Değiniler- 233

Değiniler- 233

İNSANI İNSAN YAPAN NE OLA Kİ?

ÖLÜMün kutsandığı coğrafyalarda HAYATIN,
HAYALin yüceltildiği anlayışlarda AKLIN,
MİTlerin heyecanlandırdığı bilinçlerde GERÇEĞİN,
DUYGUnun yoğunlaştığı gönüllerde SAĞDUYUNUN
zayıflaması, hafife alınması ve gitgide kaybolması şaşırtıcı değil gayet doğal, kaçınılmaz sonuçtur…

İnsan, hangi değeri yüceltmişse bu yüceltmesi ile birlikte bir diğer değeri mutlaka aşağı çekmiştir. Terazi gibidir insan bilinci. Kefenin bir gözüne konan ağır basmışsa diğeri hafifler, zayıf kalır. Her önemseme; bir önemsizleştirme ile beraber çalışır. Denge mi? Mümkün mü?!..

Önemseme- Hafife Alma dengesizliği yerine bazı kuvveleri dengede kullanmak; daimi ölçü ve terazi duyarlığında yaşamak mümkün mü? Tavsiye edilen, önerilen, yazılıp çizilen bu olsa da realite farklı. Tüm kuvveleri dengede kullanmak birey için de toplum için de imkansıza yakın zor!

Sevdiniz, sevginizi ölçülü götürebilir misiniz?
Soğudunuz, yeniden ısınabilir misiniz?
Koptunuz, yeniden bağlanabilir misiniz?
Uzaklaştınız, dönebilir misiniz?
Olabilir tabii diyen; genellikle hayatın içinden değil ezber bilgiden konuşan olacaktır.
Bunlar hiç de kolay değildir.

Vefa, Sadakat, İyi Günleri, İyilikleri ve Güzellikleri hatırlamak işte tam bu noktada devreye girer. Bu kavramlarla önerilen öz saygı- öz şefkat; taşan ölçüyü dengeleme, soğuyanı ısıtma, kopanı bağlama, uzaklaşanı yakınlaştırmada çok etkin motor güçtür. Bunlarla inşa oluruz…

İnsanı, insan yapan; gerçekte üst değerler değil, zaman zaman alt seviyelere de inebilmesidir. Üst değer yaşamı olan Meleklik, alt seviye yaşamı olan Şeytanlık, dip yaşam olan Hayvanlığa nispetle insan özel, orijinaldir. Onu özel kılan ne peki? Düşünmesi, iyilik yapabilmesi mi?

İnsanı özel kılan Dengesizleşebilmesidir! Yanlış duymadınız, insanı Rabbi katında da hayatın içinde de özel kılan Zikzak yapabilmesi hatta ileri gidiyorum Yamuk yapabilmesidir. “Hiç günah işlemeyecek olsaydınız sizi helak eder, yerinize günah işleyen bir topluluk yaratırdım.”

Nankörlük etti!
Hafife aldı!
Hiç beklemezdim, kazık attı!
Şok oldum, ellerimle yücelttiğim insan içinde beni itin ….ne soktu!
Melek gibiydi içinden Şeytan çıktı!
Evliya gibi adam nasıl da Canavarlaştı!
İnsanı insan yapan?
Den- geee- siz- le- şeee- bil- meee- siii- diiir!…

Dengesizlik gördün, ne yaparsın?
Cezalandırırsın!
Sessiz protesto edersin!
Uzaklaşır, uzaklaştırırsın!
Ona verdiklerini kısar, kısıtlarsın!
Yap tabii!
İnsanı insan yapanın ne olduğunu bilmeyenler hep öyle yapar.
Ve hep öyle yaptıkları için bitmez sorun, dert, acı ve sancılar!..

Şunu fark etmenizi istiyorum;

Rabbimiz, insanı dengesizlik yapabildiği için; ahsene çıkabildiği- esfele inebildiği; şeytaniyete de melekiyete de açık olduğu için Halife kılmış; biz insan böyle olduğu için sindiremiyor, tavır alıyoruz.

İnsan; dengesizlik yapan!
Sindirsek mi?!..
Düzgün yaşamayı bir türlü öğretemedim.
Her şeyi inişli çıkışlı.
Hava durumu gibi bak güneşli, bak puslu, bak şimşek salıp yıldırım kusuyor…
İnsan güzelim, insan!
Havayla itişiyor musun, duruma göre tedbir mi alıyorsun?
İnsanla niye itişiyorsun?!
Duruma göre pozisyon alsan?!..

Duruma göre mi?
Hep ben düzelecek, esneyeceğim, biraz da o yapsa!
Haksızlık bu!
Hani insan; eşrefi mahlukattı?
Hani Halife idi.
Bunlar sadece bana mı?

Tamam çocuğum, ben hiçbir şey demedim.
Sen sağdan devam et! Sadece şu aklında dursun;
İnsan; Dengesizleşebilmesiyle İnsandır!

SAADET NEREDE?

Yapayalnız otururken yan masadan kahkaha duymak gibi bir şey…
Ama bu hep böyledir, değişmez; Saadet senin olmadığın yerdedir…
Oysa herkes bilir; Dünya, meşakkatli bir yerdir.
Varsa eğer bir saadet, o da bunu kabul etmektir.

Kabul ederler ama neyi?
Kendilerini memnun etmeyi saadet sayarlar.
Oysa yalnızca ârifler bilir;
Saadet; “Ben”in olmadığı yerdedir…

İşte o zaman, hakiki saadet çekilince şehirden,
yani hatırası dahi silinince,
kıssalarda olur ya,
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur…
Şehre bir adam gelir…
Bağırmaz, filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır.

Ne yazıyordu geçen okuduğun takvim yaprağında?
“Bildiklerini Unut, Yazdıklarını Sil…”

Biz ilim adına Kitap yüklendik.
Aslında Odun yüklenmek lazım.
Yunusun odunlarından…

– Sen nereden öğrendin böyle susmayı?
– Konuşmayınca susuluyor.
– Yoo yo bu seninki öyle değil.
– Bu iyi bişey mi peki?
– Hayrolsun….

– Noldu şu şehre gelen adama?
– Genelde öldürürler
– Neden?
– Hakikati duymak herkesin hoşuna gitmez. Helak olup giderler…
– Hep mi böyle olur?

– Yok… Bazen de adam aralarına karışıp yaşar.
Hiç konuşmadan…
Güzel güzel susarak.
Öyle bir yaşar ki bir kuru baştır.
Ama insanlığın haysiyetini kurtarır.
Allah, o şehre merhamet eder.

https://jetfilmizle.xyz/butun-saadetler-mumkundur-2017.html/4

İNSANA YAPILABİLECEK EN BÜYÜK KATKI

Anlaşılmak; belki de en büyük insanî htiyaç. Ve aynı zamanda ruhun temel gıdası. Sevgi, ilgi, taltif vb konularda mağdur edildiklerini düşünenlerin asıl yokluğunu çektiği; anlaşılmak. Anlaşılan; tarifsiz doygunluk yaşarken Anlaşılmayan; daimi açlık ve boşluk içine düşüyor…

Günlerdir dert, problem ve buhranlarından bunalan; birden bire herşey hallolmuşçasına dingin, huzurlu ve sakin bir hal almıştı. Hayrola, çözdün galiba dedim. Hayır dedi. Öyleyse dedim: “Bugün bir dost beni yargılamadan, sorgulamadan, nasihatçi kesilmeden öylece dinledi” dedi.

Problemi çözülmeyen, devaya kavuşamayan, açık verdiği alanları kapatamayan biri sadece dostça dinlenirse dinginleşir, sükunet bulur, şifa bulmuşçasına iyileşir mi? Evet, böyle bir şey var. Şimdi soralım mı kendimize? İnsanın insana yapabileceği en anlamlı katkı nedir?!

İnsanın insana sunabileceği en anlamlı katkı; onu anladığını ona hissettirmektir. Moda tabirle; “Duyguyu karşıya geçirmek” diyorlar ya, fiilen hiçbir şey yapmasa da anladığını belli etmek, samimiyetini ona geçirmek hiç de azımsanamayacak önemli, ciddi, büyük bir katkıdır.

Biz bu anlama işinin neresindeyiz? Size içini açacak kadar güven besleyene, ümit bekleyene, sizi samimi bulana ne yapıyorsunuz? Sistem okuması üzerinden ikaz? Dini, tasavvufi argümanlarla nasihat? Psikolojik olumlama- pozitif olma önerileri? Ne kolay! Ukalalık bedava çünkü!

Damdan düşen Nasreddin Hocanın başına toplanan komşuları da öyle yapmıştı. Nasihat, uyarı, ihmallerini gözüne sokmak, akılcı davranmamakla suçlamak, hisseder görünüp arka planda aşağılama kokan sözler etmek! Ne demişti Hoca? Yeteeerrr! Dağılıııınnn! Bana damdan düşeni getirin!

Damdan düşen! Yaşadığı için benzer acılara duyarlılık gösteren, samimiyet duygusunu muhatabına geçirebilen. Dostu anlamak için illa her anlattığını yaşamış olmamız mı gerekiyor? Elbette hayır. Ukalalık etmeyelim yeter! Nasihat vermeyelim yeter! Çözümcübaşı kesilmeyelim yeter!..

Bana öyle geliyor ki insanın insana yapabileceği en anlamlı katkı olan anlama duruşunu gösteremiyor; çaba istemeyen, sadece dinleme ile kazanılabilecek memnuniyet- şükran enerjisinden mahrum kalıyoruz. Ve aynı zamanda anlaşılmayı bekleyenleri açlığa, hararete mahkum ediyoruz…

Sıkıntıların üst üste geldiği, sınavların alabildiğine çok boyutlu geliştiği bu çağda “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna verilecek en kazanımlı, en kârlı, en yüksek getirili cevap “Bugün ben bağrı yanık, gönlü kırık bir kardeşimi içtenlikle dinledim” demek olacaktır.

Tuhaf bir ön kabulümüz ve buna bağlı garip reflekslerimiz var. Biri sıkıntım var dese anında çözüm, biri hastayım dese anında ilaç, biri sıkıştım dese anında genişlik öneriyoruz. Bu acele, bu kes-yapıştırlar niye? Belki hiçbir şey istemiyor; belki sadece anlaşılmak bekliyor.

Dert dinlersek,negatif yüklenmiş olmaz mıyız? Nereden çıkarıyorsun? Olumlama, değişim, dönüşüm kafasının şartlanması bu. Ne alaka? İnsana sunulacak en anlamlı katkı; insanı anlamaktır. Getirisi, faydası? Dikkatle oku ve çok düşün: “Allah’ı Gönlü Kırıkların Yanında Arayınız!”

BİTMEYEN KAVGA

İnsanoğlu, karşısına çıkan her engeli, her bir rakibi yenebilir. Ama biri hariç; Kendisini Yenemez, Kendisine Karşı Galip Gelemez! İnsan, kendi türünden nefret eder. İşçiler patrondan, patronlar işçiden; hakkı yenenler hak yiyenlerden, hak yiyenler hak isteyenden nefret eder! Gayeleri uğrunda savaştıĝın insanlar bile bazen senden nefret edeceklerdir.

Bir kaç küçük tecrübe sonunda anladım ki, amaç hiç bir zaman kullanılan araçlardan farklı olmuyor. Şiddet ancak şiddeti doğuruyor.

Resmin bütününü görmeye çalışıyor ‘İyi’ ve ‘kötü’ kepenklerini indirmek istemiyorum çünkü bunlar görüşümü engelleyebilir. Bir şeyi ‘İyi’ diye nitelersem onu inceleme hakkımı kaybederim, halbuki onda ‘Kötü’ de bulunabilir. Anlayabiliyor musun? Olayın bütününü görmeye çalışıyorum.

Anlamı olan bir işten aldığın tat çok daha büyüktür, bunu unutma. İçten gelmeden yapılan bir iş insanı bir yere götürmez.

…Kalabalık, koskocaman bir hayvandan farksızdır. Kendisini oluşturan bireylerden bambaşkadır. Ve bir araya gelenlerin topundan daha güçlüdür. İstediği şey, üyelerinin istediği şeyin aynısı değildir. (…)

Kalabalığı inceleyenler, bu kalabalığın insan olduğunu söylerler hep. Ama aslında insan filan değildir o. Bir tür, değişik bir hayvandır. (…) O hayvanın içinde eriyince insan hiç acı duymaz olur.

Ne yapacağını iyi bilen bir halk kitlesi düzenli ordulara taş çıkartır, elverir ki saptırılmasın, uyanık olsun… Bazen insanlar ne kadar sefil duruma düşerse,o kadar sert bir mücadeleye girişir.
… Ne kadar dibe vurursan, savaşma gücün o kadar artar.

Bir gruba ait olan kişi artık kendisi değildir. Kendisinden farklı bir organizmanın içindeki bir hücredir. Nasıl vücudunu oluşturan hücreler sonuçta seni oluşturdukları halde senden farklıysalar, aynen öyle. İnsanlar ” kitle çılgındır, ne yapacağı belli olmaz ” derler.

Neden insanlar kitleye tek tek bireyler olarak değil de, kitle olarak bakar? Kitle, bir kitle olarak aşağı yukarı her zaman mantıklı hareket eder…

Her şey parçalanır ve sürüklenir ama bütün bunlar koskoca bir bütünün miniminnacık parçalarıdır yalnızca..!

John Steinbeck in ünlü romanı Bitmeyen Kavga’dan alıntılar okudunuz. Romanın sinema uyarlaması da hiç fena değil hani. İzlesek mi?

https://evrenselfilmlerim.org/bitmeyen-kavga-in-dubious-battle-izle.html

ANLAŞILMAZLIĞIN DAYANILMAZ CAZİBESİ

İlk bakışta anlaşılmayan, ancak titiz bir yorum ve açıklamayla anlaşılabilecekleri hissi uyandıran söylem sahipleri; insanlar nezdinde daima derin, donanımlı, üst idrak ve özel insan görüle gelmişlerdir. İnsanlar; kolay anlaşılmayanı üstün, derin, ulvi görme eğilimindedirler…

İnsan gizemli- örtülü olanın peşine düşmeyi genellikle açık ve meydanda olanın peşine düşmeye tercih eder. Perdeyi aralama, sırra erme, ötesini görme, sezilemeyeni sezmenin dayanılmaz cazibesidir bu. Beşeri olana nispetle ruhsalın, doğallığa nispetle saklı olanın cazibesi…

Anlaşılmayan; anlaşılmak için ayrıca kavramsal, batini yorumlara ihtiyaç duyan söylem, gerçekten üst söylem midir? Bu sözler gerçekten üst idrak midir? Yoksa böylesi kelam sahipleri dinmemiş cezbelerin iflah olmaz sarhoşu mudurlar? Derin adam demek yerine neden sarhoş diyemeyiz?!

Ego; Basitlik ve Kolaylıktan nefret eder!.. Neden mi? Basit ve kolay olursa, çabuk çözerse, zorlanmadan erişirse ben yaptım, ben başardım diyemez çünkü… Bunu demesi için, zorlanması, karışık olması, kolay olmaması, uğraş gerektirmesi lazımdır yaptığı işin ve okuduğu ilmin…

“Kolaylaştırınız, Zorlaştırmayınız!” Hadis miydi? Neden böyle buyuruldu? Bazı egolar zorlaştırmaktan, bazı egolar zor olana kul olmaktan hoşlandıkları için olmasın? Ego beslendikçe hakiki kulluk ve insanlık ve de akl-ı selim; sağduyu devre dışı kalacağı için olmasın?!..

Zor anlaşılan, gizem içeren, sırlara yönlendiren, arka plan gerçekleri açıkladığını iddia eden beyanları sever misiniz? O beyanlarda derinlik, yüksek ilim ve ulaşılmaz hakikatler olduğunu düşünür müsünüz? Bunlar çeker mi sizi? Nedir o çekimin esası? Altında ne var acep?

Yüksek ilim, hakikat sevdası ve gerçeği arama gayretiniz mi sizi çekiyor? Kandırmayın kendinizi! Lütfen yapmayın! Sizi çeken; zorluk, problem, karmaşa seven, basitlikten nefret eden; çözdüm, başardım demek için çırpınan adrenalin manyağı egonuzdur!.. Hiç kuşkunuz olmasın!..

İslam Dünyasında neden beşeri bilimler gelişmemiş veya bu gelişme geç kalmıştır? Fizik, kimya, biyoloji, matematik, teknik vb ilimler ortada olana dairdir. Gizem, büyü içermezler. Cazibeleri yoktur. “Mana Alemi” adı altında güya ilim konuşmak varken kim bakar fiziğe, tekniğe?!

Dikkatinizi çekiyor mu, icatları ile hayatı kolaylaştıran bilim insanları, sözde ilim sayılan konularda vehimlerini sır gibi, keşif gibi sunanların gördüğü ilgi ve şükranın binde birini görmüyor. Neden? Heyecan uyandırmıyor, adrenalin tetiklemiyorlar çünkü. Cazip değiller…

Şimdilerde okuduğum eserde, mana aleminin şahı sayılan zatın görüşleri hakkında şu tespitte bulunuluyor; “Din- Felsefe arasında sıkışmışlığı, düşünce sarhoşluğu ve kafa karışıklığı onu izleyenlerde derin ilim olarak algılanmıştır!..” Alemin Şahına sarhoş diyor, bakar mısın?!..

Cazibe etkisi ile bakmayan, ne okursa okusun, neye sevk edilirse edilsin akl-ı selimi; sağduyuyu elden bırakmayan bilinç; en üst idrak diye sunulandaki karışıklık ve sarhoşluğu da görebilecek bilinçtir. Onu gördüğü için senin alemin kralı dediğine o zihni bulanık diyebiliyor…

Şimdi sorun kendinize; sizi hangi tür ilim- ilim sahipleri cezbediyor? Olanı çözümlemek mi, olmayana dair haberler mi? Basit anlatım mı, ağdalı sunulan mı? “İlimde Zirve” bildikleriniz “Zihin Bulanıklığı”nda tavan kişiler olmasın?! Aklı Selimden şaşmayanlara selam olsun.

SEVGİNİN BÖYLESİ

İnsan, dış dünyayı olduğu gibi değil sahip olduğu değerleri kadarıyla anlayan ve anlamlandıran varlıktır. Hiçbir insan; değerlerinden bağımsız, yansız ve objektif olarak oluşu kavrayamaz. Kavradım dese bile değerler alttan alta, içten içe, dipten dibe çalışır durur…

Fizik, kimya, matematik, biyoloji vb beşeri bilimler hızla gelişip ilerleme kaydederken insanı ve dünyasını inceleyen bilimlerdeki gelişme yavaştır. Neden? Beşeri bilimler değişmez olgu- olayları inceler. İnsanî bilimlerse değişken insanı; onun anlam- değer dünyasını inceler.

Matematik ve fizikte kesin sonuç getiren net kanunlar tespit etmenize rağmen Psikoloji ve Sosyolojide bunu yapamazsınız. Yöresel, göresel, kültürel, bireysel bir dizi değer ve anlam yüklü insan. Bunların hepsi de birey, toplum, zaman ve mekâna göre değişiyor. Kesinlik?! Netlik?!

Eşimi meğer hiç tanıyamamışım dedi kadın; seneler sonra adamın içinden canavar çıktı. Oysa böylesi aklımın ucundan geçmezdi. Ne hayallerle evlenmiştim dedi adam. Sevdiği üzerine ne senaryolar yazmıştı hayalinde. Seneler sonra yere çakıldığında bitikti. Değer? Anlam? Tanımak?!..

Hayallerim yıkıldı, dünyam karardı diyenler ne demek istiyor aslında? Dış dünya, hayat ve insanları kendi değerlerimle anlamaya, kavramaya ve onları buna uydurmaya çalıştım ama olmadı. Olmak zorunda mı? Hayat, değerlerimize göre mi akmalı? İnsanlar, anlamlarımıza uymalı mı?

En iyi bildiğimin en kötüye dönüşmesine de en kötü bildiğimin en iyiye dönüşmesine de hazırım dedi. Çünkü insandır ve insan her an, her şeyi yapabilir, her şeye dönüşebilir diye ekledi. Değer- Anlam zincirlerinden azami ölçüde sıyrılarak arı-duru bir bakışa erişmeye çalışıyordu.

Hayal kırıklığı? Değerlerimizin, bir başka değer tarafından değersiz sayılması değil mi? Hayal kırıklığına uğratan; bize uymayan bir değeri yücelttiğinden bizimkini yere attı, değil mi? Değerlere değer mi? Kutsadıklarımız ne kadar kutsal? Yücelttiklerimiz neye göre yüce?

Herkesin iş tutmaz, uçuk, başıboş dediği ilkokul mezunu gençle evlendi bayan. Yüksek lisansı bitirmiş, doktoraya başlamıştı. Kimse yakıştıramadı. Delikanlı, insan içinde eşinin sözünü ağzına tıkıyor, ben bilirim estiriyordu. Edebinden mi susuyordu genç kadın? Doktora? İlkokul?

Yakıştıramayan ve içten içe ‘Kızım kendini ezdiriyorsun’ diye üzerine yönelen imalı bakışları şöyle karşılıyordu “O bilir, O benim sevdiceğim” Oysa ‘Ne yaparsınız işte kocam ezik biraz, susuyorum ki tatmin olsun’ edasında da olabilirdi. Hiç olmadı. “O bilir, o benim sevdiceğim”

“Sevdiğin için nelerden vazgeçebilirsin?” dediler genç adama. Hiçbir şeyden dedi. Nasıl olur, sevmek fedakârlık, vermek, geçmektir dediler. Siz değerleri, kutsalları olanların sevgi anlayışınca soruyorsunuz. “Ben sevdim mi vazgeçileceklerim olmaz sadece sevgim olur” dedi.

Küsmüşler mi? Adam hırçın, huysuz bir tip mi? Kadın ezik, bıkkın, çaresiz mi? İkisi de inat kurbanı mı? Zoraki olarak senelerce sürmüş bir birliktelik mi? Kusura bakmayın, siz onları değerleriniz üzerinden anlamaya çalışıyorsunuz… “Muhteşem, derin bir sevgi bu” diyen kaç kişi?

İnsanlar; hayata, birbirlerine bakışta değer- anlam örtülerini açabilselerdi salt sevgi, salt merhamet, salt coşku göreceklerdi. Bela- Nimet, İyi- Kötü, Güzel- Çirkin ikilemlerinden öte Tek-Bir-Bütünü yaşayacaklardı. Hala bi şansımız var mı? Elbette hala ve hep var; SEVMEK!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.