Değiniler- 228

Değiniler- 228

MUCİZELER EŞİĞİ

Mucizeler bir kere başladı mı bitmek bilmez! (İbni Arabi)

Bir ömür boyu “Olmaz” “Olamaz” “İmkânsız” “Deli Saçması” “Benden uzak olsun” “Ben almayayım” vb tepkilerle reddettikleriniz hakkında “Acaba öyle de olabilir mi, çok mu keskinim?” sorgulaması sizde başlamış, esneklik açılmışsa siz Mucize Dönüşümler eşiğine gelmişsiniz demektir…

Prensip sahibi, ilkeli; iddiası, hararetle savunduğu fikir ve davası olana; dünyada olmaz, bana uymaz diyenlere kapalıdır mucizevi oluşumlar kapısı. “Prensip Sahibiyim” diyene “Müşriklerin Putları gibi” dediğimde çok bozulmuştu. Prensiplerini yiyen; Mucize Sofrasına buyur edilir.

Kafa Kalıbını bilir misin? Gördün mü o kalıbı? En güzel ailede doğdun, en güzel ülkede yetiştin, en güzel gelenek ve görgüler seninki, en güzel senin inancın, en güzel anlayış senin anlayışın, bu kafaya ne kadar şükretsen az di mi? İyi ki sen, sensin! Kafa Kalıbı? Sana demedim.

Herkes bir Kafa Kalıbı ile doğar ve genellikle milyonlar o kalıpla veya o kalıbın istikametinde yürüyerek geçer gider dünyadan. Mutludurlar. Bu yüzden zaten “Cehalet Mutluluktur” denmiştir. Düşünmek sancı; Sorgulamak azaptır o kafa için. Bir de Kafa Kalıbını kıranlar varmış!

Kafayı Kıranlar! Argo mu oldu biraz? Evet, uygun kavram bu. Kafayı kıranlar; kafa kalıbını fark edip kıranlardır. Tuhaftırlar. Bir ömür okuduklarını bir anda ateşe verir; bir ömür inşa ettiklerini bir anda yıkarlar. Kafa Kalıbını kutsayanlar nazarında arıza sayılmayı umursamadan.

Sen şimdi Kafa Kalıbı kırmak ve Mucize Eşiği bağlantısının merakı içindesin değil mi? Ne mi lazım? Çok değil azıcık Esneklik! Üzerini çizdiklerin, reddettiklerin, ölürüm de olmaz dediklerine karşı azıcık esneklik. Hepsi bu. Kalıpları esnetmek birazcık.

Kafa Kalıbı esnediğinde kimi cennet sandığı hayatın aslında cehennem; kimi de cehennem bildiği anlayışın aslında cennet olduğunu fark eder… Ve o dakikadan itibaren olmazlar olura, geçilmezler geçilire dönüşmeye başlar. Mucize? Kafa Kalıbını kırdıktan sonra göreceklerindir…

YAŞAMAYI ÖĞRENMEK

Okullar hayatı öğretmez. Sadece hayatta işe yarayacak bazı bilgiler verir. İşe yarar bilgilerin hepsini değil sadece bir kısmını…

Hayatta nasıl yaşanacağını aile, çevre ve okuldan öğreniriz. Ancak bize öğretilen yaşam anlayışı bizim yaşam anlayışımız değildir. O başkalarının bize rızamız, isteğimiz, arzumuz dışında empoze ettiği; çoğunlukla kabiliyetlerimize aykırı, potansiyelimize zıt yaşam anlayışıdır.

İnsan; nasıl bir hayat süreceğine; kendisine öğretilmiş yaşam anlayışı dışında sırf kendi içsel yönelişi ve öngörüleri ile karar verebildiğinde insan olur. Ve o andan itibaren gerçekten yaşamaya başlar.

İnsan durup dururken öğretilmiş yaşam anlayışını değiştirmeyi aklından dahi geçirmez. Bunu sorgulayan ve değiştirebilenler hayatta sert kayaya çarpanlar; aydınlanmış bir rehbere ulaşanlar veya bir şekilde insanların desteği olmaksızın tek başına ayakta durmak zorunda kalanlardır.

Hayata erken atılmak zorunda kalmak; yaşamayı erken öğrenmektir. Okul harçlığı için ayakkabı boyayan, yazın çay garsonluk eden, sanayide ustadan azar yiyen çocuk; tek başınalık iradesini hızlı geliştiren, yaşam anlayışını hayatla erkenden bütünleştiren özgün birey adayı demektir.

İnsana yaşama bilgisi kazandıran; zorlu hayat şartlarıdır. İnsanlığın kullandığı teknolojik icatların çoğunu iki dünya savaşına borçluyuz. İnsan ne kadar zorlanmışsa o kadar kendi özgünlüğünü açma iradesi ortaya koymuştur. Konfor alanı bozulmamışlar bu konuda geri kalanlardır…

Yol bilgisi edinmek ile o yolu yürümek aynı şey değildir. Günümüz insanın ve gençliğinin kaçırdığı nokta da burasıdır. Öğrenme yaşamla içiçe yürüdüğünde kıymet kazanır. Yaşamayı biliyor muyuz sahi biz? Sürdüğümüz yaşamlar kendi yaşamlarımız mı?

Okuduklarınız Hayat Mecmuası Şubat 1967 sayısından ünlü yazar Şevket Rado’nun “Yaşamayı Öğrenmek Lazım” makalesinden anladıklarımdır. Özgün Yaşam Anlayışımızı özgür ve güçlü irademizle gerçekleştirme azmi göstermede bir milat olması niyazıyla…

BÖYLE BUYURDU ENGİN GEÇTAN

  • Bir insanın kaygılarından kurtulabilmesi için tek yol, kendi varoluş sorumluluğunu üstlenebilmesidir.
  • Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar…
  • İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür.
  • Kalıpları kırmanın ürkütücü de olsa insana hayatiyet katan bir yanı vardır…
  • Gerçek yalnızlık her insanı korkutur…
  • Kendilerini tek başına kalmış bulmaktan korkan insanlar, kendilerini hiç bulamazlar…
  • Bir insana değer vermek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimseyebilmektir…
  • Hiç kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz…
  • İnsanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultusunda roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. Sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız Yalnızlık…
  • Çoğu zaman, sevilme beklentilerimizin karşılanması uğruna sevmeyi unutuyoruz…
  • Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler…
  • Yaşadıklarımdan öğrendiğim şey, ben ve ötekiler diye bir ikilinin olmadığı ve insanın kendine bir hayat ısmarlayamayacağı...

UNUTULAN BİR EDEP

Dinleme Nezaketi çok az insana nasip olan bir erdem. İnsan ilişkilerinin verimli ve düzeyli sürmesinde, kişisel dönüşümün sağlıklı gelişmesinde olmazsa olmaz bu çok önemli ilişki ahlakının çoğunlukla ihmal edildiğini görüyoruz. Bu konuda hepimizin çok ciddi eksikleri var.

Ziyaretlerimde bir dizi dinleme çeşidi gözlemlerim. En çok rastlanan dinleme tutumu; gözlerinizin içine hararetle bakan kişinin belirgin aceleciliği… Adeta size şöyle diyor gözleriyle; “Çabuk bitir, uzatma da ben anlatayım, benim anlatacaklarım seninkinden daha önemli.”

“Çabuk bitir, uzatma da ben anlatayım” modundaki gözleri gördüğünüzde size iki seçenek kalıyor; ya onun beklediği gibi kısa kesmek, ya da anlatacaklarınızı hızlı hızlı özetlemek. Rahat davranır, yavaş konuşursanız ne mi olur? “Sözünüzü balla keser”, lafınızı ağzınıza tıkarlar…

“Sözünü balla kesiyorum…” Düşündünüz mü bu halk deyişinin ruhunu hiç? ‘Söz kesme edepsizliği’ni balla örtmeye çalışmak! Acıyı, ekşiyi, tiksinti vereni Balla tatlandırmak!? Bir şey zaten edepsizlikse onu balla normalleştirmeye kalkışmak neyin nesi peki? Hangi aklın eseri bu?!..

Dinleme Nezaketi gösteremeyişlerini sözü balla keserek örtmeye çalışanların tuhaf bir hali şu ki; sizi dinlemeye tahammülleri yok ama kendilerinin can kulağı ile dinlenmesini istiyorlar. Dinleme sabrın yok muhatabından sabırla dinlemesini bekleme hakkını kendinde buluyorsun?!..

Sohbet ve Muhabbetlerde pek farkında olunmayan ama dikkatle izlendiğinde açıkça görülebilecek bir örtülü tavır da “Kendini İspat Çabası” Konuşan, sadece konuya katkıda bulunmak için değil, bu konuda benim de bildiklerim var, bakın ben de bunları yakaladım dercesine konuşuyor…

Dostça kurulan muhabbet sofrası neden katılımcıların kendini ispat çabasına düştüğü, çaktırmadan birbirine nispet yaptığı, af buyurun sidik yarıştırdığı yere dönüşür ki?!.. Dostluğu, muhabbeti pekiştirmek miydi amaç yoksa fırsatını bulduğumuz ilk anda kendimizi göstermek mi?!..

En çok muhabbeti yapılanlar; memleket meselesi adı altında siyasi dedikodular. Peşine başlıyor yoğun insan eleştirileri. İçsel, ruhsal, kültürel gelişime katkı sunacak konular gündemde gözükmüyor. Böyle anlarda kendi dinleme nezaketinizi korumada zorlandığınızı hissediyorsunuz.

Öyle anlarda sohbet seviyesini biraz yukarı çekmek için açtığınız konular önce hayretle dinleniyorsa da çok kısa sürede tarafgirlik girdabı içinde etiketlenmeye çalışılıyor. Muhatabınız; taraf veya karşıtlık gözüyle baktığından nötr, herkes için yararlı olanı bile öyle anlıyor.

Gençler iyi dinliyorlar. Yeni jenerasyonun dinleme nezaketine gıpta ettim. Ne ispat çabasına giriyorlar, ne de kendilerini gösterme dertleri var. Büyüklerin söz kesme edepsizliğini zaten yapmıyorlar. Sevinçle gözledim ki tüm olumsuz yaklaşımlara rağmen tertemiz bir nesil geliyor.

Düzenli kitap okuyan, düzenli araştıran ve hayata yerel değerlerin üstünden evrensel nazarlarla bakmaya çalışanlar; sohbet esnasında hemen belli oluyorlar. Kimliklerini bilmesenizde sözler sahibini belli ediyor. Ve siz kalbi bir çekimle o sözlere meftun oluyor, kapılıyorsunuz…

En az konuşanlar ve en iyi dinleyenler mi? Kişiliği oturmuş, olgunlaşmış, kendisiyle yüzleşmiş, kendini ispat ve yarış çabası kalmamış insanlar… Bir de derin acılar yaşayarak feleğin çemberinden geçenler ve hayatın ağır sillesini yiyenler… Onlar çok iyi dinliyorlar…

Genel itibariyle Dinleme Sorunumuz var dostlar. Öğrenme, gelişme, birikimini arttırma, kendini yenileme geri plana itiliyor bu yüzden. İnsanlar buluşuyor, dostlar görüşüyor, mesafeler kapanıyor, bayramlar ediliyor. Peki bunların insani gelişime katkısı oluyor mu? Susuyorum…

SESSİZLİK; BÜYÜK VAHİY

Dinleme Nezaketi göstermek insana neler kazandırır, neler katar?

1- İnsanların çoğu susmayı beceremediği için dinleyenler; ağır, olgun, derin ve etkileyici kabul edilirler. Özellikle yeni girdiğiniz ortamda dinlemeniz; kendiliğinden hakkınızda olumlu kanaat geliştirecektir.
2- Her konuşan kendini ifşa eder. Bu kaçınılmaz bir insani gerçektir. Konuşuyorsanız iradeniz dışında kişiliğiniz, bilginiz, birikiminiz, görgünüz hakkında insanlara açıklar ve fırsatlar veriyorsunuz demektir. Dinlemek; kendini açık etmemek, ele vermemektir.

3- Dinlemek; muhataba değer vermenin, saygı göstermenin ve onu yüceltmenin en kestirme ve en zahmetsiz yoludur. Sözlerinin dinlendiğini gören her insan dinleyeni olgun, kadr ü kıymet bilir, mütevazı, derinlik sahibi, bilge kabul etme eğilimindedir. Sermayesi susmak olan kazanç.

4- Çok konuşmak söz ve anlatımın tabiatı gereğince abartılar, delilsiz nakiller ve uçuk özendirmelerin konuşmaya sızmasına yol açar. Bu yüzden olsa gerek halkımız “Çok mal haramsız, Çok Laf Yalansız Olmaz” demiştir. Dinleyen; abartı, desteksiz atış ve yalan sözden emin olur…

5- Can kulağıyla dinleyen; konuşanın yüreklenmesine, daha fazla bilgi- hikmet saçmasına, daha yoğun bilgelik açığa çıkarmasına sebep olur. Dinleyen emen bebek; konuşan emziren annedir. “Benim sözlerim can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce gelmez…” (Mevlana)

6- Dinlemek ve susmak; yerinde ve sakince uygulandığında taarruzları geri püskürtür, boşa çıkarır. Sinirlenmiş, öfke saçan bir konuşan karşısında susmak; ateş çemberine alınan akrepin kendi kendini sokarak intiharı gibi negatifi üzerimize almadan sahibine iade etmektir. Kötü mü?

7- Sohbet arkadaşım merhum Osman Ceyhan hocam; “Derviş Kulaktan Döllenir” derdi. Ben de “Bir kulağım kaldı döllenmedik, o da senindir” der, takılırdım. Dinlemek, hele ki hakikat sözleri dinlemek; hakikate hamile kalmaktır. Doğacak çocuk öz be öz sizindir; orijinal gerçeğinizdir.

8- Konuşan; kendisinin konuştuğunu sansa da konuşturan dinleyendir. İyi dinleyici aynı zamanda iyi konuşturucudur. Büyük lider, büyük alim ve büyük üstadların söz dinleyen mürid, sadık yardımcı, sağlam öğrenci seçmeleri bu manada anlamlıdır. Onlar, tetikleyici seçmişlerdir…

9- Dinleyen; sohbet- ortamın en kârlısıdır. Hazinenin en fazlasını, pastanın en büyüğünü, malın en kıymetlisini o kaldırır. Sohbette hep susana dedim ki az da sen konuşsan! “Siz benim gündemimi konuşuyor, benim sorularımı cevaplıyorsunuz. Enayi miyim ki konuşayım?” demez mi?!

10- Dinleyen; kendini açık etmek zorunda kalmadan hangi konularda tıkanıklık çektiğinin, neleri sindiremediğinin işaretlerini çeker alır. Bayramda yaşadım. Akrabalarım konuşurken perdelerim gösterildi. Hiç bu kadar açık işitmemiştim. Çünkü hiç bu kadar dikkatli dinlememiştim.

11- İyi Dinleyen; İyi İnanan kabul edilir. Dinlediğiniz kişi ona inanmanızla keyif alır, mutlu olur. Sizi kendisine inanan biri kabul eder. İnsanlar, kendisine inananları kendisine değer veren kabul ederler ve onları diğerleri nezdinde hep özel tutarlar.

12- Dinlemek; içsel vehim ve vesveseleri dindirmektir. Sözlere kulak kesilen, sözlere aşık olan, bilginin ve gerçeğin öğrencisi olan; egosal vehimleri duymaz olur. Bilirseniz bu çok büyük nimettir. Bu yüzden Nietzsche “Dinleyen, kendini duymaz” demiştir.

13- Bilginler, bilgilerini yaymak üzere konuşurlarken Bilgeler, susmayı ve dinlemeyi seçmişlerdir. Bilginlik bilgi toplamakla oluşurken Bilgelik; toplama, çıkarma, arama zahmetine girmeden gerçeği yaşamaktır. Dinleme, izleme, sessizce gözleme ile yaşamak.

14- Dinlemesini bilmek, en kötü konuşmadan, en galiz küfürden, en ağır hakaretten dahi istifade etmek demektir. Dinleyen, Dilin mucizelerine de arızalarına da hastalıklarına da canlı canlı şahit olur. Konuşanlar soyunmuşlardır; dinleyenler de onların giyinik izleyicileri…

15- İnsanları dinlemek; kendimizi dinlemeyi, kendimizi dinlemek de Kalbimizin sessiz hitaplarını daha iyi ve daha yüksek perdeden işitmeyi getirir. Bu manada Lao Tzu “Sessizlik, büyük vahiydir” demiştir. Dinleme Nezaketi gösterebilen nasipli insanlardan olmak niyazı ile

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.