Değiniler- 230

Değiniler- 230

İLKELDEN MODERNE VEYA CENNETTEN CEHENNEME

Amerikan Yerlilerinin en yabani olanları ertesi güne yemek saklamazdı. Avustralya yerlileri anında karşılığını alamayacakları işlere hiç girişmezdi. Medeni Yaşam (?) insana “Gelecek Kaygısı” aşılamıştır. Ve insan o andan itibaren Şimdiden, An’dan çıkmış; Cennetinden düşmüştür!

Geleceği düşünmeden yaşanılan yaban hayatında sessizce ilerleyen “Derin Bilgelik” vardı. İnsan, geleceği düşünmeye başladığı andan itibaren stres, depresyon, anksiyete dünyasına adım attı. Ve üzerine kaygının gri tonu düştü, hırs dürtüsü uyandı ve mülkiyet sahipliği başladı…

“Düşünmeden” yaşanan hayat; stressiz bir hayattı. Akışına; doğa ve doğallıkla kol kola bir yaşamdı o. Düşünerek; hesap ederek, ölçerek yaşamak; insanı yabanıl hayatın o engin keyfinden geri dönülmemek üzere çekip koparmıştır.

Avcı- Toplayıcı kabilelerde erkekler avda iken kadınlar toprağı eşeler, yararlı kökler ve otlar bulur, ağaç kovuklarından bal petekleri alır, çeşitli mantarlar toplarlardı. Yabanıl hayatta kadınlar, temeli sağlam ekonomik uygulamalar geliştirmişlerdir.

“Kadınların ezelden beri bildiği kainat dengelerini erkekler de anlamaya başladığı zaman dünya daha iyi bir dünya olarak değişmeye başlamış olacak.” Amerika Yerlisi Mohawk kabilesinde bir halk deyişi böyle imiş.

Medeniyetin miladı kabul edilen Tarım Devrimi, yiyecek stoklama ve arazi mülkiyetini de beraberinde getirdi. Mala, araziye sahip olma dürtüsü kısa sürede ötekinden çok kazanma- sahip olma ve hatta ötekine hiçbir şey bırakmayacak kadar düşmanlıkların gelişmesine de sebep oldu.

İnsan o güne değin doğal şartlarla, doğayla savaşırken o günden sonra kardeş, paydaş bildiğiyle de savaşacak, ona karşı hırs ve düşmanlık geliştirecekti. Bu durum mülkiyeti sadece doyma-yaşama ihtiyacından çıkarıp ötekinden üstünlük, ona tepeden bakma vesilesi haline getirdi.

Sahip olma tutkusu insanın zaman anlayışını kökünden değiştirdi. Şimdi, önemsizdi artık. Yarın; Gelecek herşeyin üstüne binince yatırım yapmayı, biriktirmeyi öğrendi insan. “Şimdinin Cenneti”nden “Geleceğin Cehennemi”ne gönüllü atladığının farkında olmadan ilerledi insan…

‘Şimdi’yi ezen Gelecek algısı, insanda Geçmişe gidip gelmeyi de bir tutku haline getirdi. Geleceğe dönük Romantizm; Geçmişi yücelten Nostalji ve bunlar arasında gidip gelen; anksiyete ve depresyona davetiye çıkaran boşluk ve anlamsızlık duyguları…

“Ölüm; iyi yaşanmış hayatın başına kondurulmuş taçtır” Evet, böyle diyordu ilkel saydığımız dünyanın bilgeleri. Modern İnsan ölüm korkusu taşıyor. Ölüm korkusu hırsları köpürtüyor. Köpüren duygular Şimdiyi zehirliyor; insani olanı ifsat ediyor.

Esrime, kendinden geçme, trans halleri eski kabilelerde çok doğal bilgi alma ve aydınlanma yöntemleri iken bugünün insanı bunlara ya psikolojik rahatsızlık veya ancak uyuşturucularla sağlanan kafayı bulma halleri, melankolik çalkalanışlar nazarı ile bakıyor.

İlkel Kabile kadını erkeğini seçerken yakışıklılık ve itibar aramıyor; kuvvet, yaşamda kalma kudreti ve doğal bilgeliği önceliyordu. İlkel kabile erkeği kadınını seçerken fizik güzellik aramıyor; neslin devamı, yaşama tutunmada ekonomik bilgeliği herşeyin üstünde tutuyordu…

Günümüzün eş seçimlerinde bilgelik? Doğal yetenek? Yaşama tutunma kudret ve tecrübesi? Yaratıcı kabiliyet, maharet? Modern İnsan ilkel dediklerine nispetle ne kadar da yüzeysel ve sığ kaldığının farkında mı?

Uygarlığımız, yabanıl dediğimiz insanların bilinç ve tecrübeleri üzerine yükseldi, büyüdü, gelişti. Peki biz bu bilgelik, doğallık ve keşfedicilik üzerine ne ekledik? Ne kattık?! Gösteriş, Samimiyetsizlik, Hırs- Sahipliğin çirkin anıtları sanat ve his yoksunu iğrenç binalar…

Sanat, yaratıcılıktan yoksun. Üretim, pazarlama kurbanı; üst değerler, sıradan değerlerle değiştirilmiş. Artan bayağılık ve kofluk… Uygarlık, ardında barbarlığın gizlendiği bir koyun postu… Bir gün tekrar dönebilir miyiz Şimdinin Cennetine? 

SUSUNUZ!

Susunuz!
Konuştunuz, anlattınız, açıkladınız. İkna olmuyor; sizi ısrarla size biçtikleri yerde tutmaya mı çalışıyorlar?
Susunuz!
Kimseyi ikna mecburiyetiniz yok!
Size biçtikleri yeri değiştirme göreviniz de yok!
Susunuz ve sessizce Hak bildiğiniz yolda yürümeye devam ediniz…

Konuştukça güçlendirirsiniz yargılı bakışları.
Savundukça arttırırsınız haksız suçlamaları.
Ve açıkladıkça beslersiniz aleyhinize kurgulanan zanları.
Güçlendirmemek
Arttırmamak
Beslememek için
Susunuz…
Bir Oruç edebiyle
Bir Namaz ihlasıyla Susunuz!

Dün konuşan
Dün savunan
Dün açıklayan,
Dün hesap verircesine en ince ayrıntısına kadar izah eden bugün birden bire susmuşsa…
Korkmuş mudur?
Sinmiş midir?
Yenik midir?
Ezik midir?
Bezmiş midir?
Hayır hayır hayır! Hiç biri!
O bir sırrı bildiği için Susmayı seçmiştir.
Nedir o?

Konuştuğunuz, Savunduğunuz, Açıkladığınız sürece olay birey dairesinde döner. Bireysellik döngüsünde aynı negatifler tekrar ısıtılır.
Taraflardan birinin susması;
“Rabbim, gayret ettim olmadı, görüyorsun.
Çekiliyor, süreci de hükmü de sana bırakıyorum” demesidir.
Bu ne midir?!

Bu şimdiye dek “Acziyet”e sığınanın “Heybet” kuşanmasıdır.
“Hikmet” yansıtanın “Kudret” çağırmasıdır.
Her suskunluk bir heybete gebe.
Her sessizlik bir şelaleye…
Ürkütücüdür Sessizlik…
Hele ki aniden açığa çıkmış, bülbül gibi şakıyan birden bire sükûta sığınmışsa!

Susunuz…
Yorulmayınız artık…
Susunuz ki yargılayan, sorgulayan, sizi hep konumlandırdığı yere mahkum eden de dinlensin biraz…
Dinlensin ki başını ellerinin arasına alıp fazla mı ileri gittim, çok mu haddi aştım diye düşünme imkanı bulsun…
Susunuz ki durulsun sular…

Susunuz!
Susmayı başardığınızda, söylediklerinizi duymayan; duymak istemeyen kulaklar, söylemediklerinizi; kalbinizi de duyar olacaklar…
Susmayı başardığınızda, heybetiniz titretecek ve düşündürecek sizi hafife alanları…
Susmayı başardığınızda tersine dönecek süreçler…

Susunuz!
Yetişir bunca Acziyet!
Yetişir bunca Hikmetle iş görmek!
Susunuz!
Çekiliniz, Rabbiniz ele alsın akışı.
Bırakın direksiyonu, sahibi sürsün arabayı! Bırakın ki Kudretle hızlansın hayal edemeyeceğiniz mucizevi süreçler. Bir bir aşılsın aşılmaz sanılan setler!
Susunuz!

KUMKAPIDA BİR AKŞAM

Seni anlamaya çalışıyorum” dedi söylediklerimi dinlerken.
Beni anlamaya çalışmıyor; anlamlandırmaya çalışıyorsun.
Anlamak dediğimiz Anlamlandırmaktır gerçekte.
Anlamlandırmak da işittiklerimiz, gördüklerimiz, okuduklarımızı kendimize göre Tanımlamak. Beni anlaman muhal, dedim.

Şaşırmıştı.
Öyle ya, her dert dinleyen gibi o da gösterdiği nezaket ve kurmaya çalıştığı empati karşısında daha güzel şeyler söylememi bekliyordu.
Dinleyen, anlamaya çalışan, ilgi gösterene yapılabilecek en kötü şeyi yapmış, teşekkür etmek bir yana açıkça ukalalık etmiştim…

“Emin ol anlamaya çalışıyorum, kayıtsız değilim, derdin derdimdir” diye ekledi samimiyetini ispat etmek istercesine.
Derdim derdin midir? Dişim ağrıyor, senin ki de ağrıyor olmalı şu an?
İçim dolu, ağlayasım var, aynı anda gözlerimiz aynı damlaları, aynı hislerle dökebilir mi?!

Sıkılmıştı. Bunca yılın dostluğu olmasa “Ne istiyon oğlum sen, bela mısın bee!” diye isyan da edebilirdi. Etmedi… Edep- erkân bilirdi. İlme merakı, gerçeğe sevdası, insan ve insanlığa sonsuz sınırsız saygısı vardı. Henüz ölmemişti Kalbi. Ruhu tutsak değildi bedenine henüz!

Anlamak; Anlamlandırmak
Anlamlandırmak; Tanımlamak
Tanımlamak; Kendimize Göre Algılamak öyle mi?
Evet dedim aynen öyle.
Sen seversin çoban salatayı, kaşıkla dedi.
Sevdiğim meyve suyunu da sürdü önüme.
Öt bakalım, dök eteğini itaat semtinin melankolik devrimcisi, döööök dedi.

Şef, döktü kadehe bi şeyler. Meyveler takviye edildi. Helva da gelmişti. Dökül bakalım, içmeyen sökülmez, içmiyorsun sökülmeyeceksin belli, bari dökül de sebeplenelim dedi.

Beni anlaman muhal.
Daha doğrusu bu herkes için böyle.
Hiç kimse, kimseyi, onun kendisi gibi anlayamaz!

“Empati kurarız ama” dedi.
Empati? Anlamanın anlamlandırmak, anlamlandırmanın da tanımlamak olduğunu bilmeyenlerin uydurduğu pamuk şeker!
Seni anlıyorum şekerim
Sana empati kurdum
Kalbim seninle aşkım
Yalaaan diye bağırdım
Şef, kemancıya işaret etmez mi?
Yalanı çal Yalanı!

Darbukacı hızlı ritimlerle kemancıyı gazlarken masalardan ortalığa sökün etti baylı bayanlı insanlar. Bir danstır gidiyordu kıvrak ezgili Yalanın Dünyasında.
Gürültü tavandı. “Gürültü demeee, alınır bu masalaaar. Eğleniyoruz. Bağııır, bağırarak anlaat! Alemin raconu buuu” dedi.

Bağırarak anlatacaktım. Ayıp olur, yoktu raconda.
Bana bak. Sen beni dinlerken zihnin, beynindeki devasa arşivde dosya taraması yapıyor saniyenin milyonda, belki milyarda biri sürelerde…
Arşiv? Ne arşivi baboo dedi.
Veritabanı dedim veritabanı!
Taban? Ayakkabı mı bu beee?!

Kafası tamamdı ama kafayı bulmazdı o.
Doğru demişti.
Ayakkabılarımız gibiydi veritabanımız.
Bedenimiz ayakkabılar üzerinde yürüyerek varlık ve kudret gösterirken Zihnimiz de veritabanı üstünde kendini yaşıyordu.
Veritabanından devam ettik.
Şefe çıkıştı, ihmal etmeee, donaaat!

Masa yeniden donatılırken sustum.
Susma, sen de donaaat, donat gönlümüzüüü dedi.
İşte bu veritabanı arşivinde gezinen zihin, işittiğine, dinlediğine, gördüğüne uygun dosya arar.
Bulur mu bari, dedi biraz peynir az da karpuz alırken.
Bulur tabi. Her arayan gibi o da bulur elbet!

Şenlik an be an piste çıkanlarla demini bulurken biz veritabanı arşivinde bulduğumuz dosyalarda uygun sayfalar aramaya devam ediyorduk.
Balıklar gelirken şef; acı su olmadan gitmez ama dedi.
Karıştırma dercesine bi işaretle yolladı şefi.
Balık çatala, dosyalar zihne geliyordu.

Anlamak; anlamlandırmak… Devam et dedi.
Kafası kafaydı hani. İki de bir bardağı masaya vurmuyor, sanki kopan yerlerde beni de kendini de konuya bağlamak için ilgi tazeliyordu.
Beni dinlerken senin zihnin, senin veritabanındaki dosyada anlatılana benzer sayfa arar. Buluncaa…

Bulunca da hah, işte bu, der değil mi?
Doğru söylüyordu.
Dostlarımızı dinlerken aynen öyle yapıyor, onların sözlerinde kendimize uyanları, veritabanında kayıtlı eski bilgi- algılara uyanları eşleştirmeye çalışıyorduk. Bulunca da hah, işte bu diyor; konuyu oraya kilitliyorduk…
İhanet! İhanetin yükü ağır birader dedi diğer dost.
İşte bu; bizim gerçeğe ihanetimizdir. Her dinleme, her gözlem, her okumada yaparız bu ihaneti, dedim.
Gerçeğe ihanet, dosta değiiil dedi.
Evet, gerçeğe ihanetti.
Komiye bahşiş sıkıştırırken kemana söyle ihanet çalsın dedi…

Anlamak yerine anlamlandırmaya çalışıyoruz. Anlamlandırırken kendi birikimimize uyan yerler arayıp konuyu oraya yapıştırıyoruz. Bunu anladık. Tanım ne? Nasıl tanımlıyoruz dedi.
Tanımlamak; anlamanın temeli. Temel açmadan bina çıkılmaz. Tanımlayacağız ki idrak binası yükselsin…

Elbette öyle. Temel ise tanım, tanımlamak neden ihanet olsun, dedi.
Her tanım; hem temel, hem çukur.
Hem sıçrama tahtası hem dibe çeken anafor.
Her tanım, sınırlar çizer.
Sınırlamazsak anlayamayız.
Düşünceye nispetle söz sınır.
Sözü anlamak başka bir sınır.
Sınırcıyız biz…

Anlamak niye sözü sınırlamak olsun?
Muzipçe bakıyordu sorarken. Belli ki sorusunun cevabını gönlü biliyor ama benden dillensin istiyordu.
Anlamak Tanımlamaktır.
Tanımlamayı da kendi tanımlarımızla yaparız.
Yani, muhatabın derdini, kendi anlayışımızla tanımlarız biz.

Yandaki dost sırtıma vururken söyleniyordu:
– Yanmışın be usta
– Küsmüşün hayata
– Alınmış, darılmış, kahırlanmışııın!
Kes lan dedi ona. Saygısızlık istemez, kes!
Kızma garibime dedim.
Kızma, muhatabın söylemini nasıl Tanımlarız örnekler veriyor. Yaptığımız tam da bu, dedim…

Aferin öyleyse, çaak dedi. Kadeh vuruşturdular. Meyve suyum tazelendi.
Şimdi söyle, senin sözlerini, senin anlatmak istediğini ben kendi birikimimce tanımlıyor, kendi anlayışımla anlamlandırıyorsam bu benim seni anlamam mıdır? Söyle hadi!
Haydi Söyleee çalmaya başladı klarnet!

Seni seviyoruz güzel insan, dedi.
Seni seviyorum demem de kendimce mi?
Seni seviyoruz işte beee, hadi buna da yer bul arşivden demez mi?
Sevgi söz konusu olunca dururdu akan sular
Dut yemiş bülbüle döndüm
Kendince seviyorsun, sevgin bile kendince diyemeyecek kadar tutuktum…

Seni seviyoruz güzel insan. İnsanı seviyoruz, müziği, doğayı seviyoruz; balığı, kavunu, karpuzu, peyniri seviyoruz. Sevilecek ne varsa seviyoruz işte sultanım, dedi telefondaki dervişe. İşi gönül almaktı. Sevgisi sağlamdı…
Çaylar gelirken Kumkapı, gecede gündüzü yaşıyordu…

Kendi sessizliğime dalmıştım. Anlattıklarım anlaşılmış mıydı? Yoksa beni kendilerince mi anlamışlardı? Zihnin mekaniğine dair gerçeği verebilmiş miydim?
Güzel anlattın güzel dedi, içimi duyarcasına. Mekanizma güzel, hayat güzel, sen güzelsin, Yaratan güzeeel. Daha neee dedi…

Suskun dost, içe gömülmüşlüğümden çıkarmak istercesine:
Tamam, mekanizma bu. Seni anladım derken bile kendimizce yorumluyoruz dinlediğimizi. Tanımlayarak sınırlıyoruz gerçeği. Peki bunu yapmama, bundan kurtulma imkanı var mı ki, dedi.
Sorunun zirvesi gecenin sonunda gelmişti…

Saniyede milyonlarca bilgi işleyen beyne hakim olabilir miydik? Onun mekanizmalarına etki edebilir miydik? Onun işlemlerinden bir şeyler seçebilir miydik?
Nolduuuu, kazık sordu di mi bizim kopil, diye takıldı….
Gülüyordu.
Katıla katıla gülüyor, zevkten dört köşe oluyordu…

Önceki yıllarda olsa, fark etmek her şey, mekanizmayı fark eden istediğini seçer, etki eder diyebilirdim. Ama ne hikmetse şimdilerde daha farklı düşünüyordum.
Saniyede, hem de irademiz dışında işlenen milyonlarca bilgi ve biz onlar arasından daha uygun olanı seçeceğiz öyle mi?!..

Ama bir çaresi vardı. Dedim ki;
Dinlediğimiz her sözü ilk duyuyormuş gibi dinler, gördüğümüz her yüzü ilk görüyormuş gibi izlersek, kayıtlı dosyadan eski tanım çekmez, yeni olana yeni tanımlar getiririz. Böyle gerçeğe ihanet etmeyiz diyecek oldum….
Daha yüksek bastı kahkahayı.

Gözlerime odaklanarak sordu:
– Bak bana! Yeni tanıyor gibi bak! 10 seneyi geçti dostluğumuz. 10 seneyi sil, unut hadi! Yüzüme yeni yüz gibi, sözüme yeni söz gibi bak!..
Durdum. Ayakları kuma saplanmış küheylan gibi durdum…
– Geceyi kumda kahve ile noktalayım dedi şefe…

Kumda kahveler gelirken devam etti:
Yorma kendini güzel insan. Mekanizma işliyor. Ve biz dostluk adı altında, yaşam adı altında, samimiyet adı altında ihanet ediyoruz gerçeğe! Hepimiz, hainleriz. Çünkü hepimiz kuluz beee kuuuulll…
Evet, imkansızdı gerçek adına savunduğum…

Bozma moralini. Mekanizma işler, çarklar döner, masalar dolar, masalar boşalır ama sevgi bakidir. Seviyoruz be kardeş… Var mı ötesi?…
Yabancısı olduğum aleme ibret nazaları ile bakarak ayrılırken seslendi;
Yorma kendini,
Üzme gönlünü,
Sev be sultanım seeeevvvv!…

EN BÜYÜK DEVRİM, EN BÜYÜK İHTİLAL, EN BÜYÜK DİRENİŞ

  • Zihninin yarattığı beklenti, gerçeğin ıssızlığı ile çarpışınca beklentisi parçalandı. Beklentiler, Gerçeğin ağırlığını asla taşıyamazlar. Ne kadar az iseler hayat o kadar rahattır.
  • En zor zamanlarda bile insanı hayata bağlayan basit keyifler vardır. O basit keyifler kimliğimizin DNAsıdırlar.
  • Kendi zihninin kasırgasında saklanabilir ve kaçabilir mi insan?
  • Yalnız kalmak, karışmış zihnin tek çaresidir.
  • Kendisiyle aynı amaçta olanlarla buluşuyor, var olmaya çalışıyordu. Kendisine söylediği yalanlar olmasa belki de asardı kendini. Bu yüzden zor zamanlarda kendimize söylediğimiz yalanlar çok değerlidir.
  • Yakınınızdakilerin beklentilerini karşılamak hayatı kolaylaştırır. Ama fazlası sizi onlara esir eder.
  • Gerçeklik bir tokat gibi yüzüne çarptığında insan çırılçıplak huzursuzluğuyla yüzleşir!
  • Siz bıkkınlığınız yüzünden yaşamayı unutmuşsunuz. Bizleri hayrete düşürecek şeyler sunmazsak zihnimize yaşamayı unuturuz.
  • Bıktığınız ne olursa olsun, o bıkkınlıkların dışında coşku ile akan bir hayat olduğunu unutmamak lazım. Yoksa Merakınız kurur. Merakı kurumuş biri de çöle dönüşür. Düşünceler ağaç gibidir, meraksız büyüyemezler.
  • Her an hissettiği utancı saklamak için katman katman yüklendiği sorumlulukları düşündü. Yapması gereken o kadar çok iş vardı ki kendisine acımaya, halinden utanmaya haceti yoktu.
  • Her hali ile ortada olan, varlığının önemsizliğinden emin, hayata teslim biri için hala sorgulanıyor olmak ne büyük huzursuzluktur.
  • Yalanlar yalanları doğurur. Kişiyi yardım isteyebileceği bir konumdan uzaklaştırıp yalanlarla örülmüş bir patikanın uzantısında yapayalnız bırakır.
  • Fakirlik bir şey değildi ama zenginlerin arasında fakir olmak eksikliğini çektiği şeyin bekçiliğini yapmak gibiydi. Ve zenginlerin arasında fakir olmak sanki hakaretti. Çünkü saygı en büyük eksiklikti ve burada zengin değilsen asla verilmezdi.
  • Her zenginliğin bir eksiklikten doğabildiğini hatırlattı kendine. Kim bilir bu adamın bu kadar şık olabilmesi için kimler nelerini kaybetmişti?
  • Yoklukla savaşanlara utanç fazla gelir. Utanç her yanı kış gibi sarar eksiklik içinde yaşamanın zorlukları fırtınaya dönüşür, hisler buz tutar, yargılar ağır basar. İnsan akıllıysa işte bu zamanlarda duygulardan kaçar. Çünkü o duygular hayat mücadelesinde olana sanki haramdır.
  • Hayat bir savaştı. Değerlerini koruma, Sevdiklerini yaşatma, karakterine sahip çıkma savaşı.
  • Etkisi gerçek olan biri hayatınıza girdiğinde tüm duygularda bir devrim gerçekleşir. Aşk, en büyük duygu devrimidir.
  • Fikirler ne kadar zıt olursa olsun karşımızdakini yargılarken vicdanımızdaki adalet değil midir insanlığımızın rahmi?
  • Güçlüydüler. En zor günlerde bile aralarındaki sevgiyi kaybetmemiş, canları pahasına birbirlerine sahip çıkmış ve her şeye rağmen birlik içinde hayatta kalmışlardı. Güçlük olmak; öğrenilen bir çabaydı.
  • Gerçeği öğrenmeye hazırdı insan. Saçmalıkları bilgi diye yutturmak için eğitim adı altında uygulanan işkence olmasa…
  • Zihnine aldığı bilginin hazmı için sessizliğe sığındı. Bilgi ancak sessizlik içinde damıtılarak Bilgeliğe dönüştürülünce kullanılabilecek bir araçtı.
  • Reaksiyondur Hayat. İnsanın kimyasını değiştiren, zihnini düşünceden düşünceye, analizden analize ve nihayetinde şekilden şekle sokabilen zincirleme bir reaksiyon.
  • Merak, bu reaksiyonun atmosferidir. Neyin merakına takıldıysa zihnimiz onun dünyasında var olur gerçekliğimiz.
  • Sorgulamak İnsanlaşmanın, İnsanlaşmak Uyanmanın şartıdır. Sorgulayan biri bir gün mutlaka ayağa kalkar.
  • Telaş; İstanbul sokaklarında akan bir hastalık gibi… Telaşa kapılmış insanlar; yağmalanan değerlerin, akıp giden hayatın mucizelerinin, anların önemini uınutmuşçasına yaşarlar. Ve her bir insanın hayatındaki bu sahte telaş; cehenneme giden yolların taşlarıdır.
  • Hepimiz kendi zannımızda kendi yarattığımız bir Allah tanımı ile yaşıyoruz. Dünyadaki insan sayısı kadar farklı şekilde hayal edilmiştir Allah. Ama ne olursa olsun, ne kadar farklı hayal edilmiş olursa olsun Allah’ın hakikatinin Tek olduğunu ve bizlerin kapasitesinin bunu kavramaya yeterli olmadığını ama kavramaya çalışmanın, araştırmanın, öğrenmenin, anlamak için cihatta olmanın gerçek iman olduğunu unutmayın! Ve tüm iyi şeylerin kötülük için kullanılmaya çalışıldığını da…
  • Din, en temiz mahremidir insanın. Neye inandığımız, daha doğrusu neye inanmayı seçtiğimiz kimliğimizin en mahrem yerinden, kaynağından gelir. Din bu yüzden kutsaldır. Çünkü hayatlarımız inandığımız şeylere göre şekillenir. İnandığımız şeylerle yönetiliriz.
  • İyi alınmış bir Nefes mutlaka beraberinde uykuyu getirir, iyi bir uyku mutlaka beraberinde dinç bir uyanışı getirir, dinç bir uyanış beraberinde düşünen, anlayan ve sorun ne kadar büyük olursa olsun çözen bir zihni getirir.
  • Okudukça, araştırdıkça, öğrendikçe sanki hayat sizinle konuşmaya başlar. Ve hiçbir şey artık sıradan olmaz.
  • Anlamak cennet kapılarının anahtarıdır. İnsan ancak anladıkça insanlaşır. Ve insanlaştıkça cenneti dünyada var edebilecek o yüce çabaya geçebilir.
  • Varoluşunun tamamını sorgulayan, hissettiği gibi yaşayamayan, gün be gün daralan sınırlar içinde yok olan biri nasıl iyi olabilir?!..
  • Özgürlük lazım insanın kendine, düşünme özgürlüğü, deneme özgürlüğü, yanılma özgürlüğü, hata yapma özgürlüğü…
  • İnsanın kazanamayacağı tek savaş, kendisiyledir. Ama o yenilgi, kendinize yenilmeniz öylesine kıymetlidir ki; işlevsiz düşünceler, gereksiz bilmişlikler, ezbere hallerimiz içimizdeki meydan muharebelerinde ayıklanır ve karakterimiz bu yenilgilerden doğar!…
  • İnsanın kendisi ile savaşı ne kadar büyükse yenilgisi de o oranda büyük olur. Yenilgiden karakter doğar. İnsanın kendini anlamak için verdiği çabadan, kendisini bilmesinden ise karakterin mucizeleri doğar.
  • Aynı şeyleri merak ediyor olmak, aynı şeyleri biliyor olmaktan daha güçlü bir bağ mı oluşturuyor yoksa insanlar arasında?!..
  • Sevgi kesinlikle bulaşıcıdır. Bulaştıracak fazla sevgisi olanlar karşısındakinin korkaklığını da umursamazlar.
  • Sevgi ihtiyacı insan için açlıktan bile daha önemli olabilir mi?
  • Bir kez yardım aldığı birinden bir daha yardım almak, hiç yardım istemediği birinden yardım istemekten daha kolaydır insan için….
  • Kaybettiğin sevgiyi senden alana hissettiğin nefret; senin en büyük zehrindir.
  • En büyük devrim bir tebessümde En büyük ihtilal kalpte En büyük direniş sabırda yapılandır.
  • İlk insanlık belirtisi şudur: Kendimizden başka bir canın iyiliği için hayata yalvarmak…

     (Okuduklarınız Azra Kohen’in “GörBeni” eseri; 2. bölümden tuttuğum ve “kendimce” karaladığım notlardı… Yazar ve yayınevine şükranla…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.