Değiniler- 222

Değiniler- 222

İYİ HİSSETMEK YETER Mİ?

İnsan; “İyi Hissetmek” isteyen varlık. İçinde olduğu durum ne kadar karamsar, kötü, sıkıntılı, ümitsiz olursa olsun kendini iyi hissedecek, iyi hissettirecek şeyler bulmak ister. Bulmalıdır ki kara bulutlar dağılsın, sisler açılsın, boğucu duman yerini temiz havaya bıraksın.

İyi Hissetme çabası insanın kendi kendini tedavi, kendi kendini iyileştirme, kendi kendini ayakta tutmasında güçlü sigorta. Bu sigorta hemen hepimizde zorlu durumlar karşısında otomatik devreye girerek işlevini gerçekleştirir. Gözden kaçırılan boyutu da var mı bu sigortanın?

İyi Hissetme; aynı zamanda farkında olarak ya da olmayarak kendinden, kendi gerçeğinden, var olan durumdan kaçış kapısı. Esasında içeride hissedilen korku, rahatsızlık, öfke, kırıklık, yanılmış ve yanlış yapmış olma gerçeği vb durumları bastıran en güçlü zihinsel mekanizmadır.

İyi Hissetme; işte bu durumda gerçeği bastırma ve ondan kaçış aracına dönüşür. Daha başka? Gerçekçi İnsanın esas yapması gereken “İyi Hissetmek”le birlikte “Hissettiğini Doğru Okumak” olmalıdır. Evrensel planda objektif, doğru ve tutarlı okumak.

İyi Hissetme bizde her şeyin önüne geçer de Doğru Okuma geri plana düşerse dışsal planda sömürüye, içsel planda kendi kendimizi kandırmaya açık hale geliriz. Neden? İyi Hissetme odaklı düşünme; kolayına kaçan, işine geleni alan düşünmedir. İyi Hissetme öndeyse sorgulama geridedir.

Hasta mısın? Tıp birikimini at çöpe; al bir tutam ot, kaynat, her şey çözülsün. Çözemediğin, arka planını anlayamadığın küresel olaylar mı var? Neden yorulasın? Yapış sosyal medyanın komplo teorilerine! Aslı astarı delili olmayan algı yayınlarına! Dahası?

Tarihi, İnsani gerçekleri açıklamada kendini yormana gerek yok. Mitoloji, efsane, kıssa, biraz da akıl ötesi buğulu hayal alemleri ne güne duruyor? Yapış hepsine! Nasıl iyi gelirler bilemezsin! İlaç gibidirler. Masalla uyuyan, rüyaya dalan çocuklar gibi mutlu mesut olursun…

İyi Hissetme odaklı düşünce “Kendine Toz Kondurmayan” düşüncedir. İşler ters mi gitti? Dur suçlama kendini, Satürnle Jüpiter ters açı yaptı! Sevdiğin seni anlamadı? Eee sen Kovasın, kovayı kim anlayabilmiş ki? Daha da sıkılırsan, Allah belayı sevdiğine verir de, çık içinden…

İnsanlar neden hala sömürü odakları mahfiller, görüşler, akımlar, yollar elinde heba oluyor? Bu akıl çağında neden hala? Nedeni açık; İnsan; Doğru Hissetmekten önce İyi Hissetmek isteyen varlık. Sömürülmemiz de bundan, suiistimal edilmemiz de, kendi kalemize gol atmamız da.

İyi Hissetme; Allah vergisi bedensel-ruhsal bir sigorta. Kullanmak elimizde. Güzel bir lütuf. Her lütfun, zihinsel planda aldatıcı tarafı da var. İyi Hissetmenin tadını alırsak Gerçeği Fark Etme çabasından uzaklaşıyoruz. İyi Hissettiren sıcak, Gerçeği Fark ettiren soğuk geliyor.

İnsan kitleleri İyi Hissetme odaklı yaşar. Kendilerine toz kondurmuyor, bastırdıklarına neşter atmak istemiyorlar. İyi Hissettiren iki tablet masal, gerçeğin acı ilacından daha sevimli geliyor. İyi Hissettirene odaklanınca bastırılan, değişiyor mu? İçerideki gerçek dönüşüyor mu?!

İyi Hissetme, Acı Çekmeme adına kendisinin ve evrenin gerçeklerine sırt dönerek yaşamak? Acı çekmeyi, bir süre bunalmayı göze alarak cesaretle salt gerçeğe talip olmak; masal- uyuşturucuya kapıları kapamak! “İyi Hissetme- Gerçeği Önemseme Dengesi”ni kurabilenlere selam olsun.

BİNDİĞİN DALI KESEBİLİR MİSİN?

Evrende mevcut her şey akışkan, devingen olduğu halde tanımak, anlamak, kavramak için Sabitleme, Durdurma, Kalıplaştırma ihtiyacı duyan sadece insandır. Tanımlamayla akanı durdurma; çerçevelemeyle Sabitleme tutumunu benimser. Dünyayı durdurarak, nesneleştirerek kavrayacaktır…

Küçük yaştan itibaren sormaya başlar çocuk; Anne bu ne? Baba bu ne? Yorulmadan, sıkılmadan cevap veren anne babalar, çocuğun tanımlama-anlama adımlarına hizmet ederken aynı zamanda onun akanı durdurma, nesne olmayanı nesneleştirme, akışkan olanı dondurma gayretine destek olurlar.

Kavramak için akanı durdurma illüzyonuna gönüllü atılan insan, bundan sonrasında duran tanımların üzerine kavramlarla anlamlar, idrakler, bakış açıları inşa etmeye başlar. Dikkat edin; durmayanı durdurdu, tanımladı, sınırsıza çerçeve çizdi sonra da bu temelde anlamlar icat etti.

Yaşamak için bi anlamda “Durdurun Dünyayı” komutu vermeye mecburuz. Durduracak, sabitlediklerimiz üzere bina çıkacak, meraklar; adına bilim, teknoloji, medeniyet, felsefe, inanç dediğimiz kavrayış disiplinleri geliştireceğiz. Ne yaparak? Akanı donmuş; hareketliyi durmuş sayarak!

Çocukluğumuzda ailede başlayan, okulla devam eden, kültür- çevreyle perçinlenen, okuma- araştırmayla pekişen tanımlar, çerçeveler, anlayışlar inşa ettik. Herkes aynı yolu izledi. Filmi durdurdu, bir kareye baktı, hepsi bu dedi, yorumladı. Oysa film akıyordu. Şimdi ne yapmalı?

Dostum diyor ki ne varsa gitti elimden. Bir tek inancım kaldı. Onu da sorguluyorum bazen ama korkuyorum. Bütün tutamaklarım kopmuş; bilime komplo teorisi, düşünceye efsaneler, medeniyete algılar karışmış. Elimde bir inancım kalmış, o bari yıkılmasa! Yoksa o da mı ha o da mı?!

Çocukluğundan beri bahsettiğimiz çizgide algılar inşa eden; sorguladıkça bir şeylerin altının boşa çıktığını fark edenin samimi ürpertisi bu! Ve bu ciddi bir yol ayrımı! Ayaklarının altından kayanlar, elinden gidenler karşısında son yeri, son dalı korumak? Yoksa onu da?

Anadolu İrfanında gülüp geçilen bir Nasreddin Hocamız var. Bindiği dalı kesebilen Hocamız! Bir büyük idrak pınarı! “O gün yer bir başka yere, gök bir başka göğe dönüşür” mü diyordu Kur’an? Kim için? Filmi dondurmayan, tutamağa tutunmayan, bindiği dalı kesebilen için olmasın?!

HANGİ KIYAMET?

İnsanoğlunun kendi gerçeğinden ve yaşadığı hayatın gerçeklerinden kaçma yollarından biri de uzak geleceğe dair konulara kafa yormaktır. Bu uzak gelecek o kadar uzak o kadar uzaktır ki, kafa yoranın ömrü görmeye yetmez. Belki kendinden sonra nice nesiller de onu göremeyecektir…

Yaşanması muhtemel büyük, küresel, evrensel olaylara kafa yormanın tuhaf bir sevimliliği var. Örnek? Kıyamet Alametleri! Ne zuhur ederse ne olur, neler olursa nelere yol açılır? Tahminen 148 milyar insan toprak altında. Bi o kadarı da sırada. Kim gördü, kim görebilir kıyameti?!

O zaman soralım; 60-70 yıllık bir ömürde hemen hiçbirimizin göremeyeceği kıyameti konuşmanın, üzerinden zahiri, batini, içsel, derûni yorumlar geliştirmenin faydası nedir, lüzumu niyedir?! Tanıdığımız Resülullah (sav) in tebliğinde Kıyamet ve Alametleri acaba ne kadar yer tutar?

Dinin özü bozulmamıştır. Ancak bu demek değildir ki o öz üzerinde algı oynamaları, kavrayış sapmaları olmamıştır! Algı Operasyonları; insanlık tarihi kadar eskidir. Hakikaten İslam Dininin ruhu ve amacı düşünüldüğünde Kıyamet ve Alametleri bu gerçeğin ne kadarlık bir bölümüdür?

Dedik ya, insan kendi gerçeğinden kaçsın; yaşadığı hayatın soğuk-acı gelen realitesinden uzaklaşsın; biraz içi ısınsın, yüreği ateşlensin ister. İşte o sıcaklık isteğinin cevabı; şimdiyi bırakıp uzak gelecek üzerine hayali savlar üretmek, üzerine de tartışmalar geliştirmektir…

Bu esnada başka bir şey daha olur. Bizim gibi birileri çıkıp Kıyameti konuşmanın ne manası ne de faydası var derse çevir kazı yanmasın türünden kıvırmalar hazırdır. İlimî kılıklı kıvırmalar. Nasıl? Canım kıyamet dünya kıyameti değil, bilinç dönüşümü, kast edilen odur! Sevsinler!

Lüzumsuz, faydasız ve ömrünüzün kesinlikle yetmeyeceği, kesinlikle gerçeğini göremeyeceğiniz işlerle uğraşıyorsunuz; işte bu faydasız ilimdir. Resulullah (sav) de “Faydasız İlimden Sana Sığınırım” demiştir dersek; zahiri, batını, derunu olan gerçeği çizmiş mi oluruz? Düşünün…

Zaman zaman yaptığımız gibi Kıyamet ve Alametleri konusunu da Nasreddin Hocamıza götürelim; Hocam büyük-küçük kıyamet diyorlar. Alametleri de varmış, ne buyurur baba erenler? Hocam gülümsüyor; Hanım ölürse küçük kıyamet; Ben ölürsem büyük kıyamettir! İşte hepsi bu!

SAAT, AYAR VE İNSAN

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur!..

Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.

Bozuk bir saate, bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi bakmağa alış!

Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saatleri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra fakir dostlarına hediye ederdi: “Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sahip ol… Ondan sonrasına Allah kerimdir!..” diyerek.

Ona göre işlemeyen, kırılmış, bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. Tabiatında mazurdu. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazereti yoktu. O bir sosyal suç ve korkunç bir günahtı.

İnsanları iğfal etmek, onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın başvurduğu çarelerden biri de Nuri Efendiye göre, şüphesiz ayarsız saatlerdi…

Ayar, saniyenin peşinde koşmaktır!.. Randevularımıza gecikiriz. Bazı şeyleri saniyeler, dakikalar diye hafife alır ihmal ederiz. Böylece milyonlarca saniye ve dakika birikerek çıkar elimizden. İşte bu yüzden ayar mühimdir.

Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır!..

Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine geçmek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı…

Ebedî hayata kavuşmak, tükenmez hazlar ve kudretler elde etmek için tesadüfün kendisine verdiği nimetleri aşağılayan, onları doğru dürüst yaşamayan bir adamdı. O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta “Hep”i elde etmek için “Hiç”in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti…

Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir. Veya bizim onları benimsememiz.

Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimle bütünlük arz eden bir mesele gibi geliyor. Ne ondan kurtulabiliyorum, ne de tamamıyla onun emrinde olabiliyorum…

Olaylar kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür olaylardır.

* Çivi çiviyi söker. {Atasözü}

Başkalarının hâlini tavırlarını görmek onlar üzerinde düşünmek bana kendi vaziyetimi daima unutturdu.

* Derdin mi var, daha büyük dertliyi dinle! Borcun mu var, senden daha az borcuna üzülenin borcunu kapat! İnsan derdiyle dertlenmek; derdi unutturur.

Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer. Babam ve hepimiz bununla en acımasız şekilde karşılaştık. Babam bunu o kadar iyi biliyordu ki bütün bu olan biten şeylerde kendi sabırsızlığının, tedbirsizliğinin payını bile düşünmeğe lüzum görmüyordu.
Garip bir sükûnete kavuşmuştu. Kendi köşesinde sessiz sedasız oturan bir adam olmuştu.

* Kendi Talihinin Şuuruna Ermek! Varsa erilecek hakikat, bu olsa gerek. Yazgısının şuuruna ermek; savunma, hesap verme, açıklama derdinde bile olmadan Sırf Sükunet!

Her insan ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünüp özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana müpheme atılmış mükâfatı gibi.

* Ebediyet Özlemi; hayatın acımasızlığına karşı en büyük direnç!

(Bu bölüm Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü eserinden ilhamla yazılmıştır)

MUTLULUK VE SEVGİ AYARLARI

İnsanların mutluluk anlayışları garip. Kitaplara bakar, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı Akıldır. Onun sayesinde hayvanlardan ayrılır. Bu beylik sözle, hayata hükmederler. Fakat kendi hayatları esasen böyle mi? Akılcı mı yaşarlar?

İnsanların kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun; Aklın zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. Bütün anlayışları, özel bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar…

Hayatım boyunca dikkat ettim; İnsanın daima en çok korktuğu şeyler başına geliyor. Aristidi Efendinin yanarak ölümünden sonra, bundan hep korktuğu söylendi. Bu ne kadar da garipti…

Nuri Efendi; “Bana kalırsa bu hiç de garip değil. Belki doğal işlerden biridir. Çünkü Şimdi yoktur, Geçmiş ve onun emrinde Gelecek vardır. Biz farkında olmadan geleceğimizi inşa ederiz.” diyor, yanmaktan korkanın yanarak ölmesini izah ederken.

Abdüsselâm Bey insan sevgisiyle belki de insanlara fazla düşkünlüğü; akraba sevgisiyle kendisine bu yalnızlığı hazırlamıştı. Şüphesiz bu sevgi olmasa etrafındakiler kendisinden böyle kaçmayacak yalnızlığı bu kadar duymayacak, böyle perişan olmayacaktı

Aşırı derecede insan sevgisi? Delicesine akraba ve dost düşkünlüğü? Ve bu sevgi aşırılığı, ilgi boğuculuğu ile insanları kendisinden adeta kaçmaya zorlamak? Sonra da kendisine “Kocaman Bir Yalnızlık” hazırlamak!… “Çok Seven, Çok İlgilenen Ego” ile tanışmaya cesaretimiz var mı?

Çocuklarla konuşurken hangimiz dilimizi, sesimizi değiştirmeyiz? Sade çocukla değil kedi veya köpekle oynarken bile ya kendimizi onun seviyesine indirir, yahut onu kendi seviyemize çıkarırız… Neden buna ihtiyaç duyarız?

Bu soruya iyimser şöyle yaklaşır:
– İnsan; seven, uyumlanan varlık. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olmak için yapar bunu.
Ya gerçekçi ne der?
– İnsan; zayıf gördüğüne üstünlük satmak ister. Çocuk, hayvan zayıftır. Seviyelerine inerek (?) üstünlüğünü (!) tatmin eder insan…

İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir?
Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.

* Konuşmalı mı? Açılmalı mı? Suiistimal edilme korkusu karşısında susmak, sadece derdini Rabbine açmak daha mı iyi?!

(Bu bölüm Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü eserinden ilhamla yazılmıştır)

KOLLEKTİF YALAN MERKEZLERİNDEN KENDİ MERKEZİNE

Kendine göre, olabileceklerin en kötüsünü yaşayan, kaybedileceklerin en değerlisini kaybeden; o olursa yıkılırım dediğini aynıyla yaşayan insan harap, bitik hissetse de sonraları tuhaf bir gerçeği yaşar; Hiç bir korkusu kalmamış, tüm bağlardan kurtulmuş, özgür biridir artık o!

Evi yanan, karısı gözlerinin önünde eriyerek ölen, çocuklarına hem baba hem anne olmak durumunda kalan adam; kahvenin yolunu tutarken bir yanı ezik, bir yanı özgür bir insandı. O da ne? Hayat dediği bu karmaşık acılar yumağı ona bir tiyatro ve bir mizansenden fazlası değildi…

O günlerde aynada kendi yüzüne baktı. Sefil, çaresiz, başarısız, sevdiklerini memnun edememiş zelil, perişandan başkası değildi. Aynada bunları görürken birden gözünde başarı da sefalet de, acı da sevinç de eşitleniverdi. O artık her şeyi eşit gören, eşit mesafede duran biriydi.

İnsan; gün içinde kendini göz hapsine alan; içten içe başarı- kayıplarını sorgulayıp duran varlıktır. Bundan kaçabilenler, kurtulabilenler mi? Bir kalabalığa karışıp onların gündemine odaklanan, bir grubun imkânsız idealleri için koşturan, bir topluluk için kendini adayanlardır.

Grup faaliyeti; dernek, kulüp, cemiyet vb bir çeşit “Kolektif Yalan Merkezleri” dir. Birileri uzak, gerçekleşmesi güç hedefler koyar, kendi yalan söylediğini bilir ama üyeleri inandırır. Hoş üyeler de hayatın acı gerçeğinden kaçmaya yarayan bu yalanları sever, gönüllü inanırlar.

Kendini unutmak, hiç tanımamak isteyen; gerçeğin acı- ağır yükü altında ezilmek istemeyen, kalabalığa; organize ya da dağınık hareketlere koşmalı. Kendini bilmek, tanımak, gerçeği tüm acısı ve yüküne rağmen görmek isteyen ne yapsın? O mu? Çoktan çekildi mutlu mesut Yalnızlığına.

MÜHÜRLÜ ZARFI AÇMAK

Hayata gelişiyle insan bilinci güçlü bir alıcı ve gözlemci olarak etrafındaki her şeyi kaydeder ve kendi Zihin Haritasını oluşturur. 7 yaşına kadar süren bu yoğun dönemde neredeyse tüm kavrama, anlama, değerlendirme biçimleri kökleşir, kemikleşir ve adeta kalıplaşarak betonlaşır.

Bilişsel ilimlerle uğraşanların 7 yıllık ilk evreye verdiği isim hayli dikkat çekici “Duygusal Mühürleme ve Zarf Kapama Dönemi”. Evet, her ne olursa ilk 7 yılda olmakta, sonraki bilişsel 7 yıllık döngüler bu ilk 7 yılın zihin haritalarına göre işlemektedir. Peki, bu ne demektir?

7 yaşa kadar alınan tüm etkilerin mühürlenmiş, zarflanmış, tamamlanmış kabulüyle insan yeni veri girişlerine kapanır. Daha doğrusu yeni bilgi- veri girişine açık da olsa her veri ilk 7 yılın kavrayış, anlayış alışkanlığıyla biçimlenerek insan bilincinde yerini almaktadır. Yani?

Yanisi şu; Ne kadar öğrenirseniz öğrenin, ne kadar gelişirseniz gelişin bütün yaptığınız 7 yaşınıza kadar olan dönemin üzerine tuğla koymak; aynı duvarı aynı usulde yükseltmektir. Çocukluk algılarınızı 14, 21, 28, 35, 42 ve daha ileri dönemlere aynıyla taşımanız demektir bu.

Ne diyordu Anadolu İrfanı? “İnsan 7’sinde ne ise 70’inde de odur!” Peki, Kur’an ne diyordu? “Allah’ın kalplerini mühürlediği kişiler” “Gözleri var görmez, kulakları var işitmez, kalpleri var kavramazlar.”

Allah; birilerini özel olarak kafaya taktı da dur şunların kalbini mühürleyeyim mi dedi? Yoksa, insan yetiştiği çevreye göre doğal ve otomatik olarak kendi bilincini kendi elleriyle mühürleyip zarfı kapadı, kalıbı oluşturdu ve ilerideki değişimi kendince dondurdu mu?!

Peki, soralım şimdi; 7 yaşa kadar alınanları ilerleyen 7 yıllarda sadece şeklen değiştirerek aynı biçimde kullanıyorsak biz hiçbir zaman değişmeyecek miyiz? Gençlik, olgunluk, bilgi, tahsil, okuma birer değişim değil mi? Evet Değişim ama Dönüşüm değil. İlerleme ama Devrim değil.

Değişim; yatay düzlemde farklılaşma, ilerleme demektir. Dikey Sıçrama olmayan, hemen aynı anlayışın şekil ve biçim değiştirerek bir ömür sürdürülmesi. Konfor alanından çıkmak istemeyen, başka dünyalara, başka algılara kapalı yapıların, yerinde sayarken yürüyoruz zannıdır değişim!

Değişim; atılmış temel üzerine tuğla koymak; çizilmiş proje üzerine yapı inşa etmektir. Elbet bu da güzel. Nice güzel projelerle nice güzel yapılar inşa edilebilir ve içinde mis gibi konfor ferahlığı yaşanabilir. Ama acı gerçek; bu süreçte 7 yıllık ilk algının aynen sürdüğüdür…

Ya Dönüşüm? Dikey Sıçrama ister dönüşüm. Konfor alanından çıkmak, yerleşik kalıpları kırmak, mevcut kalıp proje ve planlar dışında plan-proje geliştirmek ister. Ayağa kalkmak ister. Ne diyordu bir düşünür; “Yerinden kalkmaya hamle etmeyen hiç kimse zincirlerini fark edemez!”

İnsan, normal şartlarda, her şey yolunda giderken konfor alanından çıkabilir mi? Asla! Neden çıksın? İşler rast gidiyorsa neden değişiklik arasın? Konfor alanından çıkmak, değişim yerine dönüşümü kucaklamak ne ister o zaman? Bunu da bir başka düşünürün çarpıcı sözüyle açalım;

“Değişim bilgi, Dönüşüm; Travma ister” (Dücane Cündioğlu) Bilgi, görgü, okuma, tahsille değişebilir ama dönüşemezsiniz. Dönüşüm; mutlak surette algınızda sarsıntı, anlayışınızda tufan, bakışınızda kasırga yaratacak sahneler ister. Hiç kimse binası yanmadan mahalleden taşınmayı akıl etmez!

Bir noktaya daha değinelim. “Dönüşüm dahi Takdirinde varsa olur”u nasıl anlasak? Evet, bunu dahi kadere, tanrıya atarak anlama! Ne deniyor biliyor musun? Dönüşüme açıklığın dahi o ilk 7 yılda bilincine atılan temele ve oluşan zihin haritana bağlıdır. Umarım anlatabildim?!

Yaşadığımız günlerin hepimiz için değişimden öte dönüşüm eşiği olmasını; yaşanacak dönüşümün travmatik sancılarla değil hazımlı, sabırlı ve mütevekkil duruşlarla karşılanmasını niyaz ederim. Zihinsel Temellerini sorgulayanlara; Dönüşmek isteyenlere hayırlı dönüşümler nasip olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir