Değiniler- 212

Değiniler- 212

KİM, NASIL, NE KADAR YÜKSELİR?

İnsan, sevdiği kadar yükselir.
Kendisini seven, kendi yüceliği kadar
İnsanları seven, sevdiklerinin yüceliği kadar yükselir.
Ya Allah’ı seven?

Kimi de çabası kadar yükselir.
Dünya için çabalayan onu fethederek,
Kendisi için çabalayan kendini keşfederek,
Allah için, Allah’la beraber çabalayan hepsinden daha yüce bir fethe erdi.

Kendi güçsüzlüğüne inandı kimi,
Kimisi de gücüne inandı, ondan emin oldu,
Bazıları da Allah’ın Kudretine iman etti.
Ve herkes inandığı kadarı ile inandığının kudretince Kudret ortaya serdi…

Kendi gücünde yücelen
Kendi bilgeliğinde yükselen
Kendi aşkıyla gönenen
Kendi umuduyla enginleşen vardı.
Hepsinden ileriye geçip inancın, kudretin timsali olan? Güçsüz, bilgisiz, aciz ve O sevmezse sevgisiz kalacağına inanarak yöneldi Gerçeğe! Gerçeğin timsali sadece o oldu.

KALBİN YASASI

Doğa Yasası; çalışmayana ücret, kazanmayana ekmek yok, ne kadar bedel o kadar getiri şeklinde işler. Her ne kadar yaşanan hayat bunu çok doğrulamasa da. Kazananlar hep çalışanlar, alınan karşılıklar hep alın teri değil. Çevrilen dolaplar, numaralar, dümenler herkesin malumu…

Doğa Yasası bile söylendiği gibi işlemediğine göre bilincin, ruhun, kalbin yasasının çok daha başka işleyebileceğini düşünmek durumundayız. Kalbin Yasası doğanın tam tersi bir mekanizma ile işler. Kim daha acizse daha çok ikrama, kim daha teslimse daha çok kudrete layıktır.

Kim fazlaca vermişse daha çok almaya
kim daha çok sevmişse gönüllere taht kurmaya
kim daha çok yenilmişse galip gelmeye
kim daha çok vazgeçmişse lütuflar görmeye
kim daha çok unutmuşsa hatırlatılmaya o layık olur.
Dedik ya, bilinenin tersine işler Kalbin Yasası.

Sessizliğe çekilenin sesini ulaştırırlar hitaba susamışlara.
Unutmuş, bırakmış, geçip gitmişlerin peşinden yollarlar ısrarla ve fazlasıyla. Bilmeye, öğrenmeye hatta sevmeye bile paydos etmişlere bilgi, ders, sevgi, hikmet yağdırırlar gönüllerince ve hiç akıllarına gelmeyesiye!..

Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti
Bir de ardına baktı ki bir arpa boyu yol gitmiş!
Masaldı di mi?
İnsanlar durup arkalarına bakmıyorlar
Neden?
İçten içe biliyorlar arpa boyu yolları gaye edindiklerini
Görmemek, yüzleşmemek, içlerini acıtmamak için durmuyor ve bakmıyorlar.

Dünya dedik, Sistem dedik, Sünnetullah dedik, Doğa Yasası dedik ve dere tepe düz nice yollar gittik, mesafeler aldığımız inancıyla.
Bir dönüp baksak mı?
Yıkılır mısın, yerinde saydığımızı, hiç yol almadığımızı görürsen?
Olsun, dur da bi bakalım ha?!..
Hadi! Var mısın denemeye?

Bunca bilgi, bunca hafıza, bunca metot, bunca yol yordam, bunca hikmet senin birikimin mi?
Nasıl depoladın bunları böyle?
Nasıl çıktın gökdelen misali bu idrak binasını?
Binayı dinamitlesek, depoyu ateşe versek çıplak mı kalırsın? Korkunç mu?
Versen! Yaksan! Yıksan! Ölür müsün?

Yıkılan sadece ezberlerin?
Yanan sadece biriktirdiklerin?
Çöpe giden sadece emeklerin?
Ya ne?
Zihnine çöreklenen Doğa Yasası yıkılacak
Kalbin Yasası devreye girsin
Ufuk sisleri dağılsın diye

Bi arpa boyu yol gittiğini fark eden
Kalbin eşiğine gelmiştir
Buyursun girsin Ya Hu!

BİLİŞSEL TUTARLILIK VE “BEN”

Muhatabımızın söylem veya eylemi bizi haddinden fazla etkiliyor, dokunuyor, bir türlü içimize sinmiyorsa; şimdiye dek bastırdığımız, görmezden gelip kabullenmek istemediğimiz bir yönümüze dokunulduğu içindir. İnsan; sakladığına, bastırdığına ayna tutulmasını istemeyen varlıktır.

Basit örneği; “Ahlak, namus elden gidiyor” söylemleridir. Bu konuda en çok sesi çıkanları radyolojik seansa almak mümkün olsaydı; neleri nasıl bastırdıklarını bir bir görüntülemek mümkün olurdu. Ne ki bu imkânsızdır; başkasının özeli olduğu için de bizim gündemimiz olmamalıdır.

“Memleket soyuluyor, hırsızlık yolsuzluk almış yürümüş” gündemine sarılanların da derinlerinde benzer duygular yatar. Ya pastadan istedikleri payı alamamış, ya da sofraya oturtulmamışlardır. Parsayı toplayanlar arasına girebilseler, bu kadar sesleri çıkar mıydı cidden düşünülesi!

İnsan; yapamadığını yapan, aşamadığını aşan, kıramadığını kıranı da sevmez! Biri gerçekten özgürce mi davranıyor? Biri gerçekten kendini gerçekleştirme yolunda cesur adımlar mı atıyor? Helal olsun, başardı, ne mutlu ona demez çoğunlukla insan. Ya ne der?!..

Kıskançlığını, yüzleşmek istemediğini örtmenin en kolay yolu inanç, ahlak, düzen üzerinden saldırmaktır. Özgür davrananın ya mezhebi geniş ya dengesiz ya dış güçlerin maşası ya da itibara alınmayacak kadar aklın, izanın dışına çıkmıştır. Söylemlerin altında yatan esas gerçek?!

İşin esası kişinin yapamadığını birinin yapması, aşamadığını diğerinin aşması, çözemediğini birinin çözmesidir. İyi ama niçin insanın bu kadar ağırına gider bu durum? Hadi ağırına gitti, neden pervasızca muhatabına çamur atarak onu yere çalar?

Bütün mesele beynin/ zihnin kendisiyle uyumlu olma çabasıdır. Veya kendisiyle uyumu yitirme korkusu! Evet, her zihin, iç dünyasında kendisiyle uyumlu olmak ister. İnsanın zorlanmadıkça kaçındığı en temel olgu içsel çatışmaya düşmektir.

Yapamadığını itiraf, sonra da yapanı takdir; insana kendi ezikliğini kabul, kendi kendini inkâr ve hatta kendini yere çalma gibi gelir de bu yüzden sindiremez. Dedikodu, iftira, ifşa, kovuculuk ve savaş ilan edercesine ateş etmelerin, topa tutmaların arka planında hep bu vardır.

Kendini kontrol edebilmeyi kendi fıtratını baskılamak olarak algılayanlar; fıtratlarını baskılamamış, izin vermişleri kendileri için ciddi tehdit unsuru görürler. Neden? Onların yapabildiğini gören nefisleri hadi ben de yapayım derse nice olur halleri? İşte derin korku budur!

Öte yandan şöyle bir gerçek de ileri sürdüğümüz savı destekler mahiyettedir: Gerçekten ahlaklı olan ahlak edebiyatı yapmıyor, gerçekten dürüst, tüyü bitmedik yetim nutukları atmıyor, gerçekten samimi olan takva ve salih amel vaazları vermiyor! Yaşayanın beyana ihtiyacı mı var?

Bırakalım insanları, genelin halini de yeniden kendimize dönelim.
Biri konuşunca sözleri batıyor?
Bazı sahneleri görmek istemiyorsunuz?
Bazı konuların gündem edilmesi bile sizi rahatsız ediyor?
Birilerinin bir takım davranışları sizi ziyadesiyle geriyor, üzüyor?
O halde…

Bahaneleri bırakın!
Dini, ahlaki, milli, manevi süslü örtülere bürümeyin içinizde patlatılması gereken çıbanı!

Dönün, cesaretle içinize bakın!
Zihninizin içsel uyumu yitirme korkusuna aldırmadan!
Evet, görecekleriniz sarsacak sizi!
Değer mi? Değer! Hakikatin eşiği orası çünki

RAZI MISIN?

Razı mısın silinmeye
Silinmeye iptal edilmeye hiçbir şey olmaya
Hiçbir şey olmaya razı mısın
Gömülmeye unutuluşa
Hayırsa, asla gerçekten değişmeyeceksin
Zümrüdü anka yeniler gençliğini
Sadece yandığında diri diri yandığında
Top top sıcak kül olana kadar yandığında
{D.H.Lawrence}

Yolların kavşak noktasında durdu, şaşırdı, kalakaldı derviş.
Oradan geçen bir meczuba sordu;
Doğru Yol hangisi baba erenler?!..
Meczup, baktı derin derin. Ve patlattı bombayı;
“Doğru Yol; Hiç var olmayan yoldur!”
Yolların düğümlendiği,
kesiştiği noktada
hiç var olmayan yol?

Yürüyüp gidiyordu meczup.
Yetişti, paçasına yapıştı derviş;
Deyiver hele bir yol, hiç var olmayan yol da ne?
Meczup Yol varsaaa nakaratıyla başladı;
Yol varsaaa mekan var zaman var
Yol varsaaa gurbet var sıla var
Yol varsaaa ara var mesafe var
Yol varsaaa yolcu var menzil var!
Yol varsaaa bir sen var bir de seninki
Yol varsaaaa bir baş var bir de nihayeti

Senin inandığın; senin aradığın;
mekan, zaman, mesafe, hedef, başlangıç, son,
beriki öteki olmaktan münezzeh değil miydi a benim saf salak kuzum?
Durdu derviş, kavşağın orta yerinde öylece durdu…

Ve meczup bir daha haykırdı:
Yolların en alası hiç var olmayan yoooollll!
Kulların en alası hiç yol tutmayan kuuuuulllll!

AHLAK MI, ETİK Mİ?

Evrensel İnsan; insanlık âlemi için genel geçer erdemler ve faydalar konusunda bireysel erdem ve fayda anlayışını içtenlikle geri plana çeken, kendi anlayış, tavır ve yaşamını evrensel ölçüler çerçevesinde gözden geçiren insandır. İşte bu tip bir ahlak anlayışının adı Etiktir.

Ahlak kavramı karşısında Etik, genellikle soğuk karşılanan, içine kişisel menfaat karışabileceği düşünülen bir anlayıştır. Çünkü bilinen ahlak; hâkim inanç ve kabullere dayanır. Namus, dürüstlük, hakkaniyet adına kutsanan bu ahlakın ne kadar ahlak olduğu da tartışılmalıdır.

İnanca ve kabul edilmiş değerlere dayalı ahlak; ciddi planda sorgulanmadığı takdirde kutsal kılıfına bürünerek insan hayatını, doğayı ve mahlûkatı mahvetmeye devam edecektir. Gücünü kutsala yaslayan ahlak anlayışını sorgulamak ise başlı başına cesaret ister.

Töre cinayeti, namus temizleme, kanını yerde komama, hakkını alma, kısas vb kavramlarla öne çıkarılan ve kutsanan ahlak hep bu ahlaktır. İnanç veya töre kaynaklı ahlakın içerisinde kendine yontma, gerçeği yamultma ve evrensel değerleri çiğneme olgusu ne kadar var ne kadar yok?!

Bir insanı dışlama; birine sırt çevirme, birini ihraç etme, birini sırf günah ve yanlışlarından dolayı yalnızlığa mahkûm etme gibi banal tutumlar gücünü dinden alsa ne olur, yerel ahlaka dayansa ne olur? İnsanlık mıdır bu?!

Allah adına, din adına, milliyet adına işlenen insanlık dışı eylemlerin arka planındaki anlayışı incelerseniz hep kendini kutsala yaslamış ben haklıyım, doğruyu yapıyorum, ibadet bilinci ile yapıyorum anlayışları vardır. Kutsala referans ahlakın en felaket yönü ne midir?

Tanrı, din, kitap, cemaat yararına yapılanı meşru hak- ibadet bilenlerin böylesi bir çıkışla yapamayacakları, kendileri için hak sayamayacakları şey yoktur. “Kutsala dayalı ahlak; kutsala uyan yanlışı doğru; kutsala ters doğruyu yanlış saymak demektir.” Bakar mısınız felakete?

Vaktiyle bir inanç grubuna devam eden birisi günün birinde tuttuğu yolu sorgulamaya başlar. Ve bu sorgulama etkisiyle etik- evrensel planda yanlışları dillendirmeye başlar. Grubun başı derhal mensuplara mesaj çeker; Filanca ile görüşülmeyecek, çünkü raydan çıkmıştır. Sonrası?

Sonrası daha dün onunla muhabbet eden, onunla paylaşım yapanlar bir bir geri çekilirler. Sanki hiç tanımamışlardır onu. Kutsalın emri böyledir çünkü. O noktada, ya biz napıyoruz, yaptığımız insanlık mı sorusu hiç akıllarına gelir mi peki? Asla! Emir büyük yerdense niye gelsin?!..

Tersi de mümkündür. Has mensup olan biri diyelim ki çirkefe battı. Şayet ileri gelen onu tutmuşsa, onu mensuplar nezdinde aklamak için her yol mubahtır. Kutsal normlara taklalar attırılır. Uydurulan bahane ve öne sürülen gerekçeler insana parmak ısırtır. Peki soralım şimdi…

Sırf grup, toplum, cemaat, inanç ve milliyet paydaşlığı nedeni ile birini dışlamak veya birini aklamak evrensel ölçülerde ne kadar ahlaki, ne kadar insani ve ne kadar gerçekçidir? Her şey bir yana temiz bir vicdan, yansız bir gönül ve saf kalp bunu onaylar mı? Kimin içine siner?!

Yıllarca “Etik” kötülendi; dini, milli, yerel, grupçu ahlak cilalandı, doğrusu bu, o yanlış algısı yapıldı. İnsanlığın geldiği noktada Etik; Evrensel Ahlaktır. Ve inanç, töre, grup, milliyet ahlakından üstündür. Felsefeyi çizenlerin dışladığı Etik’i yeniden incelesek mi?!..

UNUTUR İNSAN, HATIRLATMAK GEREK

İstanbul’a yağmur yağıyor. Annemi arıyorum. Rahmet geldi çok şükür diyorum. Sevincimi paylaşıyorum annemle. Yüksek perdede sesleniyor:

– Bana baaak! Kuru kuru şükür olmaz! İki rekât kılacan, ilkin GulYaa ikincide GulHu oku, hemennnn diyor.

Anne bu! Emir büyük yerden!

Kızkardeşim yandan atılıyor:
– Anne namaz öğrettiğin adam ilahiyatçı.

Annem:
– Sen karışma! Unutur o! Hatırlatmak lazım…

Haklı, unuturum.
Anne karşısında ne tahsili ne yaşı?!

Anneniz hayatta mı? Büyük nimet!
Anneleri yaşayanlara sağlık afiyet, ölmüşlere rahmet olsun…

GÖZYAŞI VE İNSAN

Üzüntü ve Ağlama arasındaki bağıntı nedir?
Üzgün olmanın yıpratıcı ağırlığından kaçmak için ağlarız. “Jean Paul Satre”
Üzgün olduğumuzda ve matem gerektiren durumlarda toplumsal koşullanma bize ağlamamız gerektiğini telkin ettiği için ağlarız. “Emile Durkheime”

Ağlamak; dışa dönük olarak saldırganlık, içe dönük olarak da yıpratıcılık oluşturacak bir durumu, içsel bir mekanizma ile savuşturma işlevidir. Ağlayan, saldırganlaşmasının ve yıpranmasının böylece önüne geçer. “Lofgren”

Evrimsel süreçte ağlamak rastlantısal sonuçtur. Birleşik süreçlerin neticesidir. Amaç veya anlam atfetmek gerekmez. “Darwin”

Beyaz koyu onay işaretiGözyaşı tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Zihinsel, sosyal bağlamlarla hikâyelere göre ise ondan her tür anlam çıkarmak mümkündür. “Alfred Tennyson”

Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz (Necm-60)
Hiç kuşkusuz güldüren de O’dur,ağlatan da (Necm-43)
Kazanır oldukları yüzünden artık az gülsünler çok ağlasınlar (Tevbe-82)
Bildiğimi bilseydiniz; az güler çok ağlardınız! Hz Muhammed SAV

https://mehmetdogramaci.com/2017/08/biraz-gozyasi-alir-miydiniz/

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir