Değiniler- 218

Değiniler- 218

ALLAH’A İFTİRA!

Allah’ın sizi layık gördüğü yer; sizin kendinizi layık gördüğünüz yerdir. Dal yaymak isteyen ağaca semanın gelme; Kök salmak isteyen fideye toprağın girme dediği, direndiği vaki midir? Şartları yerine getirdin, işin ruhuna göre dua ettin de mi vermedi? Mümkün mü? Hele bi düşün!

Dualarım bir türlü kabul olmuyor, dedi. Ne zaman pencere açsam içeri hava dolar; ne zaman kibrit çaksam ateş yanar; ne zaman gaza bassam araç yol tutar dedi Bilge. Ve ekledi; “Duam kabul olmadı” Allah’a yapılmış en büyük iftiradır!..

Dikkat ettiniz mi? Gerçekleşen Dualarınız; gerçekleşeceğine inandığınız dualardır. Gerçekleşmeyen Dualarınız; istediğiniz halde gerçekleşeceğine içten içe inanmadığınız dualardır. Kişi ile duası arasında kişinin kendisinden başka hiçbir engel yoktur. Dua nimet ve ibadettir.

BİR ELMANIN İKİ YARISI

Soru ve Cevap; bir elmanın iki yarsıdır. Cevabı olmayan soru, soru olarak sorulamaz. Çünkü parça bütüne aittir, bütünden doğar. Soru olarak sorulabilen her şey bir cevabı olduğu için sorulabilmiştir. Soru kimden, nereden açığa çıkmışsa gerçekte cevap da onda ve oradadır.

Soru sorabilen, cevabı da kendinde olduğu için sorabilmiştir. Ne ki işte tam bu noktada bir kırılma ve geriye düşme yaşar insan. Unutur soru ile cevabın aynı yerde olduğunu ve cevabı dışarıda, başkalarında, kaynak bildiklerinde ve eserlerde aramaya çıkar. Neden yapar bunu?

Acelecidir insan. Acelesi unutturur ona gerçeği. Soru sorabiliyor oluşuna şükrederek cevabı beklemek, seyretmek ve tıpkı soru gibi onun da doğumuna şahit olmak yerine arayışa, avcılığa çıkar. Arayışı, telaşı, yakalama tutkusu ile öz gerçeğine yabancılaşır da yabancılaşır insan.

Kendinde olanı aramaya çıkmak? Kaçmayanı yakalamaya çalışmak? Elinde olanı yokmuşçasına almaya koşmak? İşte tüm bu aymazlığı nice sefilliklere dûçar eder insanı. Mürid olur, talebe olur, çırak olur, kul olur, köle olur da tapınır cevap alacağına inandığı sözde üst insanlara!

Kitaplar yutar, bilgi depolar, anlamlar hayal eder, kurgular yapar, tahminler yürütür, hipotezler kurar, algılar inşa eder. Hepsi de cevabı; yani sorunun çıktığı yerde öylece durmakta olanı bulmak, anlamak, kavramak ve yaşamak içindir.

Cevap arayışı ile disiplinler, metotlar, bilimler, düşünceler icat etmiştir insan. Kültür demiş, medeniyet demiş, irfan demiştir biriktirdiklerine. Sonra da böylesi birikimleri üretmek ve sahip olmakla övünmüş; geri dönüp adeta biriktirdiklerine, yığdıklarına tapar olmuştur.

Bilginleri, düşünürleri, mucitleri, önderleri, liderleri, dehaları vardır insanların. Herkesin yapamayacağını yapan, herkesin bilmeyeceğini bilen, herkesin göremeyeceğini görenlerdir onlar. Kendini inkâr edenlerin, kendilerine iman etmek üzere inşa ettiği yapay anıtlardır onlar.

Aklıma bir şey düştü, dedi genç adam. Aklına düşemez evladım; aklına gelir. Hatta gelemez, zaten aklındadır. Madem ki açığa çıkmıştır acele etmeden bekle, gözle, seyret evladım. Filiz başını göstermişse gövdesi de çıkar, dalları da uzar elbet, bekle çocuğum bekle dedi Bilge…

Bilgelik; beklemek, izlemek, gözlemek ama hiçbir zaman telaş, koşturma ve arayışa düşmemek; ava çıkmamaktı. Bilgelik; soru nereden çıkmışsa cevabın orada olduğu bilinciyle her şeyi kendi kendineliğe bırakmaktı. Bilgeliği boş bekleyiş sananlar bilgi- bilginle uyuşturdular gerçeği.

Delikanlı, yakalamışken aklında düğümlenenleri boca ediyordu Bilgenin üstüne. Onun heyecan, coşku ve acelesi karşısında renk vermeden duran bilge; bak bak, şuna bi bak hele, ne kadar da sevimli di mi dedi. Bilgenin kedisi kendi kuyruğunu kovalıyor, olduğu yerde dönüp duruyordu.

BÖYLE BUYURDU SAİT FAİK

1- İnsanın en fenasında bir iyi tarafın bulunduğunu biliyoruz. Biz o iyi tarafı bulmaya, ondan istifade etmeye mahkûm ve mecburuz.

2- İnsanın yüzü ile ahlakı arasında müthiş bir münasebet vardır. Güzel yüzlü olan güzel ahlaklıdır demeyeceğim. Fena ruhlu güzel yüzlüler olduğu da malum. Ancak şunu söyleyeceğim; ahlakın yüze eklediği mimikler ve renkler mutlaka var.

3- İnsan, sanatında ilerledikçe parıldar…

4- Para insanı ahlaksız ediyor. Karnı doyunca insanın kötü huyları da meydana çıkıyor.

5- Toprağın asıl sahibi onunla dövüşendir… Bilmezsin sen bu insanı yavrum! Doymaz…. Sana nasihat: Bir insanı yanında uşak gibi kullandıracak her işten sakın! Hem bizim yaradılışımızdaki insanlar birbirine sevgi için doğmuştur.

6- İnsanoğlu birbirinin uşağı değildir, olamıyor. Sen o uşak gibi gözükene bakma! Ben en köpek ruhlu (köle ruhlu) insanın birdenbire köpürdüğünü, menfaatini ayaklar altına aldığını gözümle görmüşümdür.

7- Bu dünya er geç insanı hayretlere gark edecek şekilde düzelecektir. Eh! O zaman biz de, bize düşen vazifeyi yaparız. Uşak olamam. Tüccar mı olayım? Hangi köylüden, hangi malı, hangi insanın hesabına, hangi namuslu rayiçle alacağım?

8- Ben seni bir insan olsun; anlatacak, seslenecek biri olsun diye istiyorum…

9- Hepimiz, sırtımızda ve elbisemizin altında, gözlerimizin içinde bir müstakbel ölü gezdirmiyor muyduk?

10- Eğer doğduğun zaman Havra kapısına bırakırlarsa Yahudi olursun, cami kapısına bırakırlarsa Müslüman, kilise kapısına bırakırlarsa Hristiyan olursun.

11- Beklersem gelmez ki… Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman umut vardır.

TESLİMİYET MUCİZESİ VE TEBESSÜM ŞİFASI

Ölümcül bazı hastalıklardan kurtulanlar; sanılanın aksine hastalığa direnç göstermek veya yaşama sımsıkı tutunmakla bunu başarmış değillerdir. Tam tersine hastalığa içlerinden gelen manevi bir aşkla tam teslimiyet göstererek sıhhatlerine kavuşmuşlardır.

Anadolu Bilgeliğinde yer alan; “Hastalık bedene misafirdir. Misafiri incitmemek, iyi ağırlamak lazımdır” yaklaşımı oldukça anlamlıdır. Derdi misafir kabul etmek, incitmemek ve elden gelen özenle ona hizmet etmek.

Ünlü psikanalist Carl G. Jung’un şu tespiti de oldukça anlamlıdır; “İnansan da inanmasan da kendini içinde bulunduğun ruhsal duruma teslim et ve senin durumunda bir mucize gerçekleşmesi umudunu hiç yitirme! Göreceksin!..”

Ciddi bir hastalığa düşen; sevginin iyileştirici gücünü unutmamalı. Sevgi vermek, sevgi almak mutlak surette şifadır. Bundan önce yapılması gereken hastanın o ana kadar kendi içindeki Nefret, Dışlama, Gayrı Görme, Kırıklık, Alınganlık, Küskünlük vb negatiflerden arınması şarttır.

Her insanda potansiyel olarak mevcut olan Gerçek Sevgi ancak şunlardan kurtulmakla açığa çıkar ve insanın ruhunu da bedenini de iyileştirici şefkat kolları ile sarar: 1- Korkuların terki 2- Başkalarını Ayıplamanın bırakılması 3- Hakkımıza girenlere karşı İntikam düşünmemek…

Düşünsel, ruhsal planda bunları uygularken açığa çıkacak önemli bir duruma dikkat! Ego, benlik; negatiften beslenir. Korku, nefret, gayrı görme vb negatifleri terk edildikçe benlik direnecek, sizi kasacak, hastalığınızın artmakta olduğunu vehmettirecektir. Aldanmayın sakın!..

Şifada Sevgiden sonra ikinci güç Gülmektir. Espri ve Mizah yeteneği değerler ve toplumlar üstü evrensel kapasitenin yansımasıdır. O nedenle hem hasta hem de hastaya yakın olanlar bol esprili, gülücüklü, kahkahaların gırla gideceği ortamlar hazırlamalıdırlar. Gülmek; Şifadır…

Ne yazık ki insanlık “Ciddiyet” kavramını fazlaca önemsemiş; ona olgunluk, nezaket, kibarlık, bilgelik anlamı yüklemiştir. Alakası yok! Ciddiyet asabiyeti; asabiyet gerilimi, gerilim hastalıkları doğurur. Yüzlerine ciddiyeti maske gibi asanlara dikkat edin, ne kadar iticiler!..

Tüm acılarına rağmen, coğrafyanın savaşlar, çekişmeler coğrafyası olmasına rağmen Anadolu Halkı, Türk milleti nasıl ayakta kalmıştır? Acılarından mizah çıkararak! Nasreddin Hocadan Keloğlana, Deli Dumruldan Bekri Mustafaya, Dümbüllüden Aziz Nesine Mizah Milli Şifamızdır.

Her daim sağlık için önemli bir nokta daha; Haklı Çıkma Tutkusu! Haklı çıkmak isteyen egodur. Öz Varlığın haklılık- haksızlık derdi yoktur. Hakkı seyir; haklı çıkma ve haklı-haksız bakışından uzak durmaktır. Teslimiyet; Şifadır. Şifalı, huzurlu, bol esprili günler…

SEVMEK, ÇOK MU ZOR?

İnsanlar; muhataplarını değiştirmeye çabalamak yerine olduğu gibi kabul edebilseydi, onların hızla kendi istedikleri yöne evrildiklerini hayretle göreceklerdi. Ne ki; kendini önceleyen bakış, buna hiç inanamadı. İnanamadığı için de o yönde gayreti boşa kürek çekme sayıp reddetti.

İnsani ilişkilerde kim daha çok razı, daha çok teslim ve kabule açıksa; orada akış onun muradı yönünde ilerler. Evrensel Sistemin en derin ve en çok kaçırılan sırrıdır bu! Teslim Olan; Teslim Alır. En kudretliyi biçimlendiren biri mutlaka vardır! Ona sessizce teslim olan biri!

Bizler fiili müdahale, sözlü ifade ve bazen de yazışma ile insanlara yön vermek isteyen; evrensel sistemin en düşük iletişim araçlarını kullananlarız. Oysa evrenin dili Sevgidir. Sevgi en güçlü sessiz dönüştürücü ve devrimcidir. Seven, hakkıyla seven mutlaka dostunu dönüştürür.

Hassas nokta şu ki; dönüştürmek için sevmek sahtekârlık, sevdiği için dönüştürmek işgüzarlıktır. Sistemde ikisi de ters teper. Çünkü samimiyet değildir bunlar. Sevmek; koşulsuz, riyasız, hesapsız, çıkarsız teslimiyet ister. Samimiyet enerjisi daima üstün gelecek olan kudrettir.

Şu halde kısmen veya tamamen rahatsızlık duyduğumuz kişiler ve insani haller karşısında yapacağımız ilk şey; karşıyı sorgulamak, değiştirmeye çalışmak, ayar vermek değil kendimize dönüp kendimizi sorgulamaktır. Ne konuda? Elbette ne kadar sevgi dolu olduğumuz konusunda…

Terslik, aksilik, sıkıntı, geçimsizlik yaşadıklarınız hakkında öncelikle sorgulayacağınız kendi kabul, rıza, teslimiyet ve hoş görünüzdür. Kısacası Sevginiz. Sevgi problemini iç âleminde çözen; dış dünyasının da çözüldüğünü mucize izler gibi izleyecektir. Sevmek! Çok mu zor?

SEVİYORUM DİYEN MUHATABINI MI SEVİYOR?

Seviyorum dediklerimizi gerçekten seviyor muyuz? Yoksa hayali beklentilerle inşa ettiğimiz bir sevilen şablonuna en çok uyanlara mı seviyorum diyoruz? Düşünün ve itiraf edin kendinize şimdi, kafanızda bir sevilen; sevilmesi gereken insan prototipi yok mu? Arayışlarımız niçin?

Sevilecek insan mı arıyoruz? Şablonumuza uyacak tipoloji mi? Ölçüleri koy, çerçeveyi çiz, şablonu belirle sonra da muhatabını ona uydurmaya çalış!? Uyduğu kadarıyla sev, uymadığı yeri yont, biçim ver; adı sevgi olsun? Emin misin bunun sevgi olduğuna? Kibir ve Zulüm olmasın?

Sevgiye dair sorunların var? Şu soruyu cesaretle sor kendine; Ben onu mu sevdim, yoksa ona giydirmeye çalıştığım anlam demetini mi? Ben onu mu gördüm yoksa görmek istediğime onu yakıştırmak mı istedim? Bunları ciddi ciddi ve derinlemesine sor kendine. Çok ciddi ve gerçekçi sor!

Uzun ömürlü evlilikler, sarsılmaz dostluklar nasıl zamana meydan okuyor? Kafalarındaki şablona uyanı değil, muhatap oldukları insanı seviyor onlar!.. Bu konuyu sorgulayınca şu gerçekle yüzleşeceksin; meğer ben onu hiç sevmemişim. Benliğimden yonttuğum hayali kişiliği sevmişim!

Bu sorgulamayı yapabilirsen; egonun şablonuna insan tıkıştırmaya çalışarak hem ona hem kendine zulmettiğini anlayacak, kendinden ve ondan özür dileyeceksin! Ve o an kalıbını değil muhatabı, insanı; sırf insan olduğu için seveceksin! Yüzleşebilene öyle bir sevmek dilerim.

YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

Kendimi tüm insanlıktan daha güçlü hissediyorum, ama aynı anda çıplaklıklarından sıyrılmaya çalışan ağaçlar kadar da bırakılmış hissediyorum. Özellikle “ben”in “ben”i bıraktığı anlarda.

Ya da ikisi bütünleştiğinde (ben’in ben’le birleştiği anlarda). Ve birden bire şimdiye dek hiç tatmadığım bir duygu gelip beni buluyor; Bırakılmışlığın Tadı…

Her Gidiş, Her Yolculuk; kendi “ben”imin bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir…

İnsan çoğu kez her şeyin son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil insan ömrü…

Her zaman yabancılar, bize dostlarımızdan daha çok sunan, veren kişiler… Öyleyse yaşamımızı neden yalnız yabancılar arasında geçirmiyoruz? Hiçbir yük olmadan, hiçbir beklenti olmadan insanın kendi kendine mutluluk dediği anlardan yoksun olarak…

Tüm duyguların en güzeli; Duygusuzluk. Öyle bir duygusuzluk ki; İnsanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu…

Sevgiyi genelleştirebilmek için insanın tümüyle kendisini kendi egemenliği altına alabilmesi gerek…

Kendi sınırsızlığım içinde yaşamı daha derin algıladığıma göre bundan sonra hiç korkmamaya kararlıyım. İnsanın kendi kendinin yükünü taşıması diğerlerinin yükünü taşımasından daha rahatlatıcı.

Yağmuru her zaman severim. İç dünyamla bağdaşan havadır. Yağmur içime işleyen bir şey. Yeryüzünde doğanın bana sunduğu en yakın arkadaş.

O kendisini yaşlı bir adam olarak tanımlıyor. Ben kendimi yaşı olmayan bir insan.

(Dünyada sadece 43 yıl kalmak. Bıraktığı 5 kitapla Edebiyatımızda önemli yer edinmek. Yaşasa bir Sait Faik bir Sabahattin Ali  bir Oğuz Atay olurdu kuşkusuz. Evrensel Gönül Tezer Özlü’ye Rahmet ve Şükranla)

NE ZAMAN OLGUNLAŞTIK DİYEBİLİRİZ?

Yaşadığınız, karşılaştığınız veya haberini aldığınız hiç bir şeye şaşırmıyor, hayret etmiyor, telaş yapmıyor, kaygı üretmiyor; sevinç veya üzüntü alametleri göstermiyorsanız bilişsel ve zihinsel anlamda olgunlaştığınızı kabul edebilirsiniz…

Bunu yaşarken saptırıcı yaklaşımların hem içeriden hem de dışarıdan zihnizi bulandırmak üzere yoğun taarruzla size karşı saldırıya geçeceğini unutmayınız. Dışarıdakiler; umursamaz, ruhsuz, sıyırmış, kopmuş, çökmüş, içi geçmiş vb etiketler vurur. Ya içeridekilerin egosal taarruzu?

Bedene ve dünyaya dayalı zihin egosal gediklerinizden şöyle ateş edecektir:

– Yaşamadın sen! Ne acın acıya benzer ne sevincin sevince!

– Galiba ihtiyarlıyorsun!

– Hayata ve İnsanlara küsüyorsun da ondan böylesin!

– Yok yok sen kader kurbanısın! Daha neler demez ki ego içten içe…

Sorgulayan genç özel bir konu danışacağını söyleyerek fısıldadı: “Cenazede üzülemiyor, Düğünde sevinemiyorum. Arızalanıyor muyum? Anormal miyim?” Bilge tebessümle;  “Uyanıyorsun! Daha feci arızalar da var ilerisinde bu yolun. Biz cenazede gülen, düğünde ağlayanını da gördük…” dedi.

Sen şimdilerde kendini biraz tuhaf, biraz kırık, durgun mu hissediyorsun? Hiç kötüye yorma dostum; Olgunlaşıyorsun!

Son sözü Âmiş Efendi (ks) ye bırakalım;

“DOĞUMLA ÖLÜM GÖZÜNDE BİR OLMADIKÇA NÂKISSIN (eksiksin, olgunlaşmamışsın) EVLADIM”

Dileyene öylesi olgunluk nasip olsun….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir