kavrama iddiası! Akıl kârı mı şu senin istediğin? Neden akışı zevk etmek yetmez sana?

Nehir kıyısından araca giderken genç iki de bir ardına bakıyordu. Doyumsuz manzara, ırmağın çağıltısı, kuş cıvıltıları geride kalıyordu. Hiç ardına bakmadan yürüdü bilge. Araçta orayı konuşmak istedi genç. Bilge; Ne ırmağı? Önüne bak önüne, geçti, şimdi yol vakti, dedi.

ARAMAK; HİÇ KAYBOLMAYANI

Nasreddin Hoca yüzüğünü kaybetmişti. Sokağa çıkıp haykırdı: Komşulaaaar, yüzüğümü kaybettim, Allah aşkına yardım ediinnn! Ahali koşup geldi. Hocanın üzüntüsünü gidermek için ne lazımsa yapacaklardı. Aralarından biri sordu: Hocam tam olarak nerede kaybettin yüzüğü? Hoca…

– Evin bodrumunda kaybettim dedi.
İnsanlar şaşkın ve tuhaf bakışlarla baktı birbirine. Nezaketsizlik etmekten çekinerek biri söze girdi:
– İyi de hocam, bodrumda düşeni neden orada aramıyorsun da dışarıda arıyorsun?
Hoca herkesin gözlerini fal taşı gibi açan şu cevabı verdi:
– Çünkü orası çok karanlık!

Arıyoruz. “Aramakla bulunmaz” diyor sonra da “Bulanlar arayanlardır” sözündeki tezada tutunarak arıyoruz. Ermeye çalışıyoruz hakikate. Ermeye çalışıyoruz Allah’a. Varmaya çalışıyoruz kendimize! Durmaksızın arıyor, bıkmaksızın gerçeği kovalıyoruz…

Yardım için çağırdıklarımızdan bir tanesi bile, sahi nerede kaybettiydin sen onu diye sormuyor. Herkes arayışımızı, koşmamızı, gayretimizi, çabamızı destekliyor. Aramalı tabii. Bulmalı… Çalışmalı, yoğunlaşmalı, önemsemeli diyor insanlar… Kimse de nerede kaybettin demiyor…

Daha komiği ne biliyor musunuz?
– Şah damarından daha yakın
– Senden içre sen O
– Her ne ararsan kendinde ara
İşaretlerini bile bile aramaya devam ediyoruz…

Dışarıda, dışsallıkta aramıyoruz tabii canım. İçeride olduğunu biliyoruz diyor bazıları. Dış- İç diye bölüyorlar varlığımızı. Bölüyorlar da sen içe bak diyorlar. Beden ile Ruh diye böldüler asırlar önce. Şimdilerde iç ve dış diye bölücülük moda. Tercihler sunuluyor bize, neden?!

Herkes büyülü çünkü. Herkes aramak, çalışmak, yoğunlaşmakla büyülü. Olmazsa olmazı bu sistemin diye öğretildik. Yatana ekmek yok! Çalışana verir di mi? Öyleyse herkes aramaya, varmaya, ermeye, bulmaya, keşfe odaklanmalı. Asıl aranacak yer neresi mi? Bu soru bile oyunun parçası…

“Aramak” ve “Aranacak yer”… Dikkat et, işte bu iki kelimeyi kabulle oltaya geldik biz. Bu iki yemle yuttuk aramak gerek zokasını!.. O gün bugün çırpınıyoruz, kurtulmak, denize dönmek için… Balıklar olta kancasını sökemezler tabi.. Biz insanız, sökelim mi şu kancaları şimdi?!

N. Hocaya ahalinin en bilmişi ne dedi? – Hocam nerede düşürdün? Bu soru bile genel sistemi sarsmamak için bir örtü idi biliyor musun? Bu soru bile gerçeğin yolu- yordamı değildi. Fıkrayı birazcık değiştirmeme izin verirsen, esaslı noktayı, büyüyü bozacak olanı göstereceğim…

Ahalinin görmüş geçirmişi nerede düşürdün diye sorarken masum bi çocuk çıplak gerçeği haykırdı:
– Hocaam, yüzük parmağındaa!

Parmağında yüzükle yüzük aramak?
Şah damarından yakına erme yolu bulmak!
Bizden içre bize ulaşmak!
Son söz;
“Aramayın! Bulamayanlar arayanlardır!..”

There is 1 comment for this article
  1. Hakan GÖKTÜRK at 09:08

    “Bir balık hakkında şu hikayeyi duymuştum.

    Genç balık yaşlı balığa gider ve der ki: “O okyanus denilen yeri bulmaya çalışıyorum.”

    “Okyanus mu?” der yaşlı balık; “Şu an bulunduğun yerdir….”.

    “Burası”, der genç balık, “ama burası su.

    Benim istediğim okyanus.”

    https://www.setfilmizle.live/film/soul-2020-izle/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir