Değiniler- 235

Değiniler- 235

BİR DAMLA HUZUR

  • Varlığını sevebiliyor musun? Uzviyetine (organizmana, bünyene, bedenine) dua edebiliyor musun? Ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım, size şükrediyorum… Bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için şükrediyorum. Ey Organlarım, Sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için; anları birleştirip düz ve yekpare zaman kurabildiğim için şükrediyorum!
  • Talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun? İnsanın yalnız insanla meşgul olması… Bütün bina onun üzerinde kuruluyor; dışarıda ve içerde. Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor.
  • Kinimiz, garazımız, büyüklük arzumuz, aşkımız, yeisimiz, ümidimiz hep onunla (insanın insanı kullanması üzerine) Dilenciyi ve fakiri çıkar, merhamet ve gufran kalmaz, birdenbire fakirleşiriz. Hayır, insan insanla meşgul. İnsanoğlu insana yüklenerek yaşıyor…
  • Hatta sanatkârlar bile; senin o evliya ruhlu dediğin insanlar bile. O gece Dede Efendi bize nasıl yüklenmişti? Keman konçertosunda Beethoven bana nasıl yükleniyor? Çünkü üst üste kendi ruhlarının hastalıklarını bize aşılıyorlar… İnsan insana; herkes herkese yükleniyor.
  • İnsan, bütün kâinattan sorumludur. Hangi insan, hangi sorumluluk? Biz oturmuş korkularımız ve özlemlerimiz üzerine şiir yazıp felsefe yapan biz mi? Korku, İnsan ve Sorumluluk?!..
  • Olaylar hemen not edilmeli. Gece geçmemeli. Zaman zihni de değiştirir. Olaylarla değişiriz. Biz değişince maziyi de değiştiririz. İnsan kafası böyle. Zaman onda hep yeniden teşekkül eder. Şimdiki an, bu bıçak sırtı, hem mazinin yükünü taşır, hem de onu çizgi çizgi değiştirir…
  • Fenalığı kabul etmemek lazım. Haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor. Bir nokta daha var. Haksızlığa hücum ederken yeni bir haksızlık yapmamak…
  • Onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağımı biliyorum. Niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz; yani bütün dünya? Çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor.
  • Ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. Ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kâinata, insana her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.
  • İnsan talihinin mahpusudur. Ve bu talihinin karşısında İmandan ve bilhassa ıstıraba katlanmak (Sabır) dan başka silahı yoktur.
  • Hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez.
  • Artık etrafına bakmıyordu; zaten ne var, ne yok biliyordu. İçindekini görecek olduktan sonra…
  • Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde.
  • İnsanlıktan ümidimi kesmedim fakat insana güvenmiyorum.
  • Her düşüşün altında bir başkası vardır. Ve herkes kendinin mezarıdır.
  • Sorumluluğunu taşıyacağın fikrin adamı ol. Onu kendi varlığında bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış.
  • Hiçbir şeyi kendimize kader yapmaya hakkımız yok! Hayat o kadar geniş ve insanlar o kadar büyük sorunlar içinde ki… Onu kavramak için düşüncelerimizle ve hayatımızla hür olmalıyız…
  • İnsanlar kuyuya benzerler. İçlerinde boğulabiliriz. Aralarından geç, git. Bir fikir etrafında düşüncenin hür oyunlarını deneyerek… (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur eserinden notlardı okuduklarınız)

Huzur: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Kült Romanından İçinde Kendinizi Bulacağınız 10 Alıntı – Kayıp Rıhtım

 

SANKİ SEN BUNLARI BENİM İÇİN YAŞAMIŞSIN

Yaşamakta olduğu ıstırabı anlatırken git geller yaşıyor, karar almada zorlanıyordu. Dostu, benzer durumu ne tür yangınlardan geçerek aştığını anlatıp seçmesi gerekeni söyledi. İkna olurken gayri ihtiyarî şöyle dedi: – Sanki sen bugün bana yardımcı olmak için onları yaşamışsın!..

Olabilir miydi? Bazımız, bazılarımızın görerek ibret alarak yangından korunması için mi yanardı? Bazımız, bazılarımızın düşmemesi için mi düşerdi uçurumlara? Kulun kula Şefaati diye bir şey var mıydı? Tecrübeyi itibara almak da bir çeşit şefaat ulaşması değil miydi insana?!

Kalkmak üzerelerken genç adam rahatlamıştı ve hayli memnundu. Tedirginlikleri gitmiş, ferahlamıştı. Bizzat yaşayanın verdiği bilgi kadar canlı bilgi yoktu çünkü. El sıkışırken bundan sonrası için ne tavsiye edersiniz dedi. “Akıl ve Sağduyu Yolundan ayrılma” dedi tecrübeli olan.

Derin bir iç çektikten sonra devam etti:
– Geçen yıllarıma bakıyorum da nerede yanmış, acı çekmiş ve yaralanmışsam duygularıma teslim olduğum için çalkalanmışım. Nerede huzur bulmuş, kazanmış, ayakta kalmışsam aklın ve sağduyunun dediğine uyduğum için dingin kalmışım…

Genç adam duramadı, çekinerek sordu:
– Ya Gönlün Sesi? Ya Kalbin Hitabı? Tecrübeli durdu, fısıldadı:
– Duygularım beni esir alıp ateşlere itelerken zihnim gönlün sesi- kalbin hitabına uyduğumu söyleyerek beni rahatlatıyordu. Bedel öderken yanarkense sağır- dilsiz kesildi zihnim!

Dikkat et; duygular, arzular, hırslar, hormonlar insanı ele geçirdiğinde şeytan (zihin) zehrini kutlu kılıflarda sunar bize; Gönül Sesi, Kalbin Hitabı, İlahi Aşk vb. Aman dikkat aman!
– Son sözünüz?
– Bi ayet: ALLAH AKLINI KULLANMAYANLAR ÜZERİNE PİSLİK YAĞDIRIR! (Yunus 100)

 

KENDİMİZE DAİR

Kendini çözemeyen kişi; kendi dışında hiçbir sorunu çözemez. Başkalarına söyleyebilecek bir sözüm olması için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum.

Kendi değerini eksiksiz bilen ve her an bu değeri yeni şartların ışığında eleştirebilen bir kişi; ne yapmalı, ne etmeli diye bocalamaz.

Sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adam saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa o kişi namussuzdur benim için.

Bir dostun varlığı güzel bir şeydir. Fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.

(Oğuz Atay, Tutunmayanlar’dan)

Tutunamayanlar' özel baskıyla İngilizcede | Milliyet Sanat

 

İNSAN ÖTESİ MİSİN SEN?

Sohbetini yarıda kestim
yeter, yoruldum deyip dönüp sırtımı yattım
uyandım tekrar muhabbet açtım
küsmemiş
en ufak kırılma emaresi yok yüzünde
devam ettik muhabbete
o da devam etti benimle
bi laf sok
surat et
olmadı gözlerinle belli et di mi
hiçbirini yapmadı
nasılsa yapmadı işte

Kızdırmalıydım biraz
inadına üstüne gitmeliydim
tuttum, başka dostlar getirdim nispet olsun diye
açıkça onlara yöneldi muhabbet ve ilgim
patlasın, kıskansın, çıldırsın, delirsin istedim
lütfen, Allah aşkına tepki
a ah yok, sessiz hep
rol değil, cidden tepkisiz, her hali gerçek

Bana mısın demedi iyi mi
incinmiyor, alınmıyor, delirmiyor
ruhsuz mu, sinirleri mi alınmış, damarsız mı yoksa
itsen itiraz etmez, sevsen tepene çıkmaz
canını yakmak için vursan, kırsan gıkı çıkmaz
insan ötesi misin kuzum sen, nesin haaa!?
kimsin nesin, neyin nesisin?!..

Değil konuşmak, dudakları titremedi
orada öylece durdu, durdu, durdu kendince
susma söyle, nasıl başarıyorsun bunu
ta içine daldı gözlerimin
usulca aktı kalbimin kuytu köşelerine
mana mana, idrak idrak yayıldı gönlüme
ulu çınar misali kök saldı
zerre zerre hem yerime hem göğüme!

(Özdemir Asaf)

DERTLİYE DERMAN OLURKEN

Dertli olan teselli arar. Ararken de içten içe şunu bilir; Derdimi açtıklarım teselli babından bi şeyler söyleyecekler. Söyledikleri bazen merhem, bazen pansuman, bazen ilaç olacak. Ama biliyorum ki hepsi tesellidir. Hepsi de beni geçici olarak rahatlatmak için söylenmiştir…

Soralım şimdi: Teselli arayana teselli anlamında sözler etmek, kelimeleri farklı da olsa bilindik öneriler getirmek gerçek manada teselli yani çare ve şifa mıdır? Tesellinin gerçeği biraz da dertliye onu teselli babından bi şeyler söylemediğinizi hissettirmek değil midir?

Dertli dostunuza söyledikleriniz, onun tarafından anlık morfin; teselli şoklaması olarak algılanıyorsa siz gerçek manada dostluğun hakkını vermiş misinizdir? Tesellinin gerçeği nedir öyleyse? Ne yapalım, ne diyelim ki dertli gönlün duman bürümüş ruhuna bir pencere açabilelim?!

Empati demeyeceğim Etkin Dinleme de demeyeceğim Onun yüreğini duymak gibi süslü, gerçeği olmayan konfeti sözler de etmeyeceğim. Teselli edebilmek; bir hünerdir dostlar Hüner; genellikle çalışılarak kazanılmaz Doğuştandır, doğal, içten gelir, kuyudaki su gibi dipten kaynayandır.

Gerçek Teselliyi, onun teselli olduğunu hissettirmeden gerçek çare ve şifayı dertliye sadece “Yıkılmayanlar” verebiliyor. Yıkılmayanlar kim mi? Zaten sağlam olan? Hayır. Yıkılmayan demek, taarruza uğramış, yok edilmeye çalışılmış, yangınlara salınmış ama ayakta kalmış demek…

Yıkılmayan iki insan tanıdım. Ve gerçek teselliyi; teselli olduğu izlenimi vermeden derdi, yükü alıvermeyi; acıyı hafifletmeyi onlar yaşattı bana… Biri adı gibi “Gönül” ehliydi. Dâr- Bekâda şimdi. Diğeri çileli bir hayatın “Şükrü”nü eda ediyor şimdi. Coşkusunu hiç yitirmeden..

Hadi anlat bize onlar bunu nasıl başarıyor? Gayri ihtiyari sorarız bu tip soruları. Anlat anlayalım, göster biz de yapalım dercesine… Dedik ya, bu doğal, doğadan ve yaratılıştan gelen bir hal. Tek diyebileceğim; “Yıkılmamışlar”dan olmaları…

Derdi olan feleğin çemberinden geçmiş ama “Şükrü”nden geri kalmamışı veya hayatın tüm ağırlığına rağmen “Gönül”ce yaşamdan vazgeçmemişi bulmalı! Diğerleri? Teselli adına derdinizi köpürtürlerse kendinizden başkasına kızmayın! Allah size Gönül Kudreti ve Şükür Aczi versin!

ANNE ÖLÜNCE ÖKSÜZ, BABA ÖLÜNCE YETİM; ANNEANNE ÖLÜNCE?

İnsanlar anneleri ölünce öksüz, babaları ölünce yetim kalırlar. Nine ve Dedeleri ölünce? Neden onlar için yetimlik, öksüzlük gibi bir kavram yok? Belki de insanlar onların kaybını adlandırmaya değmeyecek aksesuar gibi görüyorlar. Uzun yolda şemsiye unutur gibi unutuyoruz onları.

Doktor sağlığımın iyi olmadığını ve bir huzur evine yerleşmemin iyi olacağını söyledi. Ona şöyle dedim: Beyaz duvarlı bir odada, bir yatağa bağlanıp bir yıl daha yaşamaktansa, bostanımdaki kabakların arasına yüzüstü düşmeyi yeğlerim.

Çok uzun yaşadığım ve pek çok kişi yitirdiğim için artık biliyorum ki ölüler yokluklarıyla değil de –onlarla bizim aramızda– söylenemeden kalan sözler yüzünden keder verirler asıl.

Yazdıklarım vasiyet mi? Hayır öyle sayılmaz daha çok seni yıllarca izleyecek, beni yakınında hissetmek isteyince okuyabileceğin şeyler. Korkma sana ne vaaz vereceğim ne üzeceğim, yalnızca bir zamanlar ikimizi sarmalayan son yıllarda yitirdiğimiz o içtenlikle biraz çene çalacağım.

Çocukluk ve yaşlılık birbirine benzer. Her iki durumda da, değişik nedenlerle, insan oldukça savunmasız olur; hâlâ –ya da artık– etkin yaşantının bir parçası değildir, bu da korunaksız, açık bir duyarlılıkla yaşamaya yol açar.

80 yaşına gelirsen göreceksin ki insan bu yaşta kendini eylül sonunda bir yaprak gibi hissediyor. Gün ışığı daha kısa sürüyor ve ağaç besleyici maddeleri yavaş yavaş kendine doğru çekmeye başlıyor. Ağacın gövdesi azotu, klorofili, proteini emiyor, ne yeşillik kalıyor ne canlılık.

Havaalanında seni uğurlarken hırçındın. “Güle ve Köpeğe iyi bak “dedin, arkanı dönüp gittin. Anladım ben, vedalaşırken ağlamamak için hırçındın sen…

Akmayan gözyaşları kalpte birikirler, zamanla kabuk tutarlar ve kirecin çamaşır makinesini tıkaması gibi kalbi tıkayıp felç ederler.

Görünürdeki gururun, özgüvenin ardında erkekler inanılmaz derecede kırılgan ve saftırlar; içlerindeki kaldıraç son derece ilkeldir, onları balık gibi tavaya düşürmek için tek bir düğmeye basmak yeter.

“Bu kız evlenmez, çünkü çok akıllı” diyorlardı. Benim zamanımda zekâ, evlilik amaçlandığında son derece olumsuz bir çeyiz sayılırdı. Dönemin geleneklerine göre bir hanım durgun ve hoş bir işçi olmalıydı. Sorular soran bir kadın; meraklı, huzursuz bir eş, istenecek en son şeydi…

30 yaşını geçmişti ve o yaşta kadınlar hâlâ bir çocuk sahibi olmamışlarsa tuhaf bir duyguya kapılıp ne pahasına olursa olsun çocuk isterler, ne biçimde, nasıl birinden olduğunun önemi yoktur. Bu yüzden aceleyle evlenirler. Çocuk doğurmak; bir cana can vermek; canlanmaktır çünkü.

Pek de anlaşılmaz bir şey değil bu biliyor musun? Bir yaşam başlatabilme yetisi insanda her şeye gücü olma duygusunu uyandırıyor. Ölüm, karanlık, güvensizlik uzaklaşıyor, dünyaya senden bir parça bırakıyorsun ve bu mucize karşısında her şey yok oluyor…

Doğada görüntü hep aynıdır, oysa yüz, insana özgüdür, başka hiç kimseye değil. Yüz, sima, anlıyor musun? Her şey yüzdedir. Senin öykün, annen, baban, dedelerin, büyük dedelerin, hatta belki artık kimsenin anımsamadığı uzak bir amca bile senin yüzünde yansır.

Yüzün gerisinde kişilik vardır, atalarından aldığın iyi ya da iyi sayılamayacak şeyler vardır. Yüz, bizim öncelikli kişiliğimizdir. Yaşamda bir düzen kurmamıza izin veren “işte buradayım” dedirten şeydir.

Böylece 13- 14 yaşlarına doğru sen ayna karşısında saatler geçirmeye başladığında, ne aradığını anlamıştım.. Bazı sivilcelere, kara noktalara ya da birdenbire büyüyen burnuna bakıyordun ama başka şeyler de arıyordun. Kendi yüzünden sanki kendi köklerini bulmaya çalışıyordun…

Günün birinde çocuk, aynada kendini incelerken içinde bir başkasının daha barındığını anlar ve bu başkası hakkında her şeyi bilmek ister. Bütün bir ömür boyunca annelerinin ya da babalarının yüzlerinin izini süren insanlar vardır.

Kutsal metinleri dinlerken içim tuhaf olurdu. Tütsü kokusu, org sesi kalbime dokunurdu kilisede. Ama ne zaman kilise dışında papazı fiyakalı elbisesiyle görsem Dinin; güçsüz zihinlerin içinde bulundukları baskıyı katlanılabilir kılmak için uydurulmuş bir yol olduğunu düşünürdüm.

Her zaman yapılan yanlış nedir, bilir misin? Yaşamın değişmez olduğunu sanmak, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir. Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir.

Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın, umutsuzluğun zirveye vardığı anda, rüzgâr hızıyla her şey değişir, altüst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının içinde bulursun…

Çağdaş insanın bütün alışkanlıkları arasında günlük gazeteleri okuması en kötü alışkanlık olarak sayılabilir. Sabah, ruhun en açık olduğu anda, gazeteler bir önceki gün dünyada yaşanmış olan bütün kötülükleri insana akıtırlar.

Geçmiş zamanda içimize kötülük akmasından kurtulmak için gazete okumamak yetiyordu. Bugün artık bu mümkün değil; radyo ve televizyon var, bunları bir an için açman bütün kötülüklerin içine doluşması için yetiyor…

Trende bir medyum bir kadın şöyle demişti savaş yaşanmış topraklardan geçerken; Nerede vaktiyle kan dökülmüşse oranın atmosferine hep kan hâkim oluyor. Asırlar geçse de o gerilim geçmiyor. Ve orası potansiyel kavga, cinayet ve suç mahalli olmaya devam ediyor…

Ve oralarda yeryüzü bir vampire benziyor. Kanın tadını bir kez aldı mıydı yeniden istiyor, tazesini ve daha çoğunu arzuluyor… Yıllarca kendi kendime sordum, yaşadığımız bu yerler acaba içten içe bir laneti mi besliyor, kuluçkaya yatırıyor?!..

Bedenimizle ruhumuz arasında pek çok minik pencere var, açık oldukları zaman buradan duygular geçiyor. Aralıksa, pek bir şey geçemiyor. Aşk, yalnızca aşk hepsini birden ardına dek, birdenbire, şiddetli bir fırtına gibi açabiliyor o pencerelerin…

Her erkeğin yaşamında mükemmel birlikteliğe ulaşabileceği tek bi kadın; her kadının yaşamın bütünlüğüne ulaşabileceği tek bi erkek vardır. Ama buluşabilmek pek az kişinin yakalayabildiği bir alınyazısı. Geri kalan herkes bi tatminsizlik sürekli bi özlem içinde yaşamak zorundadır.

Tuhaf görünebilir en derin mutluluk, en korkunç mutsuzluk gibi beraberinde zıt bir arzu getirebilir. En korkunç mutsuzluk da en derin mutluluğu. Parkta, o güzel manzarada geziniyordum; aklıma o anda ölmenin ne kadar güzel olacağı geldi.

(Susanna Tamaro – Yüreğinin Götürdüğü Yere Git- Bir babaanneden toruna mektuplar)

Susanna Tamaro: Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

AF- ADALET VE İNTİKAM ÜZERİNE

İntikam almak ister insan, kendisine acı çektirene çektirmek ister. Görmek ister onun da acıyla kıvranışını. Lakin bir şeyi unutur insan; intikamın kazananı olmaz! İntikam; intikam alanı da intikam alma hırsıyla yaşayanı da yavaş yavaş tüketir, eritir, bitirir! Çürütür hatta…

İntikam almak? Bana sapladığın hançeri sana saplasam benim hançerlenmiş bir yaralı olduğum gerçeği değişecek mi? İntikam besleyerek bir gün yaralanmanı beklemek? Pusu kuran bir canavar gibi düşmeni kollamak mı? Ne geçer ki elime, düşsen?! Pusuda bir hayat hayat mıdır sahi?!..

“İyilerin intikamı affetmektir” diye bir söz uydurmuşlar. İyiler intikam alır mı? İyilik ile intikam bir arada kalır mı? İntikam ve Af… Affederek intikam almak? Af; intikam amaçlıysa af olur mu?!.. Kim, neresinden, nasıl ve hangi intikam ateşiyle uydurmuş ki bu sözü?!..

Benden intikam alabilirsin. Bu içindeki ateşi soğutacaksa hakkındır, hemen yap, hiç durma! Sana açtığım yara benden alacağın intikamla iyileşecekse, buna inanıyorsan yapmalısın. Yap ki iyileş, iyileşirsen belki hafiflerim. İntikam; Şifa ise İntikam; Cehennemi Cennet edecek ise

Beni affet deneyeceğim sana. Kendime reva görmediğimi senden isteyemem. Ne mi reva görmediğim? Affolunma mı? Anlamadın sen, affolunma değil. Reva görmediğim; Tanrılığa Soyunmaktır. Her affeden; affettiği karşısında bilinçli veya bilinçsiz Tanrılığa soyunmuş, Şirke batmıştır!..

Seni affedecek kadar Allah ve Sisteminden habersiz değilim!.. Sen de beni affedecek kadar yabancılaşma Rabbine ve Onun Sistemine olur mu?!.. Beni affetme! İntikam hisleriyle de germe kendini. Değmez çünki. İnan, af ve intikama değmeyecek kadar kısa, boş ve anlamsız bu hayat…

Hakkını almak veya Hakkı teslim etmek mi dedin? Hak; senle benim bir türlü alıp veremediğimiz mi? Hak; bizim tarafımızdan alınacak, alıkonulacak, teslim edilecek bişey mi? Hak diyoruz Hak! Duyar mısın Hak diyorum Hak!

İntikama dayalı ceza; Adaletmiş. Affetmek; Tanrılığa soyunup Bağışlamak da Büyüklük imiş. İkisiyle de işim olmaz. Tavsiye ederim senin de olmasın! Hani sıradan olmama; herkesin baktığı yerden bakmama derdindeydik biz? Derdimizi Sevmek neyimize yetmez? Daha ne isteriz ki?!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.