Değiniler- 232

Değiniler- 232

BİR ZEHİRLENME BİÇİMİ

Savunduğu konuları İman haline getirmiş biriyle tartışma yapılamaz! Çünkü o size Gaflet ehli, kendine Hidayet ehli; sizin görüşünüze Küfür/Yalan Tezi, kendi görüşüne İman/ Uyanmışlık Gereği diye bakar. Sizi Aldanmışlar, Kandırılmışlar safında görür. Onlar için Yorulmamalı!

Savunulan konunun nasıl iman meselesi haline geldiğini görmek için uzaklara değil sosyal medya hedgetag lerine göz atmanız yeterli! Savunan ölümüne savunuyor; karşı çıkan ölümüne karşı çıkıyor. Peki bu ortamda ilmî, akli ve insancıl bir hakikat ortaya çıkar mı? Kesinlikle Hayır!

Eğer bir konu ölüm- kalım, hidayet- gaflet, iman- sapkınlık meselesi gibi savunuluyorsa savunduğunuz gerçek bile olsa o konu “Egosal Hırslarla Zehirlenmiş” demektir… Zehirli ortam; her bulaşanı zehirler, ifsat eder. O ortama yaklaşmadan kendi yolunu yürümek en hayırlısıdır.

Bu yüzden biz sosyal medya gündemi olmuş konulardan uzak durarak kitapların dünyasında kendimizce yürüyoruz. Egosal Hırs gördüğümüze eyvallah der, samimi- ilim amaçlı irtibat kurana dağarcığımızı açarız. Kim neyi hırsla savunuyorsa yolu açık olsun. Zehirlenme niyetimiz yok!

YAŞAMAK DEDİĞİN

Yaşamın tek öğretmeni; yalnızca yaşamdır. Yaşamak; yalnızca yaşayarak öğrenilir.

Yaşam insana iki miras devreder; 1- Düşlerin Masalı 2- Düş Kırıklıklarının Masalı. Bu iki masalı da sırtlamak durumunda, mecburiyetinde kalan insanların yolu bir şekilde mabede, duaya, yakarışa çıkar. Düşlerinin Peşindekiler de Düş Kırıklıklarıyla içi yananlar da duada birleşir.

Düş ve Umut; Düş Kırıklıkları ve Hatıraları doğurur. Düş Kırıklığı ve Hatıralar da yeni umutları ve yeni düşleri besler. Bu döngü birbirini besleye besleye, doğura doğura sürer gider. İşte biz buna “Yaşam” deriz.

Bilim gerçektir; çünkü o şimdidir, şu andır. Ama hiçbirimiz 24 saat şimdide kalamayız. Düş ve Umutla gelecek zamana, Hatıra ve Düş Kırıklıkları ile geçmiş zamana bağlanırız. Bunu yapamadan edemeyiz. İnsan budur, birileri inkâr etse de bunlardan kurtul diye üst perdeden atsa da.

An’ı Yaşamak lakırdısı cazip gelir. An; soğuktur, donuktur, hissizdir. An’da hatıra da düş de düş kırıklığı da umut da kaygı da yoktur. Kaç saniyeliğine? Bu durumda kim, kaç saniye kalabilir? Kaldım dese de kalmış mıdır; umut ve düşten, hatıra ve kaygıdan sıyrılmış mıdır sahiden?

An’ı Yaşamak? An, dediğimde kaç saniye geçti? Durdurabilip hakim olabileceğimiz bir an var mı? Hele bi düşünün… O halde kim an’ı yaşayabilir ki? Muhal olanı, neden bize yaşanabilirmiş gibi sunarlar ki? Bize göre gerçek manada An’ı yaşayan var elbet. Anlatılan gibi değil ama.

“Ben umutlarım, düşlerim, hatıralarım, kaygılarım, acılarım ve sevinçlerimle benim. Kimsenin dolduruşuna, gazına gelmiyor; kendimi ve hayatı öylece kabul ediyorum.” diyen an’ı yaşar. Hem de bütün saatlere, günlere yayarak; an içre anların yaratılışını seyrederek an’ı yaşar.

Hey spiritüalist! Kendini dönüştür? Ruhsal boyuta odaklan bedeni çiz?
Hey tasavvufçu! Kendini sevmek nefse yenilmek? Nefse muhalefet etmeli?
Gazınıza gelmiyorum!
Ruhu bedene, bedeni ruha tercih etmeyeceğim!
Nefse muhalefet kılıfıyla beni kendimden nefret ettiremeyeceksiniz!..

An’ı yaşamak?
Ben böyle güzelim
Sen öyle güzelsin

Kendini dönüştür? Egoya savaş aç? Her şeyi alttan al, herkesi hak bil.
Ya ben? Herkes hak bi ben değil öyle mi? Uyandı millet, kimse yemiyor bilesiniz!
Kendini sevene; kendini sevdiği için herkesi, her şeyi sevene selam olsun…

YAŞAMAK NASIL ÖĞRENİLİR?

Çok gezen, vardığı yeri aramış olan değil, ayrıldığı yerden kaçandır daha çok.

İyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. Deli olmayan da ya aptaldır ya namussuzdur.

Sevmek için yaşamalıyız! Evet, yaşamak için de sevmeliyiz!

Hepimiz rol yapmaktan hoşlanıyoruz. Kimse, olduğu gibi değil. Diğerleri şekillendiriyor herkesi… Hiç kimse kendisi değildir, başkalarının yaratılarıdır.

İnsan iyi olarak doğar, doğal olarak iyidir; toplum onu bozar, yoldan çıkarır…

Kendilerini ve acılarını unutmak için, roman okumaya saldıran kimseler vardır.

Asıl hayat bir rüyadan, hepimizin gördüğü ortak bir rüyadan başka nedir ki?

Gerçekten ağlayıncaya dek, insan bir ruhu olup olmadığını bilmiyor.

Ve her insan, içinde temel 7 Erdem ve karşıtı 7 Erdemsizlik taşır:
1- Kendini beğenmiştir- Alçakgönüllüdür
2- Obur- Kanaatkârdır
3- Kösnül- Edeplidir
4- Kıskanç- İyilikseverdir
5- Cimri- Eli açıktır
6- Tembel- Çalışkandır
7- Öfkeli- Acı Çekendir
Ve insan kendisinden diktatör de köle de, katil de aziz de, Kabil de Habil de yaratır…

Biz yaslı ve bedbaht günleri sevinçli ve mesut günlerden daha iyi hafızamızda tutarız. Ömrümüzde hudut taşları, sevinçler değil yaslardır…

– Öfkenin yakıcı gözyaşları vardır, bilirsiniz.
– Demek gözyaşları çeşit çeşit?
– Tabii. Bazısı ferahlatır, yatıştırır; bazısı da yakar kavurur, çoğaltır acıyı.

Sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa ve ya kaçınılmaz can sıkıntısına karşı korunmak için kullandıkları itibari bir yalan mı? Nedir aşk? Her şeyin özeti, sıkıntının özü değil mi? Aşk tarif edilmeyegörsün aşk olmaktan çıkıverir.

Sıkıntı, hayatın temelidir ve biz oyunun, eğlencelerin, romanların ve aşkın keşfedilmesini yalnız sıkıntıya borçluyuz.

Biz insanlar ne büyük acılara, ne büyük mutluluklara dayanıyoruz, çünkü bu acılar ve mutluluklar küçük olaylardan oluşmuş büyük bir sis tabakasına bürünerek geliyorlar. Yaşam bu işte, sis. İşte yaşam bir nebülözdür.

Anlamak affetmektir derler. Hayır! Affetmek anlamak demektir.

Hayatın tek mürşidi hayattır; hiçbir pedagoji ona erişemez. İnsan, yaşamayı yaşayarak öğrenir ve herkesin, daima yeni baştan yaşamayı öğrenmeye başlaması gerekir.

(Okuduklarınız Gerçekçi, Aykırı ve Varoluşçu görüşleriyle bilinen filozof Miguel de Unamuno’nun sözleri idi.)

EKMEĞİNİ ELİNDEN ALMA Kİ SALDIRMASIN!

Bazı insanların yaşam gıdasının kendine eziyet etmek olduğunu zamanında fark edemez iseniz, onları mutlu etme gibi iyi niyetli çabalarınızın nafile gayretler olarak boşa çıkması, bela olarak size yansıması ve de negatif tokatlar olarak suratınıza çarpmasından kendinizi kurtaramazsınız!

Size göre kurtulunması gereken Dert; çözülmesi gereken Problem, aşılması gereken Bunalım, çıkılması gereken Eziyet onlar için Yaşam Gıdasıdır.

Unutmayınız, deva olmaya, iyilik etmeye çalışmanız; onların ekmeğine göz dikmenizdir. Hiç kimse ekmeğinin elinden alınmasını istemez!

BENLİĞİN SECDE ANLARI

Bir hakarete uğradınız
Biri inadına sizi anlamadı, içerlendiniz,
Beklemediğiniz bir kayıpla sarsıldınız,
Beklentiden de öte ümitten bile vazgeçtiniz
Ve belki de iki damla süzülmeye başladı yanaklarınızdan…
İşte O Anlar Duanızla Rabbiniz Arasında Perdenin Kalktığı Anlardır!

O anlarda kimseyi suçlamadan, kimseye öfke duymadan, kimseden iyilik, destek, çare beklemeden bütünüyle içinize dönüp sizin için en anlamlı, en büyük hatta ömürlük Duanızı yapınız! O an ki duanız; hedefe kilitlenmiş son teknoloji donanımlı savaş aracının atışı gibidir! Neden?

“Kendini kaldır aradan, ortaya çıksın Yaratan” mıydı?
Sıraladığım anlar kişinin kalmadığı, bitik, çökük anlardır.
Samimiyetle o an edilen Dua; Yaratım Tetiklemesidir!
“Kulun Rabbine en yakın anı Secde anı” mıydı?
Benliğin secde anı o anlar! Değerlendirmek nasibimiz olsun.

KEDİ, KÖPEK, PAPAĞAN VE İNSAN

İnsan ne zaman ki “Dil”i kullanmayı öğrendi, o gün bugün “Yalan” ve “Sahtelik” de önce kendi zihninde sonra da diğerleri ile ilişkilerinde meşrulaşmaya başladı. Dili kullanıyorsa rahatlıkla yalan söyleyebilir, sahteliğini kelimelerle örtebilirdi artık… Ve öyle de oldu…

Nasılsın, dediler gergin, can sıkıntısı yüzüne vurmuş, dalgın olana. İyiyim, dedi. Üsteleyip çekinme, konuş açılırsın dediler. Saçmalayın, iyiyim ben dedi. Hadi hadi saklama, dediler. Her hali sıkıntısını yansıtırken Delirmişsiniz, beni hasta etmeye çalışıyorsunuz diye direndi.

“Gelinim bir tanedir komşu” dedi kel kaynana gün boyu günahını almadık insan bırakmadığı, gıybet paydaşı menapoz teyzeye. O da onayladı. “Kızım o benim kızım” diye ekledi, gelin kahve verirken. Daha az önce, gelin mutfaktayken ne konuşmuşlardı? Neyi örtme çabasıydı bu sözler?

Etkin bir amirdi. Etrafa emirler yağdırırken yalaka bürokrat takımı “Efendim yok böyle planlama, bu ancak muhteşem zekâ eseri” türünden laflar ediyordu. Görev konumu değişti. Yetkiler azaldı, bağlılar alındı. Dostuna ağlamış; bu kadar sahte miydi hepsi? Yalan mıydı yani demişti.

Evlilik yıldönümlerinde sürpriz yapmıştı dostları. Çiçekler, pasta, ışıklar. Mutlu oldular. Herkesin huzurunda birbirlerinin ne kadar iyi eş olduğuna dair karşılıklı sözler ettiler. Herkes bayıldı uyumlarına. Peki, daha geçen hafta geçimsizlik terapisi için psk.a gidenler kimdi?

Kedi, Köpek, Papağan ormanı ziyaret etti. Vahşiler Evcillerin insana nasıl katlandığını merak ediyordu. Köpek açıkladı:
– İnsan; Dille kayıtlı! Ben havlarım, kedi miyavlar, papağan taklit eder. “Hal”e değil “Dil”e bakar insan. Ne yaparsın kardeş, insanın suyunca gidiyoruz işte.

Kedi söz aldı;
– Ben minnetsizim. Acıkmışsam içli bir miyavlama insanı bana kul- köle eder! Kızmışsam biraz hırlar veya tıslarım, hemen toparlanır insan. Her şeyi dil ve ses insanın. Dili, sesi iyi kullanan o biçim sömürür, tepe tepe kullanır insanı!

Son sözler Papağana kaldı:
– Kendini tüm mahlûkatın üstünde sayar ya insan, kafesimin etrafında kelime tekrar ederler. Aynısını söylersem üzerime yemler yağar. Hele tonlama tutturdum mu hasta olurlar bana. Dil ve onun istediği sesi ona yansıtmak! Hepsi bu. Geçinip gidiyoruz…

“Önce Söz vardı” mı diyordu kutsal bir metinde? Bilim, insan sonradan öğrendi konuşmayı, dili kullanmayı diyor kutsala aykırı olarak. Konumuz kutsalla bilimin çatışması veya buluşması değil elbet. İnsanın Dili icadı ile kazandıkları ve kaybettikleri… Yeniden düşünsek mi?!

Dili kullanarak yazdıklarımı okudunuz ve kendinizce de anladınız. Dil üzerinden, dil kalıpları ile, dilin izin verdiği ölçüde anlıyor, düşünüyor ve ilişkiler kuruyoruz. Hatta buna zenginlik bile diyoruz. Oysa, sonsuz düşünce ve hayal dille; kelimeyle kısıtlanıp kalıplaşmıyor mu?

Sorsam mı şimdi,

“Dil”imi anladınız; “Hal”imi anlayabilir misiniz?
“Söz”ün, “Yazı”nın, “Kelime”nin sınırlarını aşıp içimde devineni sezebilir, duyabilir misiniz?
“Dil” icat olunca mı kaybettik biz “Hal”i?
Sahi, “Lisan-ı Hal”i niye Sözün üstünde tuttu Bilge gönüller?

SEVGİ AÇILIĞI MI SEVGİ ARSIZLIĞI MI?

İnsanları sevgi açlığı yıpratıyor. En yakınlarından bile yeterince sevgi görememenin sıkıntısını çekiyorlar dedim. Hayır, çektikleri sevgi açlığı değil. Yıpranmaları bundan değil. Yakınlarından da ziyadesiyle sevgi görüyorlar dedi. Şaşırdım, nasıl olur? Devam etti açmaya…

– İnsanlar, sevgiyi buluyorlar. Hiç kimse sevgiye aç kalmıyor. Hemen herkes, yakınlarında bir şekilde buluyor sevgiyi. Sorun sevgisizlik değil.
Ne peki dedim az merak az da isyanla. Belli ki farklı bir ufuk açacaktı sevgi açlığına…
– Sorun; bulduğumuz sevgiyi göremememizde!

Ne yani, etrafımız sevgi halesi, sevgi yağıyor üstümüze, biz göremiyoruz öyle mi?
– Evet, görmek istemiyoruz. Görmek istesek görürüz. Görmek istemediğimiz için görmüyoruz!
Nedir bu körlük ve sis perdesinin nedeni?
– Çok ince bir beklenti sadece.
Ne beklentisi? Aç şunu, susma!

– İnan herkes yeterince seviliyor. Sevilmiyorum, sevgiye susadım, beni sevgi açlığına mahkûm etti sevdiklerim diyenler var ya, hepsi de kendi sevgi anlayışlarından doğan sıkıntıyı karşıya yüklüyor. Bunun için göremiyor…
Bilmece gibi konuşma, net ol, toparla, basitleştir şunu!

– İnsanlar sadece sevilmek isteseler kendilerini sevenlerin sevgisini çok açık ve net görürlerdi. İnsanlar sevilmek istemiyor!
Hoppala! Ne?
– İnsanlar kendilerini sevenlerin, kendi sevgi anlayışlarınca sevgi göstermesini istiyor!
Yani?
– “Beni sev ama benim istediğim gibi sev!”

Bi dakka bi dakka! İnsanlar, seviliyor ama kendilerine yönelecek sevginin, kendi ölçü, değer ve kalıpları ile gelmesini mi istiyor?
– Aynen öyle! İşte bu yüzden “Sevgi Açlığı” yok; “Sevgi Körlüğü”, “Sevgi Arsızlığı” var “Sevgi Kibri” var. Körlüklerine bu yüzden sıkıntı diyorlar!

Neler söylüyordu! Bi an dilim tutuldu, düşüncelerim dondu… Bir teyit almak istedim; Sözlerin kitâbî değil, Yaşam kokuyor. Delilin ne peki? Acı bir tebessümle şöyle dedi:
– Eşimin beni çok sevdiğini ama kendince, kendi kalbince sevdiğini boşandıktan sonra anladım!..
….
Nokta!

YAŞAMAK HERŞEYE RAĞMEN GÜZELDİR

* Sessizlik; en büyük Haykırıştır!..
* Hizmet; en büyük Sanattır. Hizmet et ama köle olma! Bak Tanrıya, o da evrene; herkese, her şeye hizmet ediyor ama kimsenin kölesi değil. Hizmet et, köle olma; onurunla!
* Galiba bu bir Allah Sistemi gerçeği; “Kurtulacağına inanan kurtulur; kurtaracağına inanan kurtarır. Ümit kesmeyen mucizevi neticeler elde edip hedefine erişir.”
* ‘Kadınlar; unvan-zenginlik arar’ yanlış kanı. Onlar coşku ve hayat dolu olana vurgun.
* Hayata tutunan çocuklar; uyumu, huzuru ve coşkusu yüksek ailelerden çıkıyor.
* İnsanlığa en büyük zulmü; ırkı, inancı ve ideolojisinin herşeyin üstünde olduğuna inananlar yapmıştır.
* Kendini özel, seçilmiş sayan için herkes sıradan, ikinci sınıf ve her şeye müstahaktır.
* Kendisi için değil, bir başka insanın yaşaması için yaşayanlar; hayatı daha coşkun; daha anlamlı, daha dengeli yaşıyor; acılara daha dayanıklı oluyorlar…
* İnsanların tesadüf, şans, tevafuk dediklerinde bile mucizevi kudret görenler; mucizevi oluşumlara ayna olurlar…
* Kendisini diğerlerine nispetle üstün sayan insan ve gruplardan uzak durunuz! Üstün saymaları dine, tasavvufa, fikre, ırka vb neye dayanırsa dayansın, kaçınız! Onlar size beklemediğiniz her şeyi insafsızca yapabilecek tıynette yapılardır…
*Müzik; gönlün iletişim dilidir…

Yaşamın zorlu, ağır koşullarında çocuğuna yaşananı oyun gibi sunmak. Aile huzurunu her koşulda ayakta tutmak. Baba mı? Yoksa yaşam sevinci aşılayan bir büyük Kahraman mı? Hayat Güzeldir filminden ilhamla notlardı okuduklarınız. Film Doğan Cüceloğlu önerisidir.

https://fullhdfilmiizle.org/hayat-guzeldir-izle/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.